Bir takım şeyler öyle oldu

Read More

Canım çok sıkılıyor kuş vuralım istersen

Bir kış hikayesi
Read More

Yoksun ama Varsın

Varoluş sorgusu
Read More

Kız Kabusu İlk Gece Yakında Sinemalarda

Gelin mi oluyoruz gömülüyor muyuz belli değil
Read More

Düşlerimizi kim aldı?

Her şeyin en iyisi susmak. Hikayelerini kendinden başka kimseye anlatmamak. En iyisi
Read More

Görüşürüz

Seni ankara'ya benzetmekte zerre edebiyat kaygım yok
Read More

Memeler

ilk tanışma
Read More

Tecavüz Kimin Suçu

Tecavüzü lanetleyen kaçımız gerçekten lanetliyor?

Perşembe, Ekim 30, 2014

Gel hele az soluklan


       Doğum günümü usulca savuşturmak için yanıma bir poşet üzüm alarak yolun kenarında kalan yamaca oturdum. Hafif bir rüzgar esiyor, hava yağacak gibi ama değil gibi de, soğuk gibi de sıcak gibi de, şekil şükül senden benden kararsız.  Saçlarım artık kısacık olduğu için yüzüme savrulmuyorlar. Kim bilir yukarda ne haltlar karıştırıyorlar. Üzümler bu sene kendini ceviz sanmış, kocaman kocamanlar. Ağzıma atıp damağımda patlatınca kendimden geçiyorum. Laf aramızda bu mevsime dair sevdiğim birkaç şeyden biri bu allahsız.  Hem doğumgünü üzümümü yiyor hem de aşağıdan geçen araçlara bakıyorum. Açık konuşmak gerekir ki arabalarımız hep çirkin. Şu yoldan bir tek güzel araba geçse dişimi kıracağım. Arkamda ormanlar olmasını isterdim ama üstünüze afiyet ancak yarrak ormanları diyebileceğim bir apartmanlar kümesinden başka bir manzara yok.. Önüm arkam çirkinlik. Telefonumda lale belkıs çalıyor. Esasen ne anlattığına çok da kulak kabartmıyorum yalnızca sesindeki o eski zaman tınıları ve kayıttaki cızırtılar çekiyor beni. Ruhuma ılık ılık bir rüzgar üfürüyor, notalardaki basitlik tenimin üstünde bal gibi süt gibi yumuşacık izler bırakıyor. 

    Ekim'in son demlerinde kavruk kavruk savrulan kırmızı yapraklar arasında doğmuşum. Sıradan, basit, sinekler gibi üreyen ve telef olan insanoğlunun larvalarından biri daha şeref vermiş yeryüzünüze. Hayatımı gözümün önünden geçirmek, bir geçmiş muhasebesi yapmak isterdim lakin kafam karışık. Aklımda sabah yaptığım kötü bir telefon görüşmesi, öğlen altını yaktığım börek, kavga ettiğim yönetici, akşam üstü benden para isteyen mülteci çocuk var... Sonra dün akşam cüzdanımda gördüğüm ama sabah minibüste bulamadığım 50 liram, acaba nereye koydum? Ve piyasadan kalkmış ilacım. İnsan bir ilacı piyasadan neden kaldırır? Şimdi sen onu kaldırınca biz iyileşmiş mi olduk? Hastalık da mı kalktı piyasadan? Zaten balkondaki çiçeğim de solmuş. Ütülenecek bir dünya kıyafet eski kırığım gibi bir haftadır aklımda. Yatıyorum kalkıyorum onları düşünüyorum. Rüyalarımda buharlı gömleklerle dövüşüyor, pantolon kırışıklıklarında kayboluyorum. İnsan neden ütü yapar? Bilhassa şu mühim, ütü ney? Canımı yarın buluşacağım arkadaşımın bitmek bilmeyen ilişki dertleri değil ona vereceğim "sana erkek mi yok, amaaan canını sıktığına değmez, bırak gitsin pezevenk" gibi teselli cümleleri sıkıyor. Bu klişelerden gerçekten bıktım. İlişkilerinizi de alın siktirin gidin etrafımdan. Umarım kendi kendinizi sikerek öldürürsünüz. Eve gelirken her gün aşmak zorunda olduğum yokuş iki kişinin kıçı kırık birlikteliği ve yahut ayrılığından daha büyük dert bana. Sonra şu ütü.  Bir yerde stop demek istiyorum, kendi enseme arkadan yeter diyerek asılmak. Durup sessizce ve yine üzüm yiyerek ne desem misal gerçek aşkı düşünmek istiyorum. İnsanlar birbirini nasıl seviyordu eskiden? Nasıl gerçekten bakışıyor ve öpüşüyordu? Para, çıkar, alacak, verecek, o mekan, bu hediye, şu yemek hesabı yapmayan o güzel kalpler ne tür araçlara binip binip gittiler? At olamaz her halde. Herhangi bir şeyden nefret etmeden durabildiğimiz günler sanırım çok çoook eskilerde kaldı. Dünya’ya meteor çarpmasını dilemediğimiz, birbirimizi boğazlamayı arzuladığımız, ortadoğu’ya hidrojen bombası atılmasını, kıyametin kopmasını, sulara zehir karışıp insanların kıvrana kıvrana ölmesini istemediğimiz günler Lale Belkıs'ların, Humeyralar'ın, Ayten Alpmanlar'ın sesinin zamanlarında durdu ve bu yana gelmedi. 

      Nefreti seviyordum yalan olmasın. Çünkü zaman zaman eşekliğimden çoğunlukla da cehaletimden düştüğüm tongalardan sonra yüreğimi soğuturdu. Birisi bana bir şey yapar ben de ondan nefret ederek intikam alırdım. Sözüm ona başına öreceğim çoraplar için yakıtım olurdu bu zımbırtı. Bileylenir de bileylenirdim. Matah bir şey sanıyordum, bana özel, paha biçilmez. Hala da bir yerlerde böyle düşünen taraflarımın varlığını hissediyorum ama artık yoruldum. Nefretten, bu artık hiçbir marjinalliği olmayan sokakta, toplu taşımada, bakkalın çakkalın ses tonunda, müşterinin ve patronun kenafir gözlerinde rastladığım hastalıklı duygudan bunaldım.  Herkese bol keseden dağıtılmış, elini sallasan nefretin türlü tenevir haline çarpıyor. Çirkiniz dostlar. İğrenciz ibneler. Hepimiz fırsatçı asalaklar sürüsü, sulak alanlar için birbirini tepeleyen toynaklı sürüler göçüyüz. Birbirimizin zayıflıklarının, hatalı kelimelerinin ve o kelimelerin birleşiminden çıkacak duble sorunlu cümlelerin peşindeyiz. Gözümüzün üstünde kaşımız var. Armutun sapı üzümün çöpüyüz. Üzüm de üzüm ha. Berikini düzeltmek bizim büyük sıkıntımız. Düzeltmeli, düzlemeli, dümdüzleştirmeliyiz. O kadar yanlış ki kendimiz hariç tüm ötekiler, o denli aptallar, haksızlar ve davarlar ki yapacak çok işimiz var. İşimiz başımızdan aşkın ve fazla zamanımız yok. 
Bazen konuşmalarımıza, sosyal şeysilere, eşelere ve köşelere bakayım diyorum- ki bunu düşünmek bile bir zamandır bende reflekse sebep oluyor- istisnasız nefretle karşılaşıyorum. Herkes ben de dahil hepimiz ölümcül bir zehir yemiş gibi kusuyoruz. Kan kusuyor, kanlı sıçıyoruz. Cümleten tırrık olmuşuz afedersin. Bu öfke bu amansız, afsız, özürsüz, anlayışsız öğütme beni ürkütüyor.  Hepimizin silüetleri beliriyor okuduğum cümlelerde. Karanlık, gözleri derinlerde sis tabakalarının ardında kaybolmuş, burun delikleri büyümüş, dudakları mor, tırnakları yenmiş bir çeşit ucubelere dönüşmüşüz. Nefret böyle değildi, benim tanıdığım nefret beni diri tutardı, intikamın alınacağı gün için yaşama sevinci aşılar, zehir gibi çalıştırırdı kafamı. Ama şimdi nefret için nefret ettiğimizi sanıyorum. Nefretin paşa gönlü için. Peydahlayıp bakmakla yükümlü olduğumuz biricik nefretimizin karnı tok sırtı pek olsun için. Desem ki bir noktada zehir yoğun, yayalım bunu dağılsın. Değil. Her tepeden, her oluktan, her ideoloji her fraksiyondan sapır sapır nefret yağıyor. Herkesin birbirine öğreteceği şeyler var, herkes daha önce gittiği yere ötekini sürükleyerek götürmek istiyor,  herkes mütemadiyen ve sonuna kadar kesinlikle haklı ve ötekiler elbette ölsün. lafı bile olmaz.

  Tamam biliyorum sevebilmek kolay değil. Zaten ben de sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz demiyorum. Eşşeğin başı da sanırsam benim. Hayat bizim için epeydir lale ablaların jön adamlara gerdan kırdığı zamanlar gibi naif değil. Duyduğumuz sesler eski plakların cızırtısını aştı. Kafamızı camdan çıkarsak yoksulluğun, savaşın, işsizliğin ve mutsuzluğun sesi yüzümüzü cırmalıyor. Bir yerlerde işçiler ya yukardan düşüyor, ya aşağıya gömülüyor. Çocuklar ya kapatılıyor ya evlendiriliyor ya tecavüze uğruyor. Kadınlar için belalar a dan z ye sıralı. Sınırlar savaş altında. Eceliyle, yaşlanarak ölmek bu ülke insanı için artık bir hayal. Büyük çoğunluğumuz depremle, birazımız savaşla, birazımız üst geçit altında, kimimiz alt geçit üstünde, hatırı sayılır miktarımız bir zamanlar sevdiklerimizin silahlarıyla ölecek. Belli ki bu katmerli hayat sabrımızı tüketti, sevecek yerlerimiz aşındı. Bütün bunları anlıyor ve artırıyorum. Ama işte bu demek değil ki soluklanmayacağız. İki çömüp serçelerden, yapraklardan, parlak taşlardan, ipliklerden, kedilerden ve yollardan bahsetmeyeceğiz. Çanakkale savaşında bile anzak ve türk askerleri savaşa ara verip maç yapar, birbirlerine bomba yerine ara sıra da hediye fırlatırlarmış. Savaş efsanesi değilse şayet.


   Özetle cancazım, öfkeli balkabağım, kan kusup kan kusuyom diyenim yoruldum.  Akıl verenler, emir yağdıranlar, o işi pek tabiî ki de benden daha iyi yapanlar, o konuda haklı olanlar, şu meselede de söyleyecekleri olanlar, anlayanlar, çözenler, bağıranlar, baylar, bayanlar. Haklılıklarınızdan, bildiklerinizden, bilmemelerinizden, yarışmalarınızdan, kapışmalarınızdan, ilişkilerinizden, sikişkilerinizden yoruldum. Tabii bundan size ne ama bence siz de yoruldunuz. Gelin hele iki soluklanın, biraz Lale Belkıs dinleyin ya da ne dinlerseniz ama az bi durun. Alın üzüm yiyin


Devamı...

Pazartesi, Ekim 20, 2014

Kendi kendine

     Geceleri yazma alışkanlığım pek yoktur ama bu gece evde yalnız başıma oturup mandalina yerken bloguma bir şeyler karalamamın iyi olacağını düşündüm. Öyle gündemle alakalı fikirlerimi de yazmak istemiyorum. Aslında şu intihar meselesinde kafamdan geçen bir dolu düşünce var ama kaç gündür o kadar çok şey yazıldı ve bunları intihar vakaları ilgimi çektiği için o kadar fazla okudum ki boğazıma kadar tıkandım. Konuyla alakalı rastladığım en ufak bir cümle bile gürültü gibi geliyor. Bu olumsuz algıyla, onu onaylayan bir yazı da döşesem Mehmet'in bu dünyadan tiksinme nedenlerinden biri olmaktan öteye geçemediğimi düşüneceğim.

    Ben belki defalarca tekrar ettiğim gibi çok konuşan biri değilim. Eskiden konuşkan olmayı isterdim ama kalabalık bir ortama girince elim ayağım birbirine dolaşır, dilim boğazıma dürülür yapamazdım. Mecburen kendi kendimle konuşmayı seçerdim. Sadece kendi kendine bir şeyler anlatmak olsa yine iyi. Kendime soru sorar, kendim cevabını verir ve kendimin verdiği o cevabı beğenmeyip kendim düzelttiğim olurdu. Şimdi ise artık ne kalabalıklarla ne de kendimle konuşmaya arzum kalmadı. Hayal de kurmuyorum. O hep bahsini ettiğim ve ufaktan böbürlendiğim hayalci yönümü farkında bile olmadığım zamanlarda kaybettim. İlk ne zaman kendimle muhabbeti kesip, düşler diyarına yolculuk etmeyi bıraktığımı tam kestiremiyorum. İş hayatının ve annemle babamın sağlık yönünden kötüye gitmelerinin tetiklemesi mümkün. Biz uzun zamandır mahallemiz tamamen yıkıldığı için bir apartmanda yaşıyorduk ama  maddi durumlar iyiden iyiye kötüye gidince yeniden 2 katlı bir evin ışık görmeyen alt katına taşındık. Evin arka duvarı yerin altında kalıyor, ön cephesi ise maalesef hiç güneş görmüyor. Kara kapkaranlık bir ev olmasının üstüne ev sobalı. Annemle babam bu güneş görmeyen, rutubetli ve sobalı evde hali hazırda zaten var olan küflü alt yapıları da eklenince kısa zamanda kötürüm kaldılar. Annem ameliyat oldu ama hala yürümekte zorlanıyor babam ise çoklu organ yetmezliği yüzünden neredeyse her ay acile kaldırılıyor. Ev bir baştan bir başa antibiyotik, rutubet, sigara ve sidik kokusu içinde. Babam ezelden beri pis bir hergele ve sağlığını kaybedince iyice zıvanadan çıktı. Zavallı annemin hijyen mücadelesi olmasa bokunu ortaya bırakacak afedersin. Ve annemin yürümekte zorlanması da sefil hayatlarının üstüne tüy dikiyor. Garibim, engelli haliyle bu ihtiyar huysuzu zorla yıkamak, giydirmek, yedirmek, yatırmak, işettirmek zorunda kalıyor. Hayat annem ve babam için sürünmekle eşdeğer artık. Buna rağmen yaşama tutunma çabaları umut verici.

   Onların bu sefaleti benim iş hayatındaki çekilmez döngüme karışıyor. Annemle babamın muhtaçlığının sonucu benim bu işte çalışmam. Onlara bakabilmek, her ay bir medikal ihtiyaçlarını temin etmek uğruna işi bırakamıyorum.  Nerden bulaştığımı bilmediğim izbe bir dükkanda nerden türediklerini anlayamadığım manyaklıkta insanlarla uğraşıyorum. Sabahın köründe ayak ve ter kokuları sanki geçen yüzyıldan kalmış bir grup insanla minibüse binip çalıştığım semte geliyorum. Fırından bir simit alıp dükkanı açıyorum. Esnafa selam vermeyi, çay koyup kapının önünü sulamayı da unutmuyorum. Esnaf raconu bu, uymayanın parasını bozmazlar. Birbiriyle alakasız çeşitlilikte eciş bücüş şeyleri, yine aynı eciş bücüşlükte tiplere satmaya çalışmak bir yandan enteresan ve keyifli gelirken bir yandan da bulunduğum hayatı sorgulamama sebep oluyor. Ben kimim? Neden burdayım? Neden bu haldeyim? Bunlar kim? Bu şeyler ne? Önünde ve makatında delik olan bir külotu bir eşcinsele beğendirmek için deliklere parmaklarımı sokup işlevini tarif ettiğim bile oldu. 80 yaşındaki bir teyzenin diz kapağına inmiş memelerini toparlayıp bikini içine doldurduğumda. Erkeğiyle kadınıyla soyunmalarına ve giyinmelerine yardım ettim. Ellerime tenlerinden kir bulaştı.Yer yer çıplak gördüğüm ve giysi satma flörtleşmesi uyguladığım oldu. Bir müşteriden tokat yedim ötekinden küfür. Beriki mememi sıktı, buyanki götümü. Sarhoş bir adam üstüme devrildi, bir başkası bıçak çekti gece 11 di ve dükkanda yalnızdım. Üç kere dükkan soyuldu. Telefonlarımız çalındı.  Dükkanda barkod ve kamera sistemi olmadığından giyen kaçtı giyen kaçtı. Vitrin mankeni giydirirken orgazm oldum bir keresinde. Manken epeyce yakışıklı bak yalan değil.

  Yani hayatım bir anda hiç beklemediğim bir düzleme girdi. Böyle dümdüz gidiyorum. Fazla konuşmadığım, hayal kurmadığım, dert paylaşmadığım, annemin ilaçlarını almanın dünyanın en değerli amacı olduğu bir hayat. Babamın bağırsaklarını boşaltmasını telefonla birbirimize bildirdiğimiz, çişinden kan gelmemesini alkışladığımız, osuruklarını yazdığımız absürd, kokuşuk bir evrende dolaşıyorum. Kötü diyemem. Kendince küçük çok küçük mutluluklar barındırıyor. Bir yandan da kenarda ölümün sessiz bekleyişini de görebiliyoruz. Büyük korkular içinde ister istemez küçük şeyler aranabiliyor. Evvelden diyordum ki Peru'ya gitsem, Yeni Zellanda ya varsam onu giysem bunu yesem şunu sevsem falan filan. Şimdi ah diyorum annem ve babam merkezi ısıtmalı bir evde uyusa, annemin güneş gören bir bahçesi olsa, ipler alsam renk renk de pencerenin önünde bağdaş kurup atkılar, kazaklar ve şu eski moda paspaslardan örse. Huzur bulsa. Huzur bulsam. Hayal kurmuyorum da kurarsam da işte bunlar geliyor artık aklıma. Kendimle alakalı hayalleri ve kendimle konuşmayı bırakmak beni biraz ürkütüyor ve üzüyor doğrusu. Kendimi iyice umursamaz oldum. İhtiyaçlarımı isteklerimi iteleyebildiğim kadar iteledim. Geçen saçlarımın kırıklarını görünce tuttum bu saçları tutam tutam kestim. Kısacık yaptım. Görenler asi olmuşsun diyorlar. O asilikten değil yav umursamamazlıktan. Umursasam kuaföre giderdim. Bir gün kendimi toparlayacağım, hiç kimsenin aklına gelmeyecek hayallerime döneceğim ve uzun zamandır sohbeti kestiğim kendimin halini hatrını yeniden soracağım. Saçlar da uzar zaten bilirsin kökü bende.

Gece gece öyle bi döküneyim dedim. Ne anlattım doğru mu yaptım bilmiyorum.  Keşke ara sıra gelip kısa kısa yazsam şuraya. İyi gelmiyor gelmesine de şey olur belki ilerde, okurum gülerim, aaa bak o zaman şu bu olmuş derim. Uyuyayım madem.

ayrıca: blogumu sakıncalı içerik diye şikayet etmişsiniz? neden ispiyonculuk canım? anlatsana biraz? allah büyük dert vermesin kardeşim, senin hayatın da zor tabii


Devamı...

Pazartesi, Ağustos 25, 2014

Ona mastürbasyon demeyelim de kendi içine yolculuk diyelim

  

    Mastürbasyon bir keşif mi yoksa bir içgüdü mü? İkisi de herhalde.  Şu bitmek bilmeyen dini kuralların yazıldığı bir kitapta erkeklerin ıslanmasından bahsediliyordu. Sonra erkeklerin menisinden, mezisinden,  tüm diğer akarından kokarından. Yazılabildiği ve okumamız için en muhafazakar evlerin en alelade kitaplıklarına yerleştiğine göre onların bütün insani arzuları, şehvetleri, kontrol edemedikleri içgüdüleri  normalleşmişti. Kadınların ıslanabildiğini  herhangi bir yerde okuduğumu ve kadın akrabalarımdan birisinin bile bunu itiraf ettiğini hatırlamıyorum. Utanma da vardı yasak da. Zaten yok öyle bir şey. Şişşşşş!! Peki niye? Aynı türün iki farklı cinsi arasında bu kadar devasa bir mahcubiyet ve suç farkı nasıl oluşmuştu? İnsani ihtiyaçlar yazılırken erkeğe düşen birim miktarı kadınınkinden neden kat ve kat fazla çıkıyordu? Ve acaba neden erkeğin zafiyetlerinin tam karşısına  kadının dikkat etmesi gereken kurallar bütünü konuyordu? Mesela erkeğin kolayca tahrik olmasının karşısına önlem olarak kadının tahrik etmemesi gerektiğinin düşmesi gibi.  


      Günlük hayatımız son birkaç yıldır değişmeksizin aynıydı. Annem şafakla birlikte evden ayrılıyor,  güneş batarken binlerce havadisle geri dönüyordu. Abim dere kenarındaki bir kaportacı dükkanında çalışıyor, erkek kardeşim ve ablam Zehra ise okula gidiyordu. Babam zaten eve gelmiyordu ki gitsin. Bir kahvehanede kim bilir kaçıncı okey doktorasını vermekteydi. Bense başıboş bir ergen irisi olarak evde, orda burda sıkıntıdan türlü keşifler yapıyordum. İlk zamanlar telefon sapıklığını denedim. Bilirsiniz rastgele numara çevirip nefes dinletmek,  takırtu tukurtu çıkarmak, cesaret toplanmışsa  “bu akşam seni öldürmeye geleceğim” demek vs.  Genellikle telefonu yaşlı bir kadın açınca bunu yaptım. Belki bir zamanlar elinde telefonla kalp krizi geçirerek ölmüş yaşlı kadınların faili ben olabilirim.  Erkek sesi duyarsam da şuh işlere bulaşıyordum.  Geri zekalıların hepsi işletilmeye dünden razıydı.  Şimdiki aklım olsaydı “Ben Bulgaristan da yaşıyorum ve sizinle evlenmek istiyorum yanınıza gelmek için pasaport ve yol parasına ihtiyacım var” yalanı ile toplayacağım paralarla Miami’den ev almıştım. Düşünemedik işte.  Bir ara ipin ucunu kaçırıp Çinli esnafı, Norveçli balıkçıları bile aradım. Telefon faturası diye bir şey olduğunu ve bunun top yapılıp ağzıma sokulabileceğini bilmediğim günlerde aradım Chan Hu Hio yu.  Zaten anlaşamadık. Ayrıldık.  Onunla başka hikayem yok.

        Yine böyle sıkıntıdan dörde katlandığım günlerde, annemle babamın yüksek rakımlı karyolasında uzanırken mastürbasyonu keşfettim. Mastürbasyon bir keşif mi yoksa bir içgüdü mü? İkisi de herhalde.  Şu bitmek bilmeyen dini kuralların yazıldığı bir kitapta erkeklerin ıslanmasından bahsediliyordu. Sonra erkeklerin menisinden, mezisinden,  tüm diğer akarından kokarından. Haklarında her şeyi biliyordum. Ve hiç biri mahrem değildi. Yazılabildiği ve okumamız için en muhafazakar evlerin en alelade kitaplıklarına yerleştiğine göre onların bütün insani arzuları, şehvetleri, kontrol edemedikleri içgüdüleri doğal, gerekli ve  normaldi. Ama kadınların hissettiklerinden tut akıntılarına kadar bahsi edilemeyecek kadar çirkin, mekruh ve sakıncalıydı. Bunları konuşabilecek hale geldiysen baş göz edilecek hale de gelmiş oluyordun. Kadınların ıslanabildiğini  herhangi bir yerde okuduğumu ve kadın akrabalarımdan birisinin bile bunu itiraf ettiğini hatırlamıyorum.  Zaten yok öyle bir şey. Şişşşşş!! Orospu musun? Peki niye? Aynı türün iki farklı cinsi arasında bu kadar devasa bir mahcubiyet ve suç farkı nasıl oluşmuştu? İnsani ihtiyaçlar yazılırken erkeğe düşen birim miktarı kadınınkinden neden kat ve kat fazla çıkıyordu? Ve acaba neden erkeğin zafiyetlerinin tam karşısına  kadının dikkat etmesi gereken kurallar bütünü konuyordu? Mesela erkeğin kolayca tahrik olmasının karşısına önlem olarak kadının tahrik etmemesi gerektiğinin düşmesi gibi.  Yaşıma göre cevabı günaha girdiğini düşünmeden bulunamayacak büyük sorular soruyordum. Tövbe çektim.

        Yatağın baş ucunda asılı hatıra eşyaların arasında saat kulesi şeklinde bir anahtarlık gözüme çarptı. Metal veya pirinç malzemedendi. Hatırlayamıyorum. Kısa bir süre bakıp onunla ne yapabileceğimi düşündüm. Sonra da onu asılı olduğu yerden alıp aklıma geldiğinden bile utandığım için sanki aklıma hiç gelmemiş gibi yaparak, bir nevi aklımı küçümseyerek vajinama götürdüm. Derine götürecek kadar cesaretim yoktu. Bakireliğin hemen çiş yaptığımız yerin yakınlarında bir çıban gibi patlamayı beklediğini biliyordum. Onu bozacak şey mustakbel kocamın helal sikinden başka bir şey olmamalıydı. Bunları düşünerek anahtarlığı kıpırdatmadan tuttum. Yaptığım şey hoşuma gitmişti ama tarif edilemez büyüklükte bir utanç duydum. Hem annemle babamın yatağında ve babamın en sevdiği eşyalardan biriyle bunu yapmıştım. Üstelik kadınlar bundan hoşlanmazdı. Bu sadece erkeklerin arzulayabileceği bir şeydi. Erkek olma ihtimalim var mıydı? Kıpkırmızı bir halde yerimden kalkıp evimizin giriş kapısının önünde, ellerimizi yıkadığımız lavabo vardı oraya gidip anahtarlığı yıkadım, kurulayıp yerine astım. Nasıl utanıyordum. Diğerlerinin yüzüne nasıl bakacaktım? İlk nereden başlayacaktım söze? Yüzümden, ses tonumdan kendime bunu yaptığımı anlayabilirler miydi? Bir kaç dakika utanç ve pişmanlık içinde kendimi bundan sonraki hayatıma hazırladım. Kendimi orospulukla, şerefsizlikle, kirlilikle suçladım. Sonra gidip evi süpürdüm. Üzüm yedim. Ağladım.

         Birkaç gün annemle babamın odasına şu veya bu sebeple her girişimde yatağın baş ucu tarafına bakamadım. Baksam bile anahtarlıkla göz göze gelmemeye çalışıyordum. Minik iki gözü varmış da bana doğru bakıyormuş gibi hissediyordum. Sadece anahtarlık olsa iyi, evdeki herkesin yaptığım şeyi birbirlerine söylediklerini ve bana bir şey söylemeden her baktıklarında bunu ima ettiklerini düşünüyordum. Sonra o duvarlar? fısıldıyorlar mıydı yoksa? Ama utanç duygum azalıp, asayiş berkemal olunca bu kez sonrasında ne hissedeceğime daha hazırlıklı olarak yine yaptım. Sonra yine. Şeyime kadar günaha battım. Geceleri ablamla aynı yatağı paylaştığımız için gece yapmamaktan mümkün mertebe kaçtım ama gündüz evde kimse yokken tam bir seksi görlle dönüşüyordum. Türkçe popun en leş örneklerini açıp dudaklarıma almancı akrabamızın hans’ın çöpünden topladığı bayatlamış kırmızı rujlardan yalapşap boca ediyordum. Eteğimi diz üstüne kadar çekip yandan bağlıyor, uzun saçlarımı tokalardan kurtarıp evde bulunan tek koku limon kolonyasıyla sağını solunu ıslatıyordum. Bütün bu hazırlıkları saat kulesi bir anahtarlık için yapıyordum. Anahtarlığa aşık olmuştum. Ama aşk pişmanlıktı... Her defasında korkunç pişman oluyor, tam bir ruh hastası gibi oturup saçımı başımı yola yola salya sümük ağlıyordum. Adeta bir pişman mastırkeş olup çıkmıştım. Bir gün başıma çok fena bir şey geleceğini biliyordum. Çünkü yasak olan, günah olan bir eylemi yapıyor pişman oluyor ama sonra yine yapıyordum. Allah bunu yanıma komazdı ki. Benimle ilgili korkunç planlar hazırlamıştı bile. Geceleri kabuslar görmeye başladım. Karanlıkta gördüğüm her gölgenin mastürbasyon yaptığım için peşime düşen cinler, zebaniler olduğuna adım gibi emindim artık. Bu korkular yüzünden namaza başladım. Hacca gitmeyi düşünüp esnafa ihramın metresi kaça? diye sordum. Fakir fukara doyurdum. Yaş 14. Aşkımızın meyvesi Aytek.

     Bu günahkarlığa; kendi iyiliğim, kendi çarpılmama, cehennemde vajinasına kazıklar sokula sokula yakılmamam adına son verdiğim gün. Bir Cumartesi günü. Salona yayılmış televizyon izliyorduk. Odada ablam Zehra, ben ve küçük erkek kardeşim vardı. Annem dışarda çamaşır yıkıyordu. Artık ne kadar şeytanın oyuncağı olmuşsam oradan bir yerden elime geçirdiğim tükenmez kalemle pijamamın söküğünden yol aldım. Etraftakiler görmesin diye  kafam dışarda  bırakarak gövdemi odada bulunan oturduğumuz somyanın  altına soktum. Zeka!  Ablam Zehra bir terslik olduğunu yaptığım ters devekuşu hareketinden sezmiş. Ben; kafam dışarda, kolum gövdemin altında, gövdem somyanın altında tren olmuş tv seyrederken o yan tarafa geçip somyanın işlemeli etek örtüsünü kaldırıp ne  yaptığıma bakmış. Hele belime bir serinlik gelmişti.  Görmüş ki ben kızların asla yapmadığı o pis şeyi yapıyorum. Birden “ne yapıyorsun sen o kalemle oralarına” diye bağırdı. Sesini duyunca  acele acele elimi çekmeye çalışırken  tükenmez kalemin kapağı pijamamın söküğüne takıldı, çekiyorum çekiyorum ne kalem çıkıyor ne kapak. Dışardan bakan zanneder ki kalemi dibine kadar sokmuşum,  içime saplanmış. Yaptığı şeyden zaten utanan beni erkek kardeşimin önünde rezil etti.  Yetinmeyip koşarak balkona çıkıp anneme doğru avazı çıktığı kadar seslendi

-Anneeee koş siminya bıttığına kalem sokmuş, çıkaramıyooo!

    Gel de ölme. Gel de kendini intihar etme.  Ağlayarak ben de balkona koştum. Kalemi çıkarıp bir yere savurmuştum ama kapağını bulamadım. Annem elleri köpüklü eve doğru geliyordu. Belli ki çocuklarından birine elektrik çarptığını, bacaklarının veya kafalarının koptuğunu sanmış beti benzi bembeyaz olmuştu. “Ne oldu yavrum kim neyi çıkaramıyor” Diye telaşla sorunca ağzına sıçtığım ablam Kırıkkale’den dahi duyulacak biçimde daha yüksek sesle tekrar etti. Annem olduğu yerde durup gülmeye başladı. Hayatım boyunca annemin en aklımda kalan gülümsemelerinden biri budur. Çünkü gerçekten dünyanın başıma yıkıldığı ve annemin de aynı aşağılayıcı sözlerle üstüme gelip beni azarlayacağını düşündüğüm anda o, olayı hafifleten bir yüz ifadesi takınmıştı. Belki de annem sandığım kadar bilinçsiz bir ebeveyn değildi. Çocuklarının bir gün birer birer kendilerini keşfedeceğini,  onları bu nedenle suçlamaması gerektiğini biliyordu. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır.  Ablam bu sırada bir çok detay daha vermişti galiba. Annem “kalem değildir o yanlış görmüşsündür  sus da eve gir çabuk” dedi. Çamaşırlarının yanına döndü. Ablamla ben balkonda baş başa kaldık. Dönüp beni sessizce süzdü süzdü süzdü. O kadar ağlıyordum ki kendimi savunacak tek bir yalan dahi aklıma gelmiyordu. Kardeşim de kapıdan şöyle bir kafasını uzatıp ikimize bakmış yeniden televizyon izlemeye dönmüştü. Hava çok sıcaktı. Dut ağacının meyveleri balkona dökülmüş ayaklarımızın altında patlıyordu. Utancımdan ablama bakamıyor hemen kafasının arkasına düşen apartman dairesinin pencerelerinin arkasında daima bizi izlediğini tahmin ettiğim komşunun oğlunu arıyordum.  Görmemiş, duymamış olmasını umuyordum. İhtimal yoktu ama…

-Kalem soktuğunu gördüm, seyrettim ben dedi
-Yok kalem falan… dedim, daha fazla konuşamadım. Ablam gördüğü şeyi büyüklere ispatlayamamanın verdiği öfkeyle eve girdi.
 Ben de balkonda bulunan minderlere oturup şoku atlatmayı istiyordum. Minderlere doğru adım atınca tıpır tıpır bir ses duyuldu. Ablam evin koridorundan balkona doğru baktı. Hemen kapının eşiğine pijamamın paçalarından tükenmez kalemin kapağı düşmüştü. 

Maviydi. 




Devamı...

Salı, Ağustos 19, 2014

Toz, kir, sefalet, roket, bomba ve allah!



  Ablam telefonda ağlıyor; 
-gördün mü izledin mi ışid yine bir sürü kafa kesmiş, hayatımda böyle vahşet görmedim ne olacak ne yapacağız siminya bir şey söyle bir şey yapalım BİRİLERİ BİR ŞEY YAPSIN!!! 
Her iki günde bir arayıp gazze'de, çin'de, suriye'de, ırak'ta ölenleri anlatıyor. Özel olarak ilgilendiği iki suriyeli aile var. Onlara kalacak yer ayarlayıp, yiyecek giyecek taşıyor. Haftada bir yetkili biriyle görüşmeye gidiyor, suriyeliler için bir şeyler yapılmasını talep ediyor. Çoğunlukla da kapı dışarı ediliyor. Başka her hangi bir konuya girmeyi şımarıklık bulduğu için yanında akşama ne yesek veya sıcak neyse de nem fena nem diyemiyoruz. Üzüntüden koltuk altlarında yumrular oluştu, 7 kilo verdi. Doktor yaşadığı bir üzüntüden lenf bezlerinin şiştiğini, stresten uzak durmasını salık verdi. Böyle bir dünya'da dalga geçmek gibi geliyor stresten uzak durun öğüdü. Omuz omuza büyüdüğümüz, aynı buluta bakıp, aynı nehrin suyunu içtiğimiz komşu ülkelerin insanları neden öldürüldüklerini anlamadan ölümün en vahşi biçimleriyle ölüyorlar. Daha olanları anlamaya çalışırken başını gövdesinden ayrı bir yere yuvarlanırken görüyor. Yaşadığı toprak, içinde bulunduğu topluluk, içine doğduğu inanç öldürülmesi için yetiyor da artıyor bile. Vahşet bile bu durumu yeterince karşılamaz oldu.

 Annemin ameliyatından bu yana bir araya gelmemiştik. Bir haftalığına dahi olsa yüz yüze bakışalım, kurumuş yabani otlar, kırık dökük beton zemin ve meyve vermemiş kurtlu ağaçlar altında bir demlik çayı bölüşelim diye toplandığımız anne evinde acı ve gözyaşları içinde ortadoğu'yu konuşup durduk. İlk defa ailemin bütün fertlerini toplumsal ve siyasi konularda bu kadar duyarlı ve ateşli gördüm. Genelde ortak paydalar etrafında birbirimizi onaylayarak devam eden sohbetler yapardık. "Aynen kardeşim dış güçler hep ülkemizin peşinde aynen, kesinlikle bor madenlerimizi çıkarttırmak istemiyorlar geçen ben de okudum o yazıyı, evet elbette türklük çok güzel ve bütün dünya müslüman olmalı ona ne şüphe, ben de kürtlere o konuda çok kızgınım..." 
bu tarz bir muhabbeti közlenmiş mısırlar ve patatesleri kemirirken sürdürür, yatağa girerken anlaşabilmenin huzurunu taşırdık. Aile olmak, kardeşlik ve ateş közü ne güzel şeylerdi. Ortak fikirlerde anlaşabilmek ne kolaydı- ki zaten pek fazla noktada ayrılmıyorduk ki anlaşamayalım.  Ama bu kez başkaydı. Ortadoğu gerçeği ilk defa inançlarımızı derinden sorgulamamıza sebep olacak kadar kanlı görünüyordu. Zaten bin yıldır kan gövdeyi götürüyordu oralarda ama bu kez kan kokusu burnumuza burnumuza gelir gibiydi. Hayatımızın hiç bir günü; içinde allafakbar geçmeyen, savaş kelimesi kullanılmayan bir ortadoğu bülteni görmedi. Toz, kir, sefalet, roket, bomba ve allah. Ama sanırım bu defa biz büyümüştük ve kirler gırtlağımıza dayanmıştı. Soruyorduk; lan yoksa gerçek islam bu muydu? 


 Abim çocukluğumun en belli belirsiz zamanlarından beri cihattan bahsetti. Filistin'e gidecek tıpkı cüneyt arkın'ın bir düzine bizanslı'yı bir tepikte savurduğu gibi bir tetikte tonla israil askeri öldürecekti. Filistin'i kurtarmadan da şurdan şuraya gitmeyecekti. Sonra Afganistan'a varacak kıraç dağlarda onurlu bir mucahid olup ağaç kabuğu yiyecekti. Hayattaki amacı islamın tehdit altında olduğu tüm savaşlara gidip eninde sonunda allah yolunun şanlı şehitlerinden biri olmaktı. Her gayrete gelişinde karısı gebe kalıp aşerdi, canı kış ortasında karpuz çekti, yaz ortasında portakal. Böyle böyle yattı planları. Şimdi, kucağında tuttuğu 5 kiloluk küçük oğlunun mama masrafları için yaşamak zorundaydı. Geçen yıl doğan oğlunun bez masrafları ve bir önceki yıl doğan oğlunun oyuncak masrafları. Hayat zordu.  Evet elbette insanların ölmesi hoş bir şey değildi ama ölenler de zaten müslüman olmayanlardı. Cihad'ı biz ne sanıyorduk ki? İslamın yayılımının nasıl olduğunu hayal etmiştik mesela? Gidip "canım çok güzel bir din getirdik size, böyle çok değişik etkinlikler, aksiyonlar falan var içinde. sizinkiler biraz nasıl desek mmm demode yani. ne dersiniz bir dal alır mısınız?" dendiğini mi?  Çeşitli promosyonlar, misvak, hurma gibi eşantiyonlar dağıtarak mı ikna edildiklerini düşünüyorduk? Yerleşik adetleri, inançları, ritüelleri olan insanları iki nezaket üç tatlı dille ikna ettiğimizi düşünecek kadar cahil miydik? Osmanlının genişlemek için kullandığı yöntemi kabartma tozu mu sanıyorduk? Bizim islam'ın yayılışıyla ilgili bildiğimiz tek şey samanyolu tv nin "beyaz adam buraları mafetmiş, hep misyonerlik yapmış köleleştirmiş sömürmüş pislikler. oysa muhteşem ecdadımız buralara aşırı huzur ve dev mutluluk getirmiş çiçek < 3" diyen ayna belgeseliydi.


arka planda yatan zorla müslümanlaştırma gerçeği son paragrafta nasıl da hissediliyor


    Erkek kardeşim oldum olası arapları sevmedi, filistin için üzülebilmesi için senelerce elleriyle bozkurt işareti yapmalarını bekledi. Bu sene de işaret gelmeyince mısırından bir ısırık alıp "osmanlı'ya ihanet eden araplar ölümden daha iyi bir şeye layık değil" dedi. Türklüğün tehlike altında olduğu şu günlerde araplardan bahsetmek vatan hainliğiydi. Uygur türkleri için neden hiç konuşmuyorduk. Peki ya kürtlerin şımarıklıkları? Bu aralar sıklıkla duyduğu "Türkiyeli" terimi?? Başından beri ağzını bıçak açmayan ve şengal'de çocuklar açlıktan ölürken siz burada mangal yaktınız diyerek yemeği boykot eden ablam, duydukları karşısında sıçrayarak bahçenin bir köşesinde yığılı, kış için biriktirilmiş çalı çırpının üstüne oturup ağlamaya başladı. Amcamın oğlu tarafından "Şengal mi? Yezidilere mi ağlıyorsun yani? Onlar şeytana tapıyor gerizekalı, ağlayacaksan türkmenlere ağla" diye uyarıldı bu arada. Ablam haklıydı ama elimizden gelen çok da bir şey yoktu. Ağlayarak yardım ulaştırmak mümkün olsaydı keşke. Yanına gidip "doktor strese girme dedi abla, lütfen çıkar mısın şu stresten" demek istedim ama gerçekten bu ahmakça ve duyarsızca bir düşünceydi. Kendimden utandım. Bırakalım şişsin lenfleri. Hem insanlar şişen lenf bezlerinden ölmez, sanırım, bilmiyorum. Uzun zamandır ateşe küçük odunlar atan kuzenim sessizliğini bozup "Gerçek islam buymuş, ekşi'de okudum" deyince ortam biraz daha gerildi. Gezi olaylarından beri kimse bu ailede ekşi demedi. Limona bile ekşi demedik. Nasıl bir algı yönetimi yaptıysa havuz kardeşliği, ekşi sözlük bütün kötülüklerin anası gibi yerleşti bizim eve. Hem ekşi hem de gerçek islam buymuş dediği için gezici bir ateist olduğu fikri oluşunca konu değiştirip "yarın da bayındır barajına mı gitsek naapsak" dedi.
 Facebook'a her girişte uçan güvercin, dalgalanan su ve gül backgroundu üstüne "YaRatıLanı seVERim YaraTanDan ÖtüRü" gibi sözler paylaşan büyük ablam islam'da insan öldürmenin olmadığı söyleyip onu tersledi. İslam çiçekti ve çiçekler cennetteydi, cennet de annelerin ayakları altında. Hepsi güzel şeylerdi bunların. İslamı kötü göstermek isteyenlerin oyunlarını islam'a mal ediyorduk. Oysa peygamberimiz hanımı hz. Ayşe ile çölde koşu yapardı. Kedileri sever, torunlarına bayılırdı. Tatlış tatlış hikayeler vardı. Elinde biberonla oğlunu besleyen abim ablama imalı bir gülüş attı. "Özlü sözle islam'ı yayamazsın" abla dedi. "Bu smsi 7 kişiye daha yollarsan peygamberimiz ahrette sana şefaatçi olurla da olmuyor o işler" diye devam etti. İslam'da tebliğ esastır, tebliğ edersin olmuyorsa cihad ilan edersin. Bu kadar kati bir emiri bile bilmeden müslümanlık taslıyorsunuz diye suçladı. 


   Ablam kabullenmek istemiyordu. Öteki ablam da. Yıllarca gülsuyu serpeleyerek, parmakla mukabele süre süre romantikleşen dinin kesik kellelerle ilişkisini reddetme aşamasındaydılar. Ablam gencecik bir erkeğin kesik başının üstüne hikmetli söz yazıp facebook'da nasıl paylaşacaktı? Müslümanım diyebilen hiç kimse islam'ın bu gerçekliği ile yüzleşmek isteyemezdi. Eğer gerçek buysa kimse müslümanım demekte eskisi kadar istekli olamazdı. İnsan meydana getirmenin, büyütmenin, yetiştirmenin zorluklarını bilen hiç kimse inanılan her hangi bir fikir için bir insanın hayatını elinden alma hakkını kendinde bulamazdı. İnsana doğruyu anlatmak için var olduğu söylenen dinlerin öldürmek gibi bir yanlışlık üstünde yükseldiğini, bir insana bir dini kabul ettirmek için onu, ailesini, köyünü topyekün öldürmekteki çelişkiyi aklı başında herkes görebilirdi. İslam'ın gerçek olup olmaması da bu noktadan sonra zaten anlamsızlaşıyordu. Eğer içinde öldürerek kabul ettirmek varsa ne yapılırdı ki o gerçekle? Soyunun, köyünün, inancının tüm erkekleri katledildikten sonra kalanların oo islam şahane oldum gitti denmesinin beklenmesi gerçeği hangi şarta güzel bir hikaye olabilirdi ki  (reyhane bint-i zeyd

 İslam bundan önce de defalarca gerçekliğini bütün o hoşgörü, gül, menkibe ve ibretler arkasında saklayamaz hale geldi. Bünyesinde barındırdığı şiddeti, nefreti, cinneti yüzlerce kez kadifeden kutsal örtüsünden fışkırıp insanlığı dehşete sürükledi. İnsanlar; islamın öldürme emrine gelinceye kadar kaç kez; korkma, susma, örtme, örtünme halleriyle sınandı. Sözüm ona kadınlara en çok değer veren din, kadını yalnızca evinde kocasına itaat edip islam nesli türetirken değerli buldu. Ne okurken, ne çalışırken, ne sokakta, ne konuşurken ve hatta ne de gülerken değer verilmeyen  kadının değerli olduğunu iddia etti ve enteresan ki kabul de gördü. Kadını kendi malı, ganimeti, bedeninin eye kemiği gören erkeği şöyle dursun islam kadını da kendine reva görülen "hiç"liği varlık sanıp deli gibi sahiplendi. Bir erkeğin buyruğu altında, kendi hayalleri ve arzularını piç ederek sadece erkeğin ayarladığı, tasarladığı dünyaya tabii olarak yaşamaktan en ufak bir zul görmedi. Dışardan, içerden, gerçekliğinden veya sanallığından neresinden bakarsan bak islam en yalın haliyle; insandan bekledikleri, kabir, kıyamet ve ahiret tasviri (aka sır kapısı, kalp gözü, beşinci boyut) cezalandırma yöntemleri ve kadın erkek arasındaki eşitsizliği ile de korkutucuydu zaten. Ama ilk defa böyle yakından, içimizde yükselen muhafazakarlığın da olan biteni daha berrak yansıtması sayesinde islam'ın en sahici hali ile karşılaştık. Arapçasından okuduğumuz için dikkatimizi bile çekmeyen ayetlerin farkına vardık 


TEVBE suresi, 5. ayeti

BAKARA suresi, 191. ayeti

Çalıların üstünde oturan ablam "cihat böyle olmaz! nası olur bilmiyorum ama bence öldürmek kast edilmemiştir cihattan :(" dediği sıralarda biz ışid, boko haram vs. vs. yüzünden ateist olduğunu itiraf eden diğer kuzenden bahsetmeye dek gelmiştik. Hollanda'da yaşayan kuzen, herkes, bütün aile onu arkadaşlıktan çıkarmadan önce facebook'a; islam'ın kendi kendisini bitirmeye başladığı düzlüğe girdiğini yazmıştı. Bugüne kadar islam'ı yanlış yaşayanlar sayesinde bu kadar varlığını sürdürdüğünü, kuranı arapça okumamız sayesinde öldürme emirlerinden toplumun genelinin haberi olmadığını, islamın "sakız çiğnersem orucum bozulur mu" cehaletinde kalmasının aslında islam'a fayda bile sağladığını yazmıştı. İslamın en doğru halini işte şimdi yaşıyorduk. İliklerimize kadar hissetmekte özgürdük artık. 

Gece yarısına dek kimimiz araplar ölsün türkler kalsın fikrini savunurken, kimimiz türk arap farketmez önemli olan müslümanlıktırı savundu. Bir kısmımız din ve ırk önemsiz hiç kimse ölmesin derken, diğerlerimiz ölmeden ve öldürmeden fikirlerin yayılmayacağını iddia etti. Sonuç olarak gerçek islam'ın içinde öldürmenin olduğu gerçeğiyle yatağımıza uzandığımızda inanmak eskisinden daha da ağır gelmeye başlamıştı. 


Devamı...

Perşembe, Temmuz 17, 2014

Benim delilerim


   Psikolojik durumların hangisinin gerçekten hastalık hangisinin biraz kendinle kalmak, susmak ve sıkılmak olduğunu çok da bildiğim söylenemez. Bütün ruhsal hastalıklara cinler sebep olur diye bir inanca sahip olduğumuzdan tuhaf hallerimizi şehirlilerin psikolojik hastalıktan karizma yapmasının tersine saklamayı yeğledik. Eğer psikoloğa gidersen –ki öyle bir şey hiç olmadı- köyün delilerinden biri olduğunu ilan etmiş olursun. Can veya Duran gibi, çocukların alay ettiği, büyüklerin yaşın ne olursa olsun sana “sen” diye hitap ettiği, acıyıp ekmek verdiği delilerden sayılırsın. Saygı duyulmayan, öldüklerinde cennete de cehenneme de alınmayıp Araf’ta bırakılacaklarına inanılan delilerden.

Can mahallemizin tanınmış delilerindendi. Baya ünlü deli. Delilerin neden delirdiği veya niye alışılmış şekilde davranmadıkları ile ilgili ortak üç hikayeleri vardır. Bilirsiniz. Menenjit geçirmiş, döverken kafasına çok vurulmuş (döv ama kafaya vurma) ve en mantıklısı cin çarpmış! Anlam verilemeyen her doğaüstü olayı cinlere mal ederek kendimizi araştırma gibi, mantık gibi saçma işler için hiç yormamışız. Cinlere saygı duymuş, korkmuş ve hastalıkların sebebi olarak görüp kendi şifa sektörünü yaratmışız. Soğan kokulu üç beş hoh için kaç para istendiğinden haberin var mı senin?  Delilerin tek suçlusu cinler değildi elbette, o sadece sonuç. Çocukları cinlerle muhatap eden esas suçlular, ruhani kuralları layıkıyla bilmeyen ana babalardı. Banyoda avret yerini örtmeden kıbleye dönüp banyo yapanından, tuvalette türkü söyleyenine (içinde allah geçen bir türküyse o saniye yamulur) daha önce bahsettiğim gibi eşikte oturanından, küllüğe basanına bu kişiler kurallara itaat etmeyen cenabet ve aptal kimselerdi. Ya bunları bilecek ya da kendinin ve çocuklarının deliliğine razı olacaktın. Cinleri hiç görmediğimiz halde onlar bizim her gün ama her gün hayatımızdaydılar ve birçok hareketimizi engelliyorlardı. Onlar yüzünden geceleri tüm aynaların üstüne örtüler örtüldüğü için aynalara bakamıyor, sokağa her çıkışımızda bir küllüğe denk geleceğiz diye telaşa kapılıyorduk. Kışın pencerelerin perdelerini aralasak beyaz karların içinde simsiyah oturan cin canavarı conguluzla karşılaşacaktık. O yüzden zemherirle birlikte asla perdeleri aralamadık. Buna azami dikkat ettik. Geceleri içi puslu sırlarla örülen dışardaki tuvaletlere çıkmamak uğruna tenekelere işedik, donumuza sıçtık. Fısıltıyla konuşup, bismillahsız bit bile patlatmadık. Şerefsiz cinler bu kadar kurallara uymamıza rağmen gene de bir yolunu bulup evlerimize geliyor, güzel gelinlerin koynuna girip hamile bırakıyor, berikinin de aklını çalıp kaçıyorlardı. Cinlerin istila ettiği bir şehirde esir gibi yaşadık resmen.

İşte bizim meşhur Can için de benzer bir çarpılma hikayesi anlatılmıştı. Babası ile annesi cinsel ilişkiden sonra gusl abdesti almadan uyumuşlar güya. Zaten babası da çorabını giymeye soldan başlarmış. Anası da öyle pek taharet nedir bilmez bokunu götünde kuruturmuş. Böyle böyle olacaktan kaçamamışlar ve Can cinni olarak doğmuş. Can aşırı kilolu, çiçekli kocaman pijama ve her yeri yırtık kirli baba atleti giymiş yaşı belirsiz bir kadındı. Ağzından sürekli salya akıyordu. Mahallenin diğer delilerinden en deliydi. Evinden her çıkışında arkasına bir ordu çocuk takılır, pijamasının lastiğini tutup çekerek içine taş doldururduk. Dönüp bizi kovalaması için yapıyorduk bunu. Önce eğağağa öğöğö diye bağırıp bizi kovalardı ama donundaki taşlar paçalarından dökülmeyip biriktikçe hareket edemez, kovalamayı bırakırdı. Ona kötü davrandığımızı değil birlikte oynadığımızı düşünüyorduk. Can’ın bize reaksiyon verdiği tek oyun buydu. Öteki türlü yol kenarlarında kambur şekilde, ağzından oluk oluk sıvılar akıtarak yürümek ve yürümek dışında hiçbir şey yapmazdı. Bazen annesi olduğunu düşündüğüm bir kadın gavurun tohumları diye bizi kovalıyor, Can’ı alıp aynı Can gibi kirli, şişman ve kambur olan virane evlerine kilitliyordu. Can naylonla kaplı pencerenin önünde durup dışarı bakmayı deniyor, öfkesinden sağa sola sallanarak bağırıp ağlıyordu. Yine de bizden nefret etmedi. Bence etti de söyleyemedi.

Öteki deli, Emrullah’tı. Kim olduğu, nereden gelip nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrimiz olmadı. Uzun boylu, kumral ve yakışıklı sayılabilecek Emrullah hakkında tek bildiğimiz şey kağıt yırtmayı sevmesiydi. Daha bir gün olsun kolunun altına teptiği gazete, çimento veya kese kağıdı olmaksızın dolaştığı görülmedi. Kolunun altından alıp yırtıyor, sağa sola serpeliyordu. Kağıdı biter bitmez 30 larındaki bu adam böğüre böğüre ağladığı için mahalle halkı onu hiç kağıtsız bırakmadı. Onu, düğünlerde eline renkli elişi kağıtları vererek seyyar konfeti cihazı olarak kullananlar oldu. Para da veriyorlardı ama parayı da yırtıp savuruyordu. Mahallemiz, sayesinde uçuşan kağıt yırtıklarıyla panayır yeri gibiydi.

Bir de Duran vardı. Sonradan bir gazetede gördüğüm down sendromlularla Duran’ın birebir aynı olduklarını fark edecektim ama o an için tek teşhis pek tabii ki cin çarpmasıydı. Hatta tipik mongol özellikleri taşıyanlara en hakiki cin çocuğu gözüyle bakılıp saygıda kusur edilmiyordu. Babası küllükten çıkar gelir neme lazım. Duran’ı sevmiyordum çünkü yaygın bir inanışa göre Ankara'nın diğer tüm erkekleri gibi o da ablama aşıktı. Köyün delisinin bile ablama aşık olduğu bir yerde nasıl isyan etmem sorarım? Duran’ın konuşması ne kadar bozuk olsa da dediklerini anlayan birkaç kişi vardı. Biri, Duran’ı kuru ekmeğine yanında köpek gibi çalıştıran amcam, biri en yakın kankisi Kağıtçı Emrullah, diğeri de ablamdı. Duran ablama dönüp haghlhamegogoluhohöhöbö dediğinde ablam “Sen Ankara’nın en güzel kızısın” dedi, diye tercüme ediyordu.

Aşk söylentisi de resmen uydurmaydı ya. Nasıl başladığını gözlerimle gördüm, görmesem uydurma demem. Bir düğünde ablam Zehra ortaya düşmüş kolbastı benzeri bir oyun sergiliyordu. Çekmez olaydı kime çektiyse özgüveni baya bir yüksektir bu kızın. Duran ve Emrullah dar sokaktan düğünün yapıldığı meydana doğru yürüyor bir yandan da birbirlerine ablamı işaret ediyorlardı. Emrullah elinde biriktirdiği renkli kağıtları ablamın kafasından aşağıya serpti, Duran Emrullah’a çok sert bir bakış atıp ablamı göstererek iki elini kendi memelerinin üstüne kafes yaptı, sonra yine ablamı gösterdi. Bu etraftan seyredenler için “Duran Zehra’ya aşık oldu :)))” diye yorumlandı. Bana göre “memeleri sarkmış” demişti ama kimse benim gibi kıskanç kardeşlerin fikirlerini önemsemezdi. İşte aşkları böyle başladı. Ondan sonra Duran yoldan geçse ablam “ay bu da bana musallat oldu offf bıktım” yaptı. Duran hölölö dese aşkından ölüyor, ağağağ dese evlenmek istiyor dendi. Ablam delilerin bile aşık olduğu kız ünvanını da alarak yardırdı gitti. Ben de bari napiim Emrullah’da beni sevsin diye ona devamlı kağıt verdim. Bir verdim iki verdim derken bir gün verdiğim kağıdı az bulup beni kankisi Duran’la birlikte 2 kilometre kovaladılar. Duran’a çok kırıldım. İnsan baldızına tükürür mü? Neyse ki Can’ı annesi eve kilitlemişti.

Devamı...

Çarşamba, Temmuz 02, 2014

Genç sunniler rahatsız


 Eczanede çalışan ve beyaz önlüğü sayesinde doktor zannedilip saygın bir ilgi gören abimle köyleri dolaşıp bazı yatalak hastalara ilaçlarını ulaştıracaktık. Bunu bana teklif ettiğinde kendisiyle aynı arabada yolculuk etmek her ne kadar beni huzursuz etse de kabul ettim. Çünkü çocukluğumdan beri köyleri gezme fikriyle gelen kimseye hayır diyemedim. Tarla kenarlarında ayağa kalkıp araba seyreden tarla fareleri, sesinin nereden geldiği asla bulunamayan cırcır böcekleri ve hafif bir esintide bile ürküp sürüyle havalanan naif güvercinler. İllaki çeşme başı molası ve kısmetse yol kenarı satıcıları. Kim sevmez! İlkin kanser hastası bir adamın ilacını götürmeye karar verdik. Köyü baya bir uzaktaydı. Abim benzinsiz dağ başında kalmaktan endişelenip kestirme bir yol bulurum umuduyla bildiği yoldan toprak bir yola saptı. Yolda bana sanki biliyormuş gibi köylerin tarihçelerini falan anlattı. Tarihçe dediğim de bura eskiden anavatan partisinindi, şuranın muhtarı gavatdı vs. Bir çeşme başında durduk. Bir kaç kavun satın aldık. Abim cd çalara bir cd taktı. Kimin olduğunu bilmeme gerek olmayan cd de bayrağa, güllere, hilale, yiğitlere ve bacılara tepeden tırnağa kırmızı olduğunu hissettiğim şiirler okunuyordu. Yiğitlerin harman olduğu bir yerlerden söz ediliyor, kınalı elli namuslu bacılar koklanmaya bile kıyılamıyordu. Bir şeyler dinleyecekse eğer ruhu şahlanmalı ve gözleri dolmalıydı.   
    
Marşların, şiirlerin coşkusuyla bayraklanmış gidiyorken abim arabayı aniden durdurdu. Toprak yoldan arabanın boyunca bir toz bulutu kalktı. Ona doğru baktım, sinirlendiğinde ve duygulandığında yada hep olduğu gibi gözleri kan çanağıydı “Ne oldu abi kaza mı yaptık, bir şeye mi çarptık ne oldu?” dedim. Direksiyona daha sıkı sarılmış öne bakarak “Şerefsizleeeer!”dedi. Baktığı yöne baktım bir köy var ama şerefsizler görünürde yok.  
“Hani neredeler?” dedim.
Sorularımı cevaplamak gibi bir derdi yoktu “Esselamül vel kebare velemyükül el bereka” diyordu fısıltıyla.
“İnnataynaaa abi tabii” Eve dönünce anneme abimi mutlaka okuyup üfürmesini söylemeliydim. Sanırım cin arkadaşlar edinmişti kendine. Bir süre sustuk ve baktık. Ben orada ağaçların veya kerpiç damların arasında şu şerefsizleri arayıp dururken abim derin bir nefesle “Geri dönüyoruz” dedi. 
Nihayet benimle iletişim kurmuştu “Niye? İlaçlar?” Bana döndü ve söyleyeceği şeye karşı aaa söylesene yaa kesinlikle haklısın dememi bekler gibi
 “Baksana bacım burası alevi köyü” dedi. Buyur, yine başladık! Yıllardır birlikte yaşadığı halde varlıklarını bir türlü hazmedemediği bu nedenle öfkeden kudurduğu alevilere rastlamıştı gene. Cevabını bile bile“Eeee?” dedim. Öfkeyle dönüp tıpkı az önce dinlediğimiz kırmızı marşlara benzeyen kırmızı gözleriyle yüzümü yaktı“ee ne lan?!! Irzını siktiğim ee ne? Bu şerefsizlerin içinden geçemeyiz, benim peygamberimi kabul etmeyenlerin köyünden geçmem ben!!”

Abimin fevri hareketlerinden korkarım. Sinirden uğuldayan kulakları kendisine söylenilenleri duyamaz hale geldiğinden daha da sinirleneceği için susmak hepimizin iyiliği içindir. Elinden bi kaza maza çıkar allah etmeye, hiç yoktan kendimizi ona öldürtmüş oluruz. Kader olarak. Olur ya insanız ya hani belki küçücük ufacık bir fikrimiz varsa dozunu ayarlayarak tartıştığımız da olur –tabii dozu ayarlayan ben olduğum sürece- ama gözlerinden kan püskürmesine sebep olan kürt, yahudi, ermeni ve alevi mevzuları söz konusu olunca dikkatli olmamız gerektiğini biliriz.  En son Schindler'in listesi filmini çekmecemde bulduğunda günlerce filmden dolayı oluşacak olası Yahudi hayranlığımı bertaraf etmek için Yahudilerin insanoğluna neler yaşattığını, son derece öfkeli bir perdeden anlatıp, canlandırmıştı. Ama çok geçti, ben filmi izler izlemez Yahudi olmuş, cumartesi günleri Musevi arkadaşlarımla sinagog ayinlerine katılmaya başlamıştım… Göz dağları ve imalarla dolu o ikna odası günlerinden bu yana kelimelerimi dikkatli seçiyor, damarına basmamaya çabalıyordum. Bu kadar özen göstermem onu daha da şüphelendiriyordu, bütün bunları kanlı gözlerinin hareketlerinde görebiliyordum. Ona göre ben vatan hainliği yolunda at başı ilerliyordum, beslendiğim çok gizli kaynaklar olmalıydı. Bana bu akılları veren birileri, bazı adamlar… Dinimizi beğenmiyordum ve bunun müsebbibi öncelikle ayyaş babamdı. Sonra şu diğerleri. 
 Ona, sesimi en anaç tona getirerek alevi köyünden geçmekten bir zarar gelmeyeceğini, korkanın biz değil onlar olması gerektiğini, köyün içinden geçersek peygamberimizi kabul edeceklerini, çok sevap kazanacağımızı söyledim. Bir çeşit tebliğ. Tebliğ fikri aklını çeldi.  Bunda çok sevaplar vardı, biliyordu.  Cesaretini topladı ve arabayı köyün içine sürdü. Heyecanlıydık. 

Alevi köyünde insanların giyim tarzlarında ufak tefek farklılıklar ve cami olmaması dışında çevre köylerden hiç fark yoktu. Koyunlar yine zeytin gibi sıçmış, bildik horoz dama çıkmış tanıdık tavuklara bağırıyordu. Çeşmenin suyu her zamanki gibi homojendi. Taşlar bildiğimiz taş, kavaklar bildiğimiz kavaktı. Bir teyze dam dibine çömmüş patik örüyordu ve yemin ederim ki aynı modelden annem de örmüştü. Çeyizimde gördüydüm.  Bu aynılıkları abime yumuşacık sevimli sözlerle anlatmak için - ve belki içinde ufak bir mantık kırıntısı uyandırırım umuduyla- hazırlanıp döndüğümde abimin terden sırılsıklam olduğunu, hırsından ağladığını fark ettim. Dişinin gıcırtıları köye girince sesini daha da açtığımız oto teybinden gelen marşlara karıştı. Sanki yolumuzu şaşırıp savaşta olduğumuz bir ülkenin topraklarına düşmüş düşmanlar gibiydik. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu ama neden korktuğumu hiç bilmiyordum. Arabanın içini ağır mı ağır bir gerginlik kapladı. Nefret ediyordu. Kin duyuyordu. Nefreti,  insanı yaşama karşı dayanıklı yapma özelliğinden dolayı sevmeme karşın, elindeki nefretle akıl almaz işler çıkaran abim gibilerin korkak olmalarını tercih ederim. Bilmiyordu ama. Bu nefret ettiği insanlardan ne zaman ve ne amaçla nefret etmeye başladığını kendi de bilmiyordu. Sadece ona küçüklüğünden beri köylerinde camii olmadığı ve muhammed yerine ali'yi peygamber kabul ettikleri için onlardan nefret etmesi gerektiği öğretilmişti. Gusül abdesti almıyor ve bu nedenle arştan duyulacak kadar kötü kokuyorlardı. Melekler bile lanet ediyordu onlara. Şu cem evi ve mum söndü olayı ise tamamen gizemini korumaktaydı. Orada kim bilir neler neler yapılıyordu. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz demişti atalarımız. Bütün bunlara müslüman bir ülkede izin verdikleri için öte tarafta cezalandırılacaklardı. Bundan korkuyorlardı işte en çok. Neden onları yola getirmediniz? Neden tebliğ etmediniz? Ve kabul etmediklerinde neden cihat etmediniz? Soruları sorulduğunda verecek cevapları olmayışından.



 İçi alev alev yanan, kaportasından ter akan arabanın ani manevrasıyla irkildim. Geldiğimiz yöne doğru gerisin geri dönerek gaza bastı ve neredeyse bir saat sürmüş gibi hissettiğim o yolu 15 saniyede alıp köyden çıktı. Alevilere karşı nefretinin bu büyüklükte olabileceğini, yıllardır konuşulan onca şeye rağmen tahmin etmemiştim. İlk kez aha bu gözlerimle bir nefretin bir bedende nasıl göründüğünü seyrettim. Bir insanı bu tanımlanamaz hale nasıl bir güç getirebilir? Yolda kendisine bir soru soracak cesareti bulamadım. Bedeni dokunsan havaya uçacak bir intihar bombası. Hak bile versen biriken enerjisini senin üstünde atmasına bahane olacaksın. Sustum. Tek bir soru sormadan koltuğa gömüldüm. Bazı şeylerin cevabı yoktur çünkü sorulabilecek bir sorusu da yoktur. Mantıksızlığın daniskasıdır. Düşüncelerimin onun dünyasında bir karşılığı yok. İstediğin bilgiye sahip ol, dilediğin konuşma şeklini dene. Onu ikna etmenin olanağı olamazdı.


Daha uzun yollardan birkaç tarla biçerek kanserli hastanın köyüne gittik. Abim, hasta amcanın iğnelerini yaparken az önce alevi köyünde gözünden kanlı yaşlar boşalan, direksiyon başında nefret krizi geçiren adamdan çok uzak, sevecen, nazik bir doktor bey oluvermişti. İnsanlık öldü mü amca diyordu sık sık




Devamı...

Perşembe, Haziran 26, 2014

Biz de babamızı sevmedik



Babamız bizi sevmedi
Çirkiniz! çirkiniz!
Öyle birşey koptu ki içimizde
Bütün kötü kadınlar bizden sorulur
Kaçmayı biliriz biz en iyi
Ey cesur! ey sevgili! sıkıysa bak gözlerime
Taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
Çocukluk acıları pazılarımdır benim
Ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin



   Ablam ve ben büyüyüp de aynı yatağa sığmayınca aynı odada iki ayrı divanda yatmaya başlamıştık. Ne zaman uyumak için yataklarımıza girelim kapı açılır babam gelirdi. Her gece değil ama sık sık. Doğruca ablamın yatağına yönelir güzel sayılabilecek iltifatlar ederek yanına uzanırdı. Ablam henüz uyumamışsa sohbet ederlerdi. Ortada bir ayrım olduğunu fark edene kadar sohbete ben de katılıyordum. Babam çoğunlukla Tire adında yeşillikler içinde cennet gibi bir şehre taşınmaktan bahsediyordu. Yıllar önce gitmiş ve o gün kafaya koymuş. Bir gün evi tam şuraya, şu incir bahçesine yapacağım demiş. Öyle güzel, ondan normal şartlarda duymadığımız kelimelerle anlatırdı ki Tire’yi, günler geceler boyu üstüne hayaller kurmama neden olurdu. Rengarenk kuşlar, ağaç evler, şelaleler ve bahçeler vardı. İnsanlar çiçekli sarmaşıklarla sarılmış pencerelerden birbirleriyle muhabbet ediyorlardı. Patika yollardan bisikletlerimizle denize ulaşıyorduk. Giderken de ağaçlardan muz topluyorduk. Orada olsun yada olmasın istediğim hayali bir nesneyi oracığa bir yerlere kolaylıkla yerleştiriyor, ancak cennet tasvirlerinden rastlanacak bir dünya kuruyordum. Resmini de yapmıştım. Dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi. Belki birincisi. Ulaşmanın aylar sürdüğü, limanlarına korsan gemilerinin dayandığı Mersin diye de bir ülke vardı. O da birinciydi. Onu da babam anlatmıştı. Babamın yanında silah taşımasının sebebi her gidişinde bu kahrolası korsanlarla savaşmak zorunda olmasındandı. Ben korsanları tutuyordum. Şu elinde paslı bir kama tutan burnu halkalı korsanı.

  Ne zamanki babamın benim yanıma uzanıp uzak şehirlerden ve ülkelerden asla bahsetmemiş olduğunu fark ettim, şüphelendim. Ters giden bir şeyler vardı. Uzaklardan sadece ona bahsettiğine, odaya daha girmeden dahi onun yatağına yöneleceğini ikimizin de bilmesine bakılırsa galiba babam sadece ablamı seviyordu. Bir babanın kızlarının yatağına uzanması normal miydi? Evet tabii ki. Peki sadece bir kızının yatağını tercih etmesi? Bak işte bu tercihli bir davranıştı. Hoş bunu istediğimden de emin değildim. Onun o sigara ve içki kokusunun zapt ettiği bedenine yemek sofrasında bile tahammül edemiyordum. Kehribar sarısı dişlerine, belki de yüzyıllardır ağırlığınca kirli kokular istiflemiş nefesinin kokusuna, fanilasının üstünden taşan ağarmış ve terli kıllarına gayri ihtiyari değmeye. Sevgisizliğe ayışın akabinde Tire ve Mersin en sevmediğim yerler oldu. Haritada üstlerini hunharca karalayıp kocamanca tükürdüm. Tüm kalbimle korsanların babamı esir alıp ahtapotlara atmalarını, köle pazarında firavuna satmalarını diledim. Hatta dilerse sevgilim korsanım şu paslı pala ile bitiriversin işini.

     Bir başka gece babam odaya girip yine doğru ablamın yanına gitti. Uyumuyordum ama kafama yorganı geçirip uyuyor numarası yaptım. Ablamla fısıltıyla konuşuyorlardı. Duyabileyim diye yorganı kulağımın arkasına sıyırdım. Benden bahsediyorlardı. Babam benim çirkin ve kara olduğumu bu yüzden beni öpmeyi sevmediğini söylüyordu.  Hani çocukları kızdırmak için duyabileceği şekilde “nesini seveceğim şu çirkinin” denir ya? Öyle bir şey yapıyordu güya. Uyumadığımı nefes alıp verişimden anlamış en zayıf olduğum noktalarla kışkırtarak karşılık vermemi istiyordu. Sonra öfkelenmiş tipime bakıp o sarı dişleriyle hangır hıngır gülecekti. Asla karşılık vermeyi düşünmedim. Gerçekten umurumda değillerdi. Umurum böyle düşündüğümün farkında mıydı bilmem.  “Onu çingenelerden aldık, büyüsün geri vereceğiz” diye devam etti. Ablam olacak mendebur da kıkır kıkır güldü ve hala güldü.  Ben yorganın içinden fırlayıp “sizsiniz çirkin işte” diye karşılık vermedikçe babam coştu. O kadar abarttı ki işi, psikolojik yıldırma bir bilim dalıysa mucidi babam olmalıydı. Bir baktım yatağın içinde devasa antenleri olan minik bir böcek olmuşum. Fık fık fık tıpı tıpı diye sesler çıkararak rutubetli karanlık bir deliğe doğru koşmak ve sığınmak ihtiyacı hissediyordum. İçi acı kelimelerle dolu spreyle ilaçlandım. Zehirlendim. Gözlerimden dünyanın en sessiz yaşları boşaldı. Artık beni kızdırıp yorganın dışına çıkarmak ve hep beraber olanlara gülmek amacı taşıdığına inanmıyordum. Benden gerçekten nefret ettiği açıktı. Ruhumun duvarlarına birbirine paralel jilet kesikleri atıldı. Kan kokusunu alabiliyordum. İçimde taşıdığım küçücük; bir gün benim yatağıma doğru yönelecek, yapmacık iltifatlarından sıralayarak sarılacak ve hikayeler anlatacak umudu saman taneciğinin saniyelik yanışı gibi yandı bitti. Gözlerimle gördüm.

    O geceden sonra galiba babamı sevemedim. Her hangi bir bayramda elini öpmeye kalksam onu öpmemden rahatsız olduğunu sanacak kadar da beni sevmediğini. Diğerlerinin içinde çocuğunu öpmeye mecbur tutmayım diye yüzümü ona yaklaştırmadım. Sevmeyişin buyruğu altında bütün bu ufak tefek ama yorucu angaryalarla uğraştım durdum. O bana soğuk olan kızım diye baktı ben de ona hemen hemen her evde bir adet bulunan bıyıklı şey diye. Kedisi olan evler müstesna. Kediler iyi.  Aslında sevmemeye ne zaman başladığımı tam kestiremiyorum. Bu olay da olabilir, kuşları vurması, bana da vurdurması, sümüklü mendillerini yıkatması veya mantarlı ayağına krem sürdürmesi, herhangi biri tetiklemiş olabilir.  Sevmek için de kılımı kıpırdatmadım. Hem zaten parçası olduğun bir adamı sanki yeni tanımış gibi sevmeye başlamak da kolay değildi ki. Sevmek göründüğünden daha karışık bir duygusal mühendislik. Nereden başlayacağını ve nerede sona erip ermediğini bilemiyorsun.


   Aileler çocuklar arasında ayrım yapmaz sözüne bu açıdan pek inancım yoktur. Eğer biri daha sevimliyse ve daha cana yakınsa yapılabiliyor. Ablam galiba sevimli bir arkadaş. Hiç bir ebeveyn de (ah şu tabiri hayat boyu sevmeyeceğim) huysuz çocuğunu gönlü kalmasın diye seviyormuş gibi yapmak zorunda olmamalı. Kafasına uyanı sevsin varsın. Yani evet. Onlar nezdinde sevilmek için epeyce kurala, kaideye uyman gerekli. Bense ne kazandırdığından bağımsız olarak kural sevmiyorum.


Ön kapıdan ve sırayla
Buyrun kibar hanımlar beyler
Babanız sizi sevdi de ne oldu?
Korkak, kör ve bok gibisiniz

***

Devamı...

Salı, Haziran 10, 2014

Annem, Tanrı ve Sen


Kutsadık.Nefret ettiğimiz yaşamak lanetini bize bulaştıran her şeyi kutsadık.Başköşeyi ise daima, birbirimizin canına daha kolay kıyabilmemizi sağlayan sevgili Tanrımıza ayırdık. Görmediğimiz ve duymadığımız yaratıcıyı; çığlık çığlığa görünen, anlatan ve ağlayan insandan daha çok anladık, çünkü O hep vardı ve var olacaktı. Sonsuz varoluşundan ürktük. Ölümsüzlüğüne yenildik. Hem yaşamaktan hem ölmekten korkuyorduk.

O kadar korktuk, o kadar korktuk ki yaratıcının dünyadaki izdüşümü anneyi kutsamak zorunda kaldık. Belki de ölümlü bir yaradanın karşısında kendimizi daha rahat hissedecektik. Öyle de oldu. Kanını, canını, emeğini, varlığını sömüre sömüre kutsallığına küfürler savurduk. Etlerini koparıp, saçlarını ellerimize doladık. O bizi hep anladı. Tuttu başımızı okşadı. Gözyaşlarımızı avuçlarına alan, kulağımıza umudu fısıldayan bir yaradanımız vardı. Anne, yaşamaya mahkûm ettiği bize sevmeyi anlattı.

Var olmanın acısı sevdikçe geçecekti. O'na inandık. Sevdik. Sevmekten yaşamanın tek güzelliği aşka ulaştık. Kutsal aşka.

Nefes almaya anlam katan aşktan daha kutsal ne olabilirdi ki? Olmadı. Aşkı sadece yaşayanlar kutsayacaktı.

İnsanların herhangi bir şeyi kutsal bulmasında problem yok, problem, kendi kutsalını ötekine dayatmasında. 

Varlığımı derinden etkileyen üç kutsalımı anlattığım 2. kitabım bugün piyasada. Hayırlısı

http://www.dr.com.tr/Kitap/Annem-Tanri-Ve-Sen/Siminya/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000599898


Devamı...

Cumartesi, Ocak 25, 2014

Gelinliğinizi de alın gidin!

   


    Hava günlük güneşlik. Hafif aralık pencereden baharı hatırlatan kokular süzülüyor. Annem odasından duvara tutunarak çıkarken hazırladığım kahvaltı sofrasına bakıp mutlu oluyor. Kahvaltıdan sonra camları da sileceğim, evi süpürür bahçeye geçerim deyince gözleri doluyor. Aslında bunlar küçük işler ama annem son bir yıldır küçük veya çok küçük hiç bir işi yapamaz halde. Annem yürüyemiyor. Ameliyat olmazsa bir yıla kalmaz tekerlekli sandalyeye mahkum olacak. Alabilirsek. Annem henüz 58 yaşında. Yaşıtları tatillerde, gezmelerde, sabah program seyirciliğinde hatta izdivaç programlarında fink atıp bir evi ve emekli maaşı olan eşler ararken o bir odadan öteki odaya zor geçiyor. Bunun sebebi ne? Annem neden altmışına gelmeden ihtiyar bir neneye dönüştü?

    Annem,  35 yaşında at arabası altında ezilerek ölmüş anneannemi, evin bahçe kapısında dedemin kucağında kanlar içinde gördüğünde 12 yaşındaymış. Simsiyah upuzun saçları yerleri süpürüyordu diye anlatır. Çektiği acıyı anlamamız için kendi saçımın beliklerinden birini kopardım diye tarif eder. Geride en büyüğü annem olmak üzere, biri erkek 10 çocuk bırakır anneannem. Cenazeden, baş sağolsunlar ve vah vahlar bitip ortalık ıssızlaştıktan epey sonra çocukların hepsi evin bir köşesinde ağlar durur.  Beşi anne özleminden ise beşi açlıktan. Beşi açlıktan ise beşi altını ıslatmaktan. Annem evin en büyüğü olmanın sorumluluğuyla, kalkar gözüne ilişen ilk çuvaldaki undan bir hamur yapar, sacın üstünde pişirir, kardeşlerini doyurur. Hayvan yemi olduğunu sonra anladık ama tadı güzeldi der. Dedem, kadının toprağı kurumadan evlenmek lazım düsturu gereği apar topar, üç çocuğum var yalanıyla bir kadınla evlenir. Kadın eve geldiğinde her biri bir yanda, boklar, çişler ve kusmuklar içinde çocukları görünce çıldırır. Üç küçük bebek dışında kalanları kovar. Büyük çocuklar köylülerin evine sığınır. Bir süreliğine.  

   Çok geçmemiş.  Annem kavak ağaçlarının altında yemlik otu topladığı bir gün, evinde kaldığı yaşlı kadın el etmiş. Koşa koşa gitmiş çocuk annem "Bıyıklı, neredeyse babam yaşında bir adam elimden tuttu, beni bir arabaya bindirdi. Çocuğum ya, gezmeye gidiyorum diye sevindim. Keşke kardeşlerim de gelseydi diye düşündüm" diye anlatırken öyle ağlar ki, tarifine imkan olamaz. Köyden çıkış o çıkıştır. Bir daha asla köyüne getirmez, kardeşlerini görmesine izin vermezler. Kardeşleri de bir bir kocalara verildiği için izlerini bulmak kolay değildir keza. Çok çook uzaklarda, adetleri, havası, suyu bambaşka bir köye getirirler annemi. Getiren bıyıklı adam benim babam. Annemden 18 yaş büyük babam. İlk karısının çocuğu olmadığı için ikinciyle evlenmesi lazım gelen adam. Çünkü hakkı. Çünkü tohumlarını, soyunu ve soyadını yaymak en asli görevi. Çünkü öyle işte.

    Annem henüz 12 yaşında. Regl bile olmamış. Gezmeye gittiğini sandığı köye kuma gittiğini anlaması bile aylar sürmüş. Koca koca adamlardan oluşan akrabalar, onların eşleri, çocukları, tepeden tırnağa süzen yüzlerce göz. Öyle korktum ki aklımı oynatacaktım diye anlatır. Sanki dünya ters dönmüştü. Sanki bir karabasan görüyordum da uyanmayı bekliyordum. Her şeyin adı başkaydı, kokusu başkaydı, göğün rengi bile başka gelmişti. Benim köyümde adı tencere olan kap bu köyde guşeneydi. Kevgire ilistir diyorlardı, halaya bibi, domatese kırmızı. Bir gün süt sağan kadınlardan biri annemden sitili getirmesini istemiş. Gösterdikleri yere girdim ve sitilin ne olduğunu düşündüm, sitil sitil sitil... Acaba bıçak mı? Yoksa süpürgeye mi deniyor sitil diye? Şansa kepçeyi aldım götürdüm. Ben sana çömçe mi dedim sitil dedim diye kafasında kırmış kepçeyi. Böylece kafasında kırılan şeyin adının çömçe olduğunu öğrenmiş annem. Bütün isimleri döverek öğretmişler ona. Bacaklarına, kafasına vura vura. Bir kaç kez kaçmayı denemiş. Köy yollarında yakalayıp sürükleyerek getirmiş, daha fazla dövmüşler. Hemen hepsi sırayla.


    Biri yazmış oraya "çocuk evliliklerinin hepsi kötü sonuçlanmıyor ki etrafımızda mutlu çiftler de var" diye. Mutlu çiftler... Nereden biliyorsun? "Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyeceksin" diye yetiştirilmiş kadınlar elalem ne der endişesiyle anlatmadığı için ve zaten kimse de sormadığı için öyle biliyor olmayasın? Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkmakla tehdit edilen, boşanmak isteyince de yol ortasında öldürülen kadınların korkusunu mutluluktan mı sayıyorsun? Değişik bir mutluluk anlayışın var. Kocasıyla yatmadığı gece sabaha kadar meleklerin lanet edeceği söylenerek tecavüze katlanmak zorunda bırakılan kadına gidip bizzat sordun mu mutlu olup olmadığını? Hiç konuştun mu bak samimiyetle soruyorum? Deyzeee eppek mi bişiriyon gıızz tadında değil. Dertleşmek, deşmek, eşelemek için oturdun mu dizinin dibine? Neye dayanıyor o mutluluk çıkarımın? Sizin bu "onca yıllık mutlu evlilik" yalanınız da, küçük kız çocuklarının rahminin üstüne kurulmuş "türk aile yapısı" yalanınızın bir parçası. Öyle sikik, öyle dandik ki rahmimizi sallasak gürül gürül yıkılacak.  Ondan değil mi eğitim sistemini kurcalayıp durmanız. Hangi tarafını yırtsak da kız çocuklarının kendini okumaya verip doğurmayı unutmasının önüne geçsek. O derme çatma düzeninizin tuz buz olma korkusundan değil mi lisede ve üniversitede evliliği cazip hale getirecek kampanyalar yapmanız? Elinizden kaçmasınlar aman diyim, daha çok kampanya daha çok. Sonuçta okullar evlilikle çok alakalı yerler.

    Annemin 12 yaşındayken, 30 yaşındaki bir adamın ikinci "eşi" olması, seks, iş ve çocuk için suistimal edilmesi, köleleştirilmesi ne kadar da bildik, klişe bir hikaye değil mi? Şu eski kadınların çileli yaşam öyküleri işte. O zamanlar hepsi öyleymiş.  Öyleyse o zamanlar yaşanmış ve muhataplarının canını yakmış bir köhne kültürü sanki çok matahmış gibi neden hala getirip getirip önümüze koyuyorsun? Kendi çocuklarının medeni durumunda nostalji yaşatmak istiyorsan buyur nikah dairesi orada.  Bir çocuğun, tecavüz şöleninizin süslü kostümü “gelinlik” giyme mutluluğundan daha çok büyümeye ihtiyacı olduğunu önce bir öğren sonra bakan ol, yazar ol, ne bok oluyorsan ol götü rahattam. Lafta değil harbi harbi ebesinin nikahına, ruhunun seceresine kadar bilmediğin, dizinin dibine oturup çözmediğin, çözsen bile kulağını şişirecek kadar sıklıkla duyduğun için savsakladığın o hayatlar hakkında empati yapmadan fazla ötme sevgili metropol sümsüğüm.  O senin uydurma bir masal dinler gibi dinleyip,  komik tortularına gevrek gevrek güldüğün yaşamların hepsi gerçekten yaşandı.  Sahibinin etinden löp löp parçalar kopararak, bacaklarına, sırtına,  rahmine, vajinasına  kanata kanata, yırta yırta izler bırakarak yaşandı ama bitmedi. Bitmez.  Her şeyden evvel mutluluk tanımını yeniden bir kolaçan et. Mutluluk tespitinin görüntüden yapılamayacağını, iyi giyimin, gülen yüzlerin hatta kibar sözlerin o kapalı kapılar ardındaki, kanlı, şiddetli,  görev icabı evliliklerin dışarı çıkmadan takılmış maskeleri ve çalışılmış rolleri de olabileceğini öğrenmelisin. İnsanların dışarıyı içerden daha fazla değer verdiğini, elalemin ağzına laf vermemeyi hayatlarındaki her şeyden daha çok önemsediklerini bu ülkede yaşayıp da hala bilmemene şaşarım sayın kutsal aile şakşakçım.

Annem yürüyemiyor. Bacaklarında, sırtında, karnında 12 yaşından beri biriken, silkeleyip atamadığı ağırlıklar  var. Günden güne her aklına geldikçe uç uca eklenip ayaklarına pranga olan yaşadıkları. Öyle ağırlaştılar ki yürütmüyorlar. Ve annem, dışarıya, adam gibi adamın sessiz ve namuslu karısı görünmek için son çırpınışlarını verirken, bir yerlerde bazı adamlar ve kadınlar, annemin kaderinin benzerini yeniden ve yeniden küçük kızlara yaşatmak için yazılar yazıyor, yasalar çıkarıyor, övgüler diziyor.



Devamı...

Pazar, Aralık 15, 2013

Çok canım sıkılıyor kuş vuralım istersen

       


   Ankara yine sert bir kışla karşı karşıyaydı. Tepeleri, korulukları, yolları, evleri karlar alıp götürmüştü, satamadan da getiriyordu. Ankara'nın kışını kim alır ki? Sanki gökten çığ düşmüş, karın altında kalmıştık. Haliyle her kışa dendiği gibi, bu kışa da yüz yılın ennn enn sert kışı dendi. Yaşlılara geçmişte gördükleri benzer kışları kıyaslayıp, hikayeleştirme fırsatı doğdu. O gece saat gece yarısına yaklaştığı halde hiç birimiz uyumamıştık. Az önce kış hikayecisi bir teyzeyi daha savuşturmuş olduğumuzdan yorulmuş, sere serpe yatıyorduk. Gürül gürül yanan sobanın alevleri tavanda ışık oyunları yapıyor, annem de sobanın gözüne babamın sabah evden giderken tembihlediği çöçeği yerleştiriyordu. Çöçek, çiğ köftenin pişirileni denebilecek bir yemek. Kuru soğan, yeşil biber, bulgur gibi malzemeler etli veya etsiz yoğuruluyor bir tepsiye yayılıp fırında kızartılıyor. Çocukken çok tatlı gelirdi de büyüdükçe annemin çocukluğumun kışlarında yaptığı, pekmez helvası, arabaşı ve çöçek gibi yemeklerin aslında insanın boğazına doluşan, içini kurutan, apartma yemekler olduğuna karar verdim. Annem duymasın. Bu sırada dışarıda bir kaç kez silah patladı ve hepimiz aklımızdan geçen bin türlü senaryoyla dışarı fırladık. Karanlık, boyumca karla kaplı, kömürlüğe ve tuvalete gitmek için yollar açtığımız bahçemizin ortasında babam ve bir kaç adam daire şeklinde toplanmış ortadaki bir şeye bakıyorlardı. Korkmuş ama mutluydular. Hatta babama abartılı bir teveccüh gösteriliyordu. Babam bizi görünce, eliyle sert bir içeri girin işareti yaptı. Annem, babamın bakışları da dahil bütün tepkilerine karşılık daima geri çekilir. Babamın bizi kendine yaklaştıran tek bir vücut hareketi yoktur. Bakışı, elleri, ayakları, öksürüğü hep gidin der, gidin.
  Annem ve diğerleri eve dönerken ben, yerdeki şeyin ne olduğunu merak ettiğim için bir kaç adımda aralarında bittim. Bembeyaz kar kana bulanmıştı ve kanların ortasında kocaman, tüylü bir köpek yatıyordu. Babam beni gördüğü halde ses etmedi. "Eti yinmez, postu para itmez atalım gitsin, başımız derde girer belediyeyle" dedi biri. "Niye eti yenmesin n'olur ki la" diyeni hemencecik susturdular. Öteki, hayvanın buralara kadar gelmekle salaklık ettiğini ama demek ki baya aç olduğunu ekledi. Kış o kadar çetindi ki kurtlar burnumuzun dibine inmişti. Kurtlar? Yerde yatan kurttu. Doğal olarak ilk defa kurt gördüğüm için daha da yaklaşıp köpekten farkını bulmaya çalıştım. Tek farkı yoğun, alacalı tüyleri ve biraz daha iri olmasıydı. Eğilip yüzünü görmek istedim. Ağzının ve gözlerinin hareketlerine bakılırsa hala can vermemişti. Az sonra da gözlerindeki kıpırdanmalar, ışıklar ve manalar kayboldu. Sonra da bedeni. Bacaklarından tutup sürükleyerek götürdüler. Nereye götürdüler bilmiyorum. Onu babam vurmuş.



                                                            bu ara flört dinliyorum
  
          Üzülmüştüm ama bu babamla ava gitmeme engel olamadı. Sonbaharda başlayıp kışın öldürücü soğuklarına kadar babam mahalleden bir kaç kafadarla ve abimlerle ava giderdi. Bazen sırtına bağladığı kocaman kanlı, kirli bir çuvalla gelir, çuvalı karın üstüne dökerdi. Yüzlerce, sığırcık, serçe, güvercin. Oturup sayardık, 15, 35, 57, 93. Sonra da birazını komşulara dağıtır, temizler, günler boyunca küçük küçük kuşlar yerdik. Çöçekten daha çok sevdiğimiz kesindi. Tavşan eti hariç. Türcü midemiz; ponçik, tontiş, hoppidik tavşanı yemeye katiyyen razı olmadı. Babam biz 3 kızına da avlanmayı öğretti. O kim bilir belkide eser miktarda avrupa görmüş biri olduğundan kızlarını o kadar sıkmak istemiyordu. Saçımı salıp, süslenip düğüne derneğe giderken görünce maşallah benim türkan şoray kızıma diye seviyordu. Ama özellikle amcam ve kahvedeki erkeklerin evde dururlarsa eve erkek alırlar, sokağa çıkartırsan peşlerine erkek takarlar, her halükarda bir erkeklik canları var gazına çabucacık gelip o mili gramlık avrupalı baba huyunu da kaybediyor bizi hemen, acilen baş göz edesi geliyordu. Ah o amcam ah. Alzaymır olduğun için üzülmeli miyim? Bence hayır. Tuhaf ki babam üç cümlede çabucak aleyhimize gaza gelen bir adam olmasına rağmen, avlanmaya götürmekten "kızlarını ayılar siker" bile deseler caymadı, caydıramadılar. Özellikle sonbahar aylarında, kırıkkale'den yozgat'a geniş bir kırsal alanda avlandırdı da avlandırdı. İstemeye istemeye, zorla cürümle. Sonbahar hem dağların en şahane meyvesi alıçın mevsimiydi, gitmişken ondan da topluyorduk. Hem de piknikçiler ve yaylacılar nihayet evlerine dönmüş olduğu için onları vurma riskimiz azalıyordu.

          Av tüfeği, ateşleyince mermisindeki saçma parçaları çok geniş alanlara saçılan, bu sayede aynı anda onlarca kuşu indiren bir silah olduğu için tehlikelidir. Çoluğun çocuğun eline tutuşturmak hatadır ama babamın hayatta en çok istediği şeylerden biri kızlarını avcı olarak görmek olduğundan bu konuda kimseyi dinlemedi. Annem arkamızdan kaç ağıt yaktı, her tarafımıza bizi koruması için muskalar iğneledi. İçlerinde öğrenmeyi en istemeyen bendim. Çünkü hala kurdun gözlerindeki ışığı unutmamıştım. Ne zaman babam tüfeği komutan tonlamasıyla gez-göz-arpacık diyerek gözüme yaslıyor, gezin öte yanından kurdun ne renk olduğunu hatırlayamadığım sulu, elveda der gibi bakan gözleri beliriyordu. Ama maalesef babamın istediğini yapmak zorundaydım. Başka bir seçeneğimiz olmadığına inanmaya alışmıştık. Acıma duygumu yok etmesi için çocukluğumda gözerle tuzak kurup öldürdüğüm kuşları düşündüm. Zaten onları başka bir aletle yine  öldürüyordum ki, şimdi öldürme aletim tüfek diye mi mızmızlanıyordum? Hem bu tüfeğin mermisini de evde kendim imal etmedim mi? Ne yaptığımı sanıyordum çöçek mi? İlk ateşlemenin insanı "sağır oldum işte, kendimi vurdum işte, birini vurdum işte" endişelerine sürükleyen etkisi geçtikten sonra ikinci atış daha kolay atlatılıyor. Sonra ise kendinizi bu bağımlılık yapan öldürme zevkinin kollarına atıyorsunuz. Sazlıkların içine ateş edip vurduğunuz hayvanları toplamak, saymak, büyüklüklerine bakmak garip bir zevk veriyor insana. Bilinçsizce kendinizle ve öteki avcılarla rekabet etmeye başlıyorsunuz. Buradan savaşlara dair bir ders çıkarmak gerekir mi emin değilim. Bence hiç üstünde durmadan uzaklaşsak daha iyi olur. Babam da uzaklaştı keza. Ne zamanki bizi de bu avlanma tutkusuna katıp sürüklemeye başladı vurduğu hayvanlar birer birer ziyaretine gelmeye başladılar. Geceleri, sıcak yatağında uyurken ve elbette silahsızken başına çöreklendiler. Nefesi genzine tıkanıp kendini evin koridorlarına atıyor, boğulmaktan kurtulmaya çalışırken bildiği tüm duaları okuyordu. Tövbe istiğfar çekiyordu sürekli. Bize uzun zaman bu durumu basit bir nefes sıkışması diye açıkladıysa da "av eti yemeyeli aylar oldu" sesleri yükselmeye başlayınca avlanmaya tövbe ettiğini söyledi. Gerisini annem detaylandırdı. Güvercinlerin, serçelerin ve sığırcıkların babamı önlerine katıp çığlıklar atarak kovaladıklarını. Tavşanların babamın kafasını bir havuç gibi katur kutur kemirdiğini. Babamı düz ovada avlayan keklikleri. Ben en çok kurdun babama nasıl bir sürpriz hazırladığını merak ettim. Ama anlattıklarını hatırlamıyorum.

Sıkı can iyidir, kuş vurmayalım istersen


not: blog yazmayı teşvik için bir kaç arkadaşım #blogfırtınası diye bir eylem başlatmış. çok güzel yazılar okudum sayesinde. bakın bence
Devamı...

Social Profiles

Twitter Facebook Google Plus LinkedIn Email Pinterest

sen kaç yiğidim, ben bunları oyalarım

Popular Posts

Kitaplarım

Facebook

Powered by Blogger.

Follow by Email

PROFİLİMİN AZCICIĞINI GÖRÜNTÜLE
AZ DAHA GÖRÜNTÜLE
SONRA BİRAZ DAHA

Kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığım zaman 16 yaşındaydım. Hayatımda ilk kez bir şeyi doğru anlamıştım. İnan bana seninle de ilgilenmiyorlar. Başına gelenler sana ceza ya da ödül olsun diye değil. Hepimiz öleceğiz ve cehenneme gideceğiz. İskender dünyayı aldı ve şimdi tek hatırlanan gay olduğu. Marie Curie laboratuarda çürüdü. Ne geliyor gözünün önüne frijit bir bakire, hayır aslında evliydi. Kimin umrunda ?
Demeye çalıştığım da bu zaten. Bırak ansiklopediler senden bahsetmesin, popüler olma, 2150 yılında Google’da adın çıkmasın, üst geçide ismini yazmasınlar. Ah ne gam!
Beş sene önce hayal ettiğin durumda mısın ? Ya da beş sene sonra hayallerin gerçek olur mu sence ? Önemsiz olduğunu kabullen, mızıldamayı bırak!

Clicky Web Analytics

online

Copyright © Siminya | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes - Published By Gooyaabi Templates | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com