Siminya

Kız Kısmısı

Perşembe, Mart 21

Ticaret yapabilir miyim diye bi bakıyorum


     Uzuuun zamandır maruz kaldığım işsizlik belasına 15 gün önce noktayı koydum. Alışveriş yapmayı çok sevdiğim mağazanın vitrininde "bayan eleman aranıyor" yazdığını görünce içeri kafamı uzatıp "pardon, o aranan ben olamam mı?" diye sordum. O sırada bir köşede oturmuş çay içen 4 kadar kadın bana baktı ve aralardan bir kaçı  "olursun neden olmayasın" dedi. Hemen ayak üstü çalışma şartlarını konuşup eve döndüm. O kadar mutlu oldum ki artık nasıl bir çocukluk anısına tekabül ediyorsa canım fena halde muz çekti. Erotik bir geçmişi de olabilir tabi. O sevinçle manavdan aldığım muzun miktarında abartıya kaçtığımı  fark etmedim. 7 kilo almışım. Ossun yerik- ki yedik.

   Ertesi gün yüzümde kocaman buldumcuk gülümsemesiyle işe başladım. Mağazanın konseptinden bahsetmek gerekirse. İhraç fazlası her çeşit ürünün satıldığı bir dükkan. Spor ayakkabı da var, elektrik süpürgesi de. Parfüm de var, seks oyuncakları da. Bir milyon kalem ıvır zıvır. Bazıları Türkiye'de olmayan, Avrupa ve Uzakdoğu'da satılan iyi kalite markalar. Ben ilk başta satış elemanı diye alındım ama o heyecanla işe fazlaca asıldığım için bir haftada sivrildim ve mal alımından dükkanın anahtarını elime vermeye kadar her türlü tarihi anı yaşattılar. Anahtarı ele verme! Şimdilik toplamda 35 kilo gelen Aslı ve acayip yakışıklı bir o kadar da zampara Hasan adlı iki elemanla işi götürüyoruz.  Müşteri olmadığı zamanlar müzik açıp dükkandaki güneş gözlüklerini, perukları takıp dans ediyoruz. Gün içinde, yemek molasını saymazsak geçirdiğim en güzel 3 dakika bu oluyor. Kalan zamanda insanları bir şeyi almaya ikna etmek gerçekten çok zor. Müşteri denen şey tam bir bela. Seni bulacağım müşteri!! Bu işe girdiğimden beri başka dükkandan alışveriş yapamıyorum. Müşteri olmak fobi oldu bende. İşlerin zorluğundan dolayı sanırım yakında bir eleman daha alınacak ondan sonra gelsin daha uzun süreli kaytarma, gitsin allana kadar goygoy. 

    İlk hafta sorunsuz çalıştım. Zaten ilk haftam ürünlerin fiyatlarını öğrenmekle geçti. Bütün günümü 6 yaşındaki çocuklar gibi "bu ney? şu kaça? şey satıyor muyuz? kaç diyim?" sorularını öteki çalışanlara sormakla geçirdim. Hem ben kendimi aptal hissettim hem de onlar benim gerizekalı olduğumu düşünüp işe aldıklarına vah tuh ettiler. Satılan ürün çeşitliliği yüzünden dükkanın müşteri profili de çok karışık. Mesela bir gay çift var ve ben onlara içinden taşşak ve penisin çaprazlama geçtiği götünde delik olan bir şey sattım. Halk arasında tanga deniyor ama bence bilimsel bir giyecekti. Pavyonda çalıştığını anlatmayı özellikle tercih eden, çalışanlara "canımcım" diye hitap eden aşırı boyalı ve epeyce yaşlı bir kadın var, Nursel abla. Hiç bir şey satın almadığı gibi satın almaya meyilli müşterileri de yüksek sesle anlattığı pavyon hikayeleri ile kaçırıyor. Akp den de fena halde nefret ediyor. Son gelişinde müşterinin biriyle akp yüzünden kavga ettiler. Diğer müşteri bugün nefes almamızı bile Tayyip emmiye borçlu olduğumuzu, Atatürk'ten beri ülkenin böyle bir cevher görmediğini, elinden gelse ayağının altını öpeceğini söylüyordu. Nursel abla ona ayağının altını öpmek istediği için şerefsiz olduğunu söyledi. Nitekim bu şerefsiz lafından sonra film koptu. Kavgayı ayırana kadar götümüzden kan damladı. Patron dükkana haftada 2 gün uğradığı için böyle meseleleri çalışanlar kendileri halletmek zorundalar. Öyle bir düzen kurulmuş ki dükkan yansa patron gelmeden yeni dükkan yapacak kadar sistematik ve sinsi olmuş elemanlar. 

   İki defa tacizimsi olayla karşılaştım. Bir sabah 9 sıralarında şişman, yiril yiril at kokan 55 yaşlarında bir adam dükkana girip "ben gadın arıyom" dedi. Önce panikledim, tezgahın önündeki bölmede saklı duran biber gazını elimin içine sakladım. "Burada giyecek falan satılıyor beyefendi" dedim. "çok param var, balıkesirde yazlığım da var, dul da olur" dedi. "Vitrinde ki manken de olur mu?" dedim. Kocaman bir kahkaha attı. Neyse sen bana baksır ver de gideyim sonra gene gelirim dedi. Ba ba ba ba. Baksır verecek mişim. Yeni yavşak alanlara akma çabası. Baksırımız yok dedim, pek inanmadı ama uğraşmadı daha da, gadın araması gerekiyordu ve fazla vakti yoktu. gitti.

    Bir başka gün de polis olduğunu söyleyen bir adam geldi. Elinde bir çanta kaçak mal. Kaçakçılardan ele geçirdikleri malları sattığını, bu işi bir çok polisin yapmak zorunda olduğunu çünkü maaşların yetmediğini söyledi. Getirdiği ürünlerin hepsinin başından bir olay geçtiği o kadar belliydi ki. Korsajlar çamur olmuş, çoraplar saman, sütyenler koyun boku. Çabucak samimiyet kurmak için yapılan klişe erkek oyununa başvurup "ben seni daha önce gördüm, parkın orada oturuyorsun değil mi?" dedi. Doğal olarak önce anlamadım. Saygıda kusur etmekte istemiyorum "yoo göbek var ya bellona'nın önünde? ordan dönüyon 100 metr...." jeton sekizgen tabii, anca düştü. 
Sütyenlerden birini eline aldı bir memelerime bir sütyenin içine bakıp "bu sana olur, denesene bir kabine girip" dedi. Diğer elemanımız Hasan "biz malları toptancılardan alıyoruz teşekkürler buyrunuz" diye kapıyı gösterdi. Sonra da bana ayar çekti saolsun. Müşterilerle senli benli olmamamı, böyle yaparsam yavşamakta sınır tanımayıp menfaat amaçlı kullanacaklarını söyledi. Daha önce çalışan iki kızın karşı kafenin çalışanlarıyla depolarda yiyiştiğini, o olaydan sonra dükkanın adının kötüye çıktığını, patronu kapatmamaya zor ikna ettiklerini falan anlattı. Olaylar olaylar.

    Patronu fazla sevdiğimi söyleyemem. Daha önce tiyatroculuk yapmış, senaryoları sahnelenmiş, kocası tarafından terk edilmiş yalnız ve güzel bir kadın. Çok sert, dominant ve erkeksi biri. Sesi de erkek sesi. Neden sevmediğime gelince. Sanırım benimle alakalı ön yargıları mevcut. Sessiz sakin duruşuma bakarak pek bir şeyden anlamayan, eline vur ekmeğini al, cahil cühela biri diye düşünüyor. Birlikte ayakkabı fabrikasına ayakkabı siparişi vermeye gittiğimiz gün "minimalist" kelimesini cümle içinde kullanmama şok üstüne şok oldu??? Bak bak neler de biliyormuşsun sen öyle ihihi falan yaptı. Üstüne bir de "karbon monoksit" dediğimde az daha düşüp bayılıyordu. Hayatım boyunca çok hakaret işittim, çok aşağılandım ama bunlar kadar koymamıştı bana. Acaba alnımda salak mı yazıyor? Tipim ebleh midir yoksa? Niye ya? Bundan kelli amacım kendimi ve bilgi seviyemi hanfendiye kanıtlamak olacak sanırım ve bu hiç istediğim bir şey değil. O kadar yorgunum ki şimdi kim ablanın alakasız bir sorusunu alıp ülkenin konjonktürel yapısının jeopolitik yapıya göre daha göreceli varsıllığına bağlayıp kafa karıştırıp sidik yarıştıracak? ( Laf kalabalığı yaparak az paça kurtarmadım ben, konuyu bilmek şart değil yardır gitsin )  

     Ticaret dünyası ile alakalı bomba gibi gerçekler öğreniyorum bu arada. Sihirbazların kendi aralarında sessiz bir anlaşma yapıp sihirleri nasıl yaptıklarını anlatmaması gibi, esnafta sırlarını müşteriden saklıyor ve bu sırlar yenir yutulur şeyler değil. Sadece bir örnek vereyim. Dün toptan alışveriş için gittiğimiz toptancılarda o bizim tanıdığımız tüm meşhur markalar vardı. İhraç fazlalarını etiketlerini kesip iç piyasaya veriyor bu markalar. Bazılarında çok ufak defolar var ki defo bile denmez. Bir kot pantolon sorduk, mağazada 750 liraya satılan bir marka toptan da 35 liraydı. Patron onu bile çok pahalı bulup almadı. Zaten satamayız. Müşterimiz ucuzcu. Bir püf noktası daha öğrendim. İmalat ve ihraç fazlası ürünler arasında korkunç bir kalite uçurumu var. Eğer bir şey alacaksanız kesinlikle imalat almayın. Dünyanın en kötü dikişleri, kumaşları, malzemeleri iç piyasaya verilecek imalat ürünlerde kullanılıyor. Halkı yiyorlar matmazel! 

   Çok yoğun ve yorucu bir iş bu. Eve geldiğimde en fazla bir saat ayakta kalabiliyorum. Sonra hangi araysa küt uyuyup kalmışım. Sonra sabah haydi gene koş koş. Bakalım en fazla ne kadar sıkıya gelebilecek emektar götüm.  

Cuma, Şubat 1

Yoksun ama varsın


    

 Bir çoğumuz Einstein’ın 9 yaşına kadar doğru dürüst konuşmamış olmasını (doğruluğu su götürür bile olsa) kendi yetersizliğimizin tesellisi olarak kullanırız. Bak bak dahi bile ömrünün bir yerinde teklemiş. Bal gibi de yapamamış işte.  Başkasında zaaflar ararız, açıklıklarımızı yamayacağımız zaaflar. Ancak budur yüreğimizi ferahlatıp, içimizde yanan eksiklik ateşini söndüren. Gördün mü çok büyük adammış ama babasını boğazlamış.  Ne anladık o işten peh!  Duydun mu bilmem kim bizim sandığımız kadar doğru değilmiş,  şöyleymiş meğer böyleymiş hatta. Hah iyi iyi tam da kendimden umudumu kesmişken hızır gibi yetiştirdi kabahatlerini. Zaafları olan başarılı insanlar olmasaydı oturduğu yerde ortadan yarılan insanlara rastlayacaktık.

    Çoğumuz asla tarih yazamayacağız bunu biliyoruz. Umutla kurulup beklediğimiz gibi bir kırılma dönemimiz,  yırtma yılımız olmayacak. Her dakika ölmeye doğan yüzlercemiz gibi, gri yaşayıp gri öleceğiz. Öldüğümüz gün arkamızdan binlercesini bırak belki onlarcası bile yürümeyecek.  Siyah giyinmiş önemli görünüşlü  insanlar buğulu gözlerle büyütülmüş fotoğrafımızı taşımayacak, bayraklar yarıya indirilmeyecek. Bunun hayali bile boyumuzu aşar. Çok film izliyoruz. Umudumuzu yitirmek gibi olmasın ama büyük ihtimalle yıkıcı bir depremde ölen binlerce insandan veya çok ölümlü bir trafik kazasında ölenlerden biri olacak ve ismimiz olayın oluş biçimi kadar bile dikkat çekmeyecek. 3. Sayfa haberlerine sadece adımızın baş harfleriyle çıkmamız dahi yavaş yavaş ve kimsesiz ölen kimilerimiz için mucize olacak. Cesedimizi bir barakada çürümüş olarak bulup bir poşete doldurup götürmeleri de olası. Arkamızdan ağlayan olacak mı? İyi bilirdik diyenlerin kaçı gerçekten tanıyarak bunu söyleyecek belirsiz. Hem niye iyi bilinmeliyiz ki? Niye ağlanmalı ki?


Belki hayatımın bir 20 yılını tamamen yetersiz ve görünmez geçirdim. İlk 16 yılını ortalama bir zeka nüvesi dahi taşımadığım halde konuşmadan bitirdim. Konuştu diyenler olursa da onlara inanmayın. Ben yalnızca soru soranları baştan savmaya çalışıyordum. İlk gönüllü fotoğrafımı ise galiba 14 gibi çektirdim. Elde plastik çiçek tutulanından. Fotoğrafçı çocuk Ablamın sevgilisi olmasaydı ve dükkanında yapacak daha iyi bir şey olsaydı onu da çektirmezdim ya. Bazı fotoğraflarımın açıklaması “şu arkadaki kadının eteğinin yanında görünen kurdele var ya? Hah o benim kafamın kurdelesi. Kafam çıkmamış ama kurdele epey güzeldi” oluyor. Bütünüyle siliktim.  Vardım ama yoktum. Çok belli etmesem de tercihli bir görünmezlikti bu. Yapamadıkça geri geri çekilme görünmezliği. Hem fena da değildi ortamım. Baktım diğerinden daha az kafam ağrıyor, daha az kişiyi ve olayı aklımda tutmam gerekiyor,  eli öpülecek  ve hatırı sayılacak akraba hiyerarşisini ezberlemek her yiğidin de harcı değil, bıraktım. Hozan Beşir'in bir sözü geldi aklıma "yazıldığında hayat hikayem çok uzun olmasın diye 13 yıl müziğin dışında hiç bi şey yapmadım" Görünür olmak, iki taktir üç alkış toplamak için bir şeyler yapmaya da yeltendim yeltenmedim değil. Ay dur şu dünyaya bir çızıkta ben atayım diye her koşturmanın sonunda duvarlara tosladıkça heves meves kalmadı.
   
    Bir gün anneme “senin bir karakız vardı ne oldu o hiç görünmüyor yoksa öldü mü?” diye sormuşlar.  Eve gelip bunu anlattığında normal olanın yani “vay anasını o kadar mı asosyalim” diye üzülmenin aksine içimi gurur kapladı, bunca zamandır bir gölge gibi yaşamaya çalışmanın mahsulünü almıştım. Pelerinimi savurarak kuleme çıktım, yendiğim kainatımı seyrettim. Oysa bir çokları için bu bir kaybetmişlik.  Kimsenin seni tanımıyor olması, ben geldim, buradaydım sonra da gittim diye izler bırakmamış olman kabul edilir gibi değil.  Senin de ötekiler gibi yeteneklerle donatılmış olduğunu kanıtlaman bekleniyor. (olmasa bile..içinden gelmese bile) Başarısız olunca da aşağılanmaya katlanman. Küçük hayatının küçük insanı olmayı tercih etmen yenilgi sanılıyor. Ortalarda olmalısın. Çığlıklar atmalısın. Beni görün beni görün buradayım hey bakın bana bakın bana hey! Dahi olup olmaman mühim değil. Varlığını gözlerine gözlerine soktukça onlar aşina oldukları bu gürültücünün önemli bir şeyler yapmış olduğuna kısa sürede inanıyor. Bu bir yanılsama, bir illüzyon.

   Zannettiğimin aksine bu görünmez yıllarım bana sık sık nükseden vahim bir saplantı dışında bir şey kazandırmadı. İçine kapanıp olan biteni hissizce izlemek gibi özellikleri olan bir saplantı. Bir olursaolsunculuk, olacağınavarırcılık duygu durumu. Kafamın içinde hiç durmadan konuştuğu halde dışarıya renk vermeyen suskunluğumu ve saplantımı kırmak için yazmaya başladığımı söyleyebilirim. Bunlar da neden yazıyorsuna yeni bahanelerim olsun. İşin güzel tarafı bu kadar çok şey anlattığın halde hala görünmez kalabiliyorsun. Kimseye görün beni diye bağırmana gerek yok,  yazdığın için onlar seni zaten görüyor. Bir diğer deyişle. Yoksun ama varsın.

not: bu ara manikdepresifliğin depresif kısmını yaşıyorum. neredeyse her kış bu haldeyim. ölümdür, intihardır,  kedi yemektir, at kovalamaktır bu gibi konularda bir ton şey karalamışım. yazmamam da imkansız. durduramıyoruz. 2. kitabımı bu kafayla yazmaya devam edersem kitabın adı "Ölümün Koynunda Kan Uykusu" falan olacak. Hayırlısı. "Pelerinli Vahşet" de olur aslında...
    

Salı, Ocak 8

Ardımdan tüm suçu bana atacaklar diye intihar edemiyorum




son aylarda dilimden sık sık dökülen kelime “yorgunum”  hiç bir şey yapmak ve kimseyle konuşmak istemiyorum. ülkede olan bitenden bıktım. insanların şikayetlerinden bıktım. araba şamatasından, hava durumundan, asansör sesinden bıktım. dikkatimi çeken, ne yaptığını önemsediğim tek bir insan yok. ilgimi çekebilen tek bir durum yok. hastayım. bir hastane odasına yatmak ve yıllarca uyumak istiyorum. ara sıra gelip iğne vuran hemşireler dışında odaya kimse girmesin. refakatçim olmasın. yemek getirilmesin. kendi ağız şapırtıma bile tahammülüm yok. yazılar yazıyorum ve yazdıklarımı okuyorum. daha önce hiç bu kadar dağınık cümleler kurmamıştım. düşüncelerim gibi dağınıklar. üstüm ve saçlarım gibi dağınıklar. şiddetli baş ağrısı ve uykusuzluk çekmeye başladım. dudaklarımı yiyerek bitirdim. tırnaklara henüz gelmedim. önlem olarak uzatmıyorum. gecenin bir yarısı belki 4 belki 5 gibi bir film koyup izliyorum. konular bilindik,  insanlar hep beklenen cümleleri kuruyor. evler aynı, yollar aynı, sokak lambaları, yaralar ve yara bantları aynı. sonra sebepsiz yere susuyor, gerekmedikçe konuşmuyorum. ilgilenmediğim şeylerle ilgileniyorum. belki ilgimi çeken bir şey bulurum diye. bulamıyorum. yorgunum.


Henüz ruhumuzda kopan fırtınaları, bilinçaltımızda biriken irinli yaraları, habis düşünceleri en saf haliyle yazıya dökebilecek kelime yok. Belki var ama bir araya getirmek öyle zannedildiği gibi kolay iş değil. Ara sıra getirdiler, mesela marquis de sade.  Ama onu içgüdülerimizin cani dilini anlayabildiği için sapıklıkla suçladılar. Toplumsal ahlaka mugayir her ifadesinde hastalık buldular. Acıdılar. Ürktüler. Oysa kısaca diyordu ki “siz busunuz işte” Biz buyuz işte. İnsan büyük bir çıban. Her deliğinden  kokuşmuş akıntılar fışkıran devasa bir yara. Ters düz olmuş, içi dışına dışı içine karışmış dikili bir kumaş. Tüm doğrular içerde kalmış. Tüm yalanlar eline yüzüne sıvanmış.

İnsan diyelim ki bulsa o bulunamamış kelimeleri bu sefer de dürüst olmaya cesaret edebilecek mi? Etse dinlenecek mi? Dinlense sevilecek, sevilse çoğunluğun gazabından korkmadan hak verilecek mi? Öğrenilenlerin aksini zırvalayan bir delinin yanına izleyici çoğunluktan kaç kişi yanaşır? Çoğunluğun şüphe geçirmez sımsıcak duvarları nerde, azınlığın her yanından soğuk rüzgarlar alan bir başınalığı nerde.  Kaç kişi aklını yitirdiği düşünülen meczupa acımadan ve korkmadan bakabilir? Kaç kişinin aklından ona biraz demir para vermek, bir çorbacıya götürüp  kendi vicdanını okşamak dışında bir şeyler geçer. “İyi ki ben böyle değilim” diye boşluğa şükreden onlarcası müstesna.  En leşi de yaptığı iyilik seremonisine şahitler arayanlar değil midir? Ve biri kalkıp duyarlılığının kutsanması için çırpınan bu sefil yaratığı gördüğünde içinden öğürmek geldiğini söylerse fena mı olur.

  Şüphe götürmez ki insan; yapmak istediklerini, sana, ona ve şuna karşı hissettiklerini olanca katılığıyla içinden çıkarabilse lanetlenecek ve dışlanacak. Yapayalnız ve aptal durumuna düşecek. İfadesi sertleştikçe kalabalıklar bu hadsizin güzel olan bir şeyleri yıkmaya geldiğini zannedecek, korkacak ve reddedecektir. Yaşadığını fark ettiğinden beri durmaksızın kafasının duvarlarına çarpan doğal düşüncelerini tüm yalınlığıyla dümdüz söylediğinde bile çil yavrusu gibi dağılacaklardır. İcabında onu da dağıtarak. Bozguncu diye kodese,  deli diye akıl hastanesine tıkılacak, ilkel bir dürtüyle dumanlı silahlarla ürkütüp kaçırılacaktır.  Öyle olmadı mı hep? Doğruyu yalnızca doğruyu söylemek için yemin gerektiren tek yer mahkeme salonları olmadı mı? Kürsüde oturan bir hakimin huzuruna çıkana kadar ne yemine ne de gerçeğe uymak gerekmemişti. Hürriyet için güçle savaşmak yuhalanırken güce teslimiyet alkışlandı. Çıkar için yemin etmekte bir sakınca bulunmadı. Gerekirse kutsal bir kitaba basıldı. Boynumuzu eğelim ki alnımızdan öpülsün. Apandis gibiyiz. Körleşmiş boklu kalın bağırsak ucu.

Dünya içimi kaldırıyor. Kuşlar, maymunlar ve güneş olmasa onu havaya uçururdum. Üstüne işemek sadece cinsel bir fantezi olmasın. Ağza sıçmak sözde kalmasın. Bence şehirleri içindeki mağazalarla birlikte yakabiliriz. Arabaları da köprüden aşağı atmalı. Yüksek binaları koli bandıyla sarmak kaç yıl alır ki? Bu hesaba pencerelerden bağıran ve ağız şapırdatan insanları da ekleyelim. Faturayı bana yollayın.


Ölümümden beni sorumlu tutacaklar diye intihar edemiyorum

yazılarımdan kimisi öteki beriki şo şu