Siminya

Kız Kısmısı

Cumartesi, Ocak 25

Gelinliğinizi de alın gidin!

   


    Hava günlük güneşlik. Hafif aralık pencereden baharı hatırlatan kokular süzülüyor. Annem odasından duvara tutunarak çıkarken hazırladığım kahvaltı sofrasına bakıp mutlu oluyor. Kahvaltıdan sonra camları da sileceğim, evi süpürür bahçeye geçerim deyince gözleri doluyor. Aslında bunlar küçük işler ama annem son bir yıldır küçük veya çok küçük hiç bir işi yapamaz halde. Annem yürüyemiyor. Ameliyat olmazsa bir yıla kalmaz tekerlekli sandalyeye mahkum olacak. Alabilirsek. Annem henüz 58 yaşında. Yaşıtları tatillerde, gezmelerde, sabah program seyirciliğinde hatta izdivaç programlarında fink atıp bir evi ve emekli maaşı olan eşler ararken o bir odadan öteki odaya zor geçiyor. Bunun sebebi ne? Annem neden altmışına gelmeden ihtiyar bir neneye dönüştü?

    Annem,  35 yaşında at arabası altında ezilerek ölmüş anneannemi, evin bahçe kapısında dedemin kucağında kanlar içinde gördüğünde 12 yaşındaymış. Simsiyah upuzun saçları yerleri süpürüyordu diye anlatır. Çektiği acıyı anlamamız için kendi saçımın beliklerinden birini kopardım diye tarif eder. Geride en büyüğü annem olmak üzere, biri erkek 10 çocuk bırakır anneannem. Cenazeden, baş sağolsunlar ve vah vahlar bitip ortalık ıssızlaştıktan epey sonra çocukların hepsi evin bir köşesinde ağlar durur.  Beşi anne özleminden ise beşi açlıktan. Beşi açlıktan ise beşi altını ıslatmaktan. Annem evin en büyüğü olmanın sorumluluğuyla, kalkar gözüne ilişen ilk çuvaldaki undan bir hamur yapar, sacın üstünde pişirir, kardeşlerini doyurur. Hayvan yemi olduğunu sonra anladık ama tadı güzeldi der. Dedem, kadının toprağı kurumadan evlenmek lazım düsturu gereği apar topar, üç çocuğum var yalanıyla bir kadınla evlenir. Kadın eve geldiğinde her biri bir yanda, boklar, çişler ve kusmuklar içinde çocukları görünce çıldırır. Üç küçük bebek dışında kalanları kovar. Büyük çocuklar köylülerin evine sığınır. Bir süreliğine.  

   Çok geçmemiş.  Annem kavak ağaçlarının altında yemlik otu topladığı bir gün, evinde kaldığı yaşlı kadın el etmiş. Koşa koşa gitmiş çocuk annem "Bıyıklı, neredeyse babam yaşında bir adam elimden tuttu, beni bir arabaya bindirdi. Çocuğum ya, gezmeye gidiyorum diye sevindim. Keşke kardeşlerim de gelseydi diye düşündüm" diye anlatırken öyle ağlar ki, tarifine imkan olamaz. Köyden çıkış o çıkıştır. Bir daha asla köyüne getirmez, kardeşlerini görmesine izin vermezler. Kardeşleri de bir bir kocalara verildiği için izlerini bulmak kolay değildir keza. Çok çook uzaklarda, adetleri, havası, suyu bambaşka bir köye getirirler annemi. Getiren bıyıklı adam benim babam. Annemden 18 yaş büyük babam. İlk karısının çocuğu olmadığı için ikinciyle evlenmesi lazım gelen adam. Çünkü hakkı. Çünkü tohumlarını, soyunu ve soyadını yaymak en asli görevi. Çünkü öyle işte.

    Annem henüz 12 yaşında. Regl bile olmamış. Gezmeye gittiğini sandığı köye kuma gittiğini anlaması bile aylar sürmüş. Koca koca adamlardan oluşan akrabalar, onların eşleri, çocukları, tepeden tırnağa süzen yüzlerce göz. Öyle korktum ki aklımı oynatacaktım diye anlatır. Sanki dünya ters dönmüştü. Sanki bir karabasan görüyordum da uyanmayı bekliyordum. Her şeyin adı başkaydı, kokusu başkaydı, göğün rengi bile başka gelmişti. Benim köyümde adı tencere olan kap bu köyde guşeneydi. Kevgire ilistir diyorlardı, halaya bibi, domatese kırmızı. Bir gün süt sağan kadınlardan biri annemden sitili getirmesini istemiş. Gösterdikleri yere girdim ve sitilin ne olduğunu düşündüm, sitil sitil sitil... Acaba bıçak mı? Yoksa süpürgeye mi deniyor sitil diye? Şansa kepçeyi aldım götürdüm. Ben sana çömçe mi dedim sitil dedim diye kafasında kırmış kepçeyi. Böylece kafasında kırılan şeyin adının çömçe olduğunu öğrenmiş annem. Bütün isimleri döverek öğretmişler ona. Bacaklarına, kafasına vura vura. Bir kaç kez kaçmayı denemiş. Köy yollarında yakalayıp sürükleyerek getirmiş, daha fazla dövmüşler. Hemen hepsi sırayla.

    Biri yazmış oraya "çocuk evliliklerinin hepsi kötü sonuçlanmıyor ki etrafımızda mutlu çiftler de var" diye. Mutlu çiftler... Nereden biliyorsun? "Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyeceksin" diye yetiştirilmiş kadınlar elalem ne der endişesiyle anlatmadığı için ve zaten kimse de sormadığı için öyle biliyor olmayasın? Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkmakla tehdit edilen, boşanmak isteyince de yol ortasında öldürülen kadınların korkusunu mutluluktan mı sayıyorsun? Değişik bir mutluluk anlayışın var. Kocasıyla yatmadığı gece sabaha kadar meleklerin lanet edeceği söylenerek tecavüze katlanmak zorunda bırakılan kadına gidip bizzat sordun mu mutlu olup olmadığını? Hiç konuştun mu bak samimiyetle soruyorum? Deyzeee eppek mi bişiriyon gıızz tadında değil. Dertleşmek, deşmek, eşelemek için oturdun mu dizinin dibine? Neye dayanıyor o mutluluk çıkarımın? Sizin bu "onca yıllık mutlu evlilik" yalanınız da, küçük kız çocuklarının rahminin üstüne kurulmuş "türk aile yapısı" yalanınızın bir parçası. Öyle sikik, öyle dandik ki rahmimizi sallasak gürül gürül yıkılacak.  Ondan değil mi eğitim sistemini kurcalayıp durmanız. Hangi tarafını yırtsak da kız çocuklarının kendini okumaya verip doğurmayı unutmasının önüne geçsek. O derme çatma düzeninizin tuz buz olma korkusundan değil mi lisede ve üniversitede evliliği cazip hale getirecek kampanyalar yapmanız? Elinizden kaçmasınlar aman diyim, daha çok kampanya daha çok. Sonuçta okullar evlilikle çok alakalı yerler.

    Annemin 12 yaşındayken, 30 yaşındaki bir adamın ikinci "eşi" olması, seks, iş ve çocuk için suistimal edilmesi, köleleştirilmesi ne kadar da bildik, klişe bir hikaye değil mi? Şu eski kadınların çileli yaşam öyküleri işte. O zamanlar hepsi öyleymiş.  Öyleyse o zamanlar yaşanmış ve muhataplarının canını yakmış bir köhne kültürü sanki çok matahmış gibi neden hala getirip getirip önümüze koyuyorsun? Kendi çocuklarının medeni durumunda nostalji yaşatmak istiyorsan buyur nikah dairesi orada.  Bir çocuğun, tecavüz şöleninizin süslü kostümü “gelinlik” giyme mutluluğundan daha çok büyümeye ihtiyacı olduğunu önce bir öğren sonra bakan ol, yazar ol, ne bok oluyorsan ol götü rahattam. Lafta değil harbi harbi ebesinin nikahına, ruhunun seceresine kadar bilmediğin, dizinin dibine oturup çözmediğin, çözsen bile kulağını şişirecek kadar sıklıkla duyduğun için savsakladığın o hayatlar hakkında empati yapmadan fazla ötme sevgili metropol sümsüğüm.  O senin uydurma bir masal dinler gibi dinleyip,  komik tortularına gevrek gevrek güldüğün yaşamların hepsi gerçekten yaşandı.  Sahibinin etinden löp löp parçalar kopararak, bacaklarına, sırtına,  rahmine, vajinasına  kanata kanata, yırta yırta izler bırakarak yaşandı ama bitmedi. Bitmez.  Her şeyden evvel mutluluk tanımını yeniden bir kolaçan et. Mutluluk tespitinin görüntüden yapılamayacağını, iyi giyimin, gülen yüzlerin hatta kibar sözlerin o kapalı kapılar ardındaki, kanlı, şiddetli,  görev icabı evliliklerin dışarı çıkmadan takılmış maskeleri ve çalışılmış rolleri de olabileceğini öğrenmelisin. İnsanların dışarıyı içerden daha fazla değer verdiğini, elalemin ağzına laf vermemeyi hayatlarındaki her şeyden daha çok önemsediklerini bu ülkede yaşayıp da hala bilmemene şaşarım sayın kutsal aile şakşakçım.

Annem yürüyemiyor. Bacaklarında, sırtında, karnında 12 yaşından beri biriken, silkeleyip atamadığı ağırlıklar  var. Günden güne her aklına geldikçe uç uca eklenip ayaklarına pranga olan yaşadıkları. Öyle ağırlaştılar ki yürütmüyorlar. Ve annem, dışarıya, adam gibi adamın sessiz ve namuslu karısı görünmek için son çırpınışlarını verirken, bir yerlerde bazı adamlar ve kadınlar, annemin kaderinin benzerini yeniden ve yeniden küçük kızlara yaşatmak için yazılar yazıyor, yasalar çıkarıyor, övgüler diziyor.




Pazar, Aralık 15

Çok canım sıkılıyor kuş vuralım istersen

       



   Ankara yine sert bir kışla karşı karşıyaydı. Tepeleri, korulukları, yolları, evleri karlar alıp götürmüştü, satamadan da getiriyordu. Ankara'nın kışını kim alır ki? Sanki gökten çığ düşmüş, karın altında kalmıştık. Haliyle her kışa dendiği gibi, bu kışa da yüz yılın ennn enn sert kışı dendi. Yaşlılara geçmişte gördükleri benzer kışları kıyaslayıp, hikayeleştirme fırsatı doğdu. O gece saat gece yarısına yaklaştığı halde hiç birimiz uyumamıştık. Az önce kış hikayecisi bir teyzeyi daha savuşturmuş olduğumuzdan yorulmuş, sere serpe yatıyorduk. Gürül gürül yanan sobanın alevleri tavanda ışık oyunları yapıyor, annem de sobanın gözüne babamın sabah evden giderken tembihlediği çöçeği yerleştiriyordu. Çöçek, çiğ köftenin pişirileni denebilecek bir yemek. Kuru soğan, yeşil biber, bulgur gibi malzemeler etli veya etsiz yoğuruluyor bir tepsiye yayılıp fırında kızartılıyor. Çocukken çok tatlı gelirdi de büyüdükçe annemin çocukluğumun kışlarında yaptığı, pekmez helvası, arabaşı ve çöçek gibi yemeklerin aslında insanın boğazına doluşan, içini kurutan, apartma yemekler olduğuna karar verdim. Annem duymasın. Bu sırada dışarıda bir kaç kez silah patladı ve hepimiz aklımızdan geçen bin türlü senaryoyla dışarı fırladık. Karanlık, boyumca karla kaplı, kömürlüğe ve tuvalete gitmek için yollar açtığımız bahçemizin ortasında babam ve bir kaç adam daire şeklinde toplanmış ortadaki bir şeye bakıyorlardı. Korkmuş ama mutluydular. Hatta babama abartılı bir teveccüh gösteriliyordu. Babam bizi görünce, eliyle sert bir içeri girin işareti yaptı. Annem, babamın bakışları da dahil bütün tepkilerine karşılık daima geri çekilir. Babamın bizi kendine yaklaştıran tek bir vücut hareketi yoktur. Bakışı, elleri, ayakları, öksürüğü hep gidin der, gidin.
  Annem ve diğerleri eve dönerken ben, yerdeki şeyin ne olduğunu merak ettiğim için bir kaç adımda aralarında bittim. Bembeyaz kar kana bulanmıştı ve kanların ortasında kocaman, tüylü bir köpek yatıyordu. Babam beni gördüğü halde ses etmedi. "Eti yinmez, postu para itmez atalım gitsin, başımız derde girer belediyeyle" dedi biri. "Niye eti yenmesin n'olur ki la" diyeni hemencecik susturdular. Öteki, hayvanın buralara kadar gelmekle salaklık ettiğini ama demek ki baya aç olduğunu ekledi. Kış o kadar çetindi ki kurtlar burnumuzun dibine inmişti. Kurtlar? Yerde yatan kurttu. Doğal olarak ilk defa kurt gördüğüm için daha da yaklaşıp köpekten farkını bulmaya çalıştım. Tek farkı yoğun, alacalı tüyleri ve biraz daha iri olmasıydı. Eğilip yüzünü görmek istedim. Ağzının ve gözlerinin hareketlerine bakılırsa hala can vermemişti. Az sonra da gözlerindeki kıpırdanmalar, ışıklar ve manalar kayboldu. Sonra da bedeni. Bacaklarından tutup sürükleyerek götürdüler. Nereye götürdüler bilmiyorum. Onu babam vurmuş.



                                                            bu ara flört dinliyorum
  
          Üzülmüştüm ama bu babamla ava gitmeme engel olamadı. Sonbaharda başlayıp kışın öldürücü soğuklarına kadar babam mahalleden bir kaç kafadarla ve abimlerle ava giderdi. Bazen sırtına bağladığı kocaman kanlı, kirli bir çuvalla gelir, çuvalı karın üstüne dökerdi. Yüzlerce, sığırcık, serçe, güvercin. Oturup sayardık, 15, 35, 57, 93. Sonra da birazını komşulara dağıtır, temizler, günler boyunca küçük küçük kuşlar yerdik. Çöçekten daha çok sevdiğimiz kesindi. Tavşan eti hariç. Türcü midemiz; ponçik, tontiş, hoppidik tavşanı yemeye katiyyen razı olmadı. Babam biz 3 kızına da avlanmayı öğretti. O kim bilir belkide eser miktarda avrupa görmüş biri olduğundan kızlarını o kadar sıkmak istemiyordu. Saçımı salıp, süslenip düğüne derneğe giderken görünce maşallah benim türkan şoray kızıma diye seviyordu. Ama özellikle amcam ve kahvedeki erkeklerin evde dururlarsa eve erkek alırlar, sokağa çıkartırsan peşlerine erkek takarlar, her halükarda bir erkeklik canları var gazına çabucacık gelip o mili gramlık avrupalı baba huyunu da kaybediyor bizi hemen, acilen baş göz edesi geliyordu. Ah o amcam ah. Alzaymır olduğun için üzülmeli miyim? Bence hayır. Tuhaf ki babam üç cümlede çabucak aleyhimize gaza gelen bir adam olmasına rağmen, avlanmaya götürmekten "kızlarını ayılar siker" bile deseler caymadı, caydıramadılar. Özellikle sonbahar aylarında, kırıkkale'den yozgat'a geniş bir kırsal alanda avlandırdı da avlandırdı. İstemeye istemeye, zorla cürümle. Sonbahar hem dağların en şahane meyvesi alıçın mevsimiydi, gitmişken ondan da topluyorduk. Hem de piknikçiler ve yaylacılar nihayet evlerine dönmüş olduğu için onları vurma riskimiz azalıyordu.

          Av tüfeği, ateşleyince mermisindeki saçma parçaları çok geniş alanlara saçılan, bu sayede aynı anda onlarca kuşu indiren bir silah olduğu için tehlikelidir. Çoluğun çocuğun eline tutuşturmak hatadır ama babamın hayatta en çok istediği şeylerden biri kızlarını avcı olarak görmek olduğundan bu konuda kimseyi dinlemedi. Annem arkamızdan kaç ağıt yaktı, her tarafımıza bizi koruması için muskalar iğneledi. İçlerinde öğrenmeyi en istemeyen bendim. Çünkü hala kurdun gözlerindeki ışığı unutmamıştım. Ne zaman babam tüfeği komutan tonlamasıyla gez-göz-arpacık diyerek gözüme yaslıyor, gezin öte yanından kurdun ne renk olduğunu hatırlayamadığım sulu, elveda der gibi bakan gözleri beliriyordu. Ama maalesef babamın istediğini yapmak zorundaydım. Başka bir seçeneğimiz olmadığına inanmaya alışmıştık. Acıma duygumu yok etmesi için çocukluğumda gözerle tuzak kurup öldürdüğüm kuşları düşündüm. Zaten onları başka bir aletle yine  öldürüyordum ki, şimdi öldürme aletim tüfek diye mi mızmızlanıyordum? Hem bu tüfeğin mermisini de evde kendim imal etmedim mi? Ne yaptığımı sanıyordum çöçek mi? İlk ateşlemenin insanı "sağır oldum işte, kendimi vurdum işte, birini vurdum işte" endişelerine sürükleyen etkisi geçtikten sonra ikinci atış daha kolay atlatılıyor. Sonra ise kendinizi bu bağımlılık yapan öldürme zevkinin kollarına atıyorsunuz. Sazlıkların içine ateş edip vurduğunuz hayvanları toplamak, saymak, büyüklüklerine bakmak garip bir zevk veriyor insana. Bilinçsizce kendinizle ve öteki avcılarla rekabet etmeye başlıyorsunuz. Buradan savaşlara dair bir ders çıkarmak gerekir mi emin değilim. Bence hiç üstünde durmadan uzaklaşsak daha iyi olur. Babam da uzaklaştı keza. Ne zamanki bizi de bu avlanma tutkusuna katıp sürüklemeye başladı vurduğu hayvanlar birer birer ziyaretine gelmeye başladılar. Geceleri, sıcak yatağında uyurken ve elbette silahsızken başına çöreklendiler. Nefesi genzine tıkanıp kendini evin koridorlarına atıyor, boğulmaktan kurtulmaya çalışırken bildiği tüm duaları okuyordu. Tövbe istiğfar çekiyordu sürekli. Bize uzun zaman bu durumu basit bir nefes sıkışması diye açıkladıysa da "av eti yemeyeli aylar oldu" sesleri yükselmeye başlayınca avlanmaya tövbe ettiğini söyledi. Gerisini annem detaylandırdı. Güvercinlerin, serçelerin ve sığırcıkların babamı önlerine katıp çığlıklar atarak kovaladıklarını. Tavşanların babamın kafasını bir havuç gibi katur kutur kemirdiğini. Babamı düz ovada avlayan keklikleri. Ben en çok kurdun babama nasıl bir sürpriz hazırladığını merak ettim. Ama anlattıklarını hatırlamıyorum.

Sıkı can iyidir, kuş vurmayalım istersen


not: blog yazmayı teşvik için bir kaç arkadaşım #blogfırtınası diye bir eylem başlatmış. çok güzel yazılar okudum sayesinde. bakın bence

Salı, Eylül 17

Ekmek

          

  Zenginliğini anlatmak görgüsüzlük, yoksulluğunu anlatmak ajitasyon yani deniyor ki sus! hakkında hiç bir şey bilmek istemiyoruz. Yek ya? Bana göre insan bulunduğu hali tüm gerçekliği ile anlatmak istediğinde anlatabilmeli. Elalemin memnuniyeti için kırılıp bükülmek samimiyetsizlik. Misal biz sokak köpekleri gibi yoksulluk çektik ama ben bunu anlattığımda meeh acındırıyo denebilir. Mümkün. Yalnız şu var ki yoksulluğu ben yaratmadım ve bütün o açlık zamanlarının zanlısı ben değilim. Her birimiz başka bir tarafa dağılmış düştüğümüz hayatı bitirmeye çalışıyoruz. Ama zengin ama fakir ama güzel ama çirkin. Anlatmaya gelince başkasının hayatını anlatacak değiliz, dizi çekmiyoruz burda. Hayır sinirlenmedim.

   O sene her seneden daha leşlikte fukaralığa düştüğümüzü sanıyorum. Annemin bir sedir üstünde oturup tespihle yüzbinlerce “her gününe şükür yareppiiim” çekmesinden, karnı guruldadıkça tespihe daha bir hırsla asılmasından belliydi. İnancına göre parça pinçik olsa da, acından geberse de daima büyük bir teslimiyet içinde şükretmesi icap ediyordu. En ufak bir şikayet kırıntısında - ki düşünsel olarak bile- rabbi onu bugününden de beter ederdi. Şükrün mükafatı büyüktü. Öte dünya her şeydi. En basit ihtiyaçları bile öte dünyaya ertelemenin bünyeyi çok zorlamasından olacak tespih taneleri miktarınca da göz yaşı döküyordu. Sabrın, bağlılığın, iradenin ve affetmenin temsilciği anneme verilmiş gibiydi. Sofraya her akşam ama her akşam istisnasız salçasız bulgur pilavı koyuyor, bulguru da genelde halam Makbule’den ödünç alıyordu. Konuya komşuya türlü "ödünç"ler borçlanmıştık. Allahtan ödünçten haciz gelmiyordu. Kaşıkla yemeyelim, zaten eser miktarda olan yemeği üçer kaşıkta yutmayalım diye de yer sinisine yaydığı kuru yufkaların üstüne döküyordu pilavı. Islanmış ekmeği pilavıyla yola yola yemek hiç de kötü sayılmaz bu arada. Haşin bir beslenme biçimi.  
 Gündüz okuldan gelip “anneaa ebbeek” diye 5 ağızdan çınladığımızda ekmeğin arasına margarin sürüp üstüne küp şeker serpiyordu.  Bir köşeye birikip tıpkı at sürüsü gibi katur kutur sesler çıkararak küp şekerli dürümleri götürüyorduk. Hiç konuşmazdık yerken. Bu da fena bir menü değildi. Sabah kahvaltısında da bu ekmeklerin kırıntısını yağda kavuruyor ( namı diğer omaç) üstüne günde bir yumurta vererek anneme daha çok, çok şükür yareppim çektiren tek tavuğu sarıfışkı'nın yumurtasını kırıyordu. Ona fışkı demesinin sebebi komşu kümeslere, çatılara, alakalı alakasız her yere yumurta bırakıp bir kere bile annemin hazırladığı yere bırakmamasındandı. Arsız, isyankar sürtüğün tekiydi. Kadının, bahar ayından beri zor bela yetiştirdiği diğer tüm tavuklarına kıran girmiş, ölmüşlerdi. Belki içlerinden sarıfışkı'nın tersine oturmasını kalkmasını bilen hanım hanımcık tavuklar çıkacaktı. Kısmet olmadı. Velhasıl işimiz gücümüz ekmek yemekti.  Ölümüne ekmek,  çıldırasıya ekmek, tokmalayasıya ekmek. 

Annemin demesine göre aslında zengindik biz. Paralarımız hep bankada duruyordu. Dükkanlarımız falan vardı. Hatta Mersin diye bir yerde yazlığımız bile vardı. Sonra adını hatırlamadığım başka bir yerde daha. Çok acayip zengindik. Okula gittiğimde herkese semtin en ama eeen zengini olduğumuzu söylüyordum. Buna inancım tamdı.  Böyle söyleyince benden korkuyorlar ve arkadaş oluyorlardı. Zenginliğin hükmedici, ateş böceklerini toplayan sokak lambası gibi çekici bir etkisi var. Fakirliğin ise tiksindirici, çil yavrusu gibi dağıtıcı.

  Mahallede neredeyse herkesin yoksul olması, yoksul olduğumuzu fark etmemizi engelliyordu. En iyi durumda olanın en fazla Şahin arabası ve bulaşık makinası vardı işte. İyi durumdakilerin evlerine makinalarını seyretmeye giderdik  ( MAKİNA SEYRETMEYE GİTMEK) Bulaşık makinası çok acayipti. Tabakları içinde çalkalayıp durduğu halde neden şıngırtı gelmediğini, kırmadan nasıl geri verdiğini yoğun beyin fırtınalarına, çeşitli iştişarelere rağmen çözemedik. Görmemişler demesin, şımarmasın diye ev sahibine de soramadık,  içimize oturdu. Çamaşır makinası daha beterdi. Sıkarken çıkardığı sese bakılırsa her an patlayıp binayı yerle bir edebilirdi. Bu şeyi eve sokanın şuncacık aklı yok. Zaten temiz de yıkamıyor, yıkarız elimizde misler gibi.  Benzer nedenden düdüklü tencereye de alışmak hiç kolay olmadı. Bu tencerede yemek pişerken eve girmek her babayiğidin harcı değil. Girip düdüğünü indirebilen o yürekli çocuklara selam olsun. Bunların dışında yoksulluğumuzu yüzümüze vuran,  bak onlarda şu var bizde yok diyebileceğimiz fazla örnek olmadı. Her ev de hemen hemen aynı kokan yemekler pişiyor, aynı pazarın atleti, aynı mefruşatçının çarşafı iplere geriliyordu. Kapıların önünde yığılı ayakkabıların hepsi aynı dükkanın rafından inmişti. Terliklerse hurdacı Abidin’in hurda karşılığı bin bir nazla abla valla kurtarmazlarla verdiği, tokaları sudan paslanmış tokya terliklerdi. Genelde bütün hurdalarımızı bir kırmızı hamam tası anca kurtarıyordu.  Gayri safi milli hasılanın açıkladığı 4 kişilik mutfak masrafını borsayla ilgili bir şey sanan insanlardan söz ediyorum. Rakam yükseldikçe memleket iyiye gidiye aman dolar yükselmesinde.. diyen insanlar. Gayri Safi adlı herif o 4 kişinin kim olduğunu hiç açıklamadı yalnız. 

     Fakirlik güzellenecek kadar matah bir şey değil anladık. Bienal'da sergilenen bir çalışma olmadığı müddetçe hiç kimse ortasında damdan damlayan suların biriktiği leğen olan evi dekoratif bulmaz. Ama durumumuzu kabullenmemiz hepimizin iyiliği için. Aksi takdirde geceleri beyaz türkleri yemeye çıkan, plazalarda kravatlı avlayan yamyamlara dönüşürdük. Çok kabullenebildiğimiz de söylenemez. Borçla harçla alamancı akrabalarının gönderdiği üstle başla orta sınıfların arasına karıştık, zenginleri koklamak hiç olmazsa uzaktan nasıl yaşadıklarını seyretmek istedik. Çok aşırı fakirler müstesna. Çünkü onlar seyretme yerlerine bile gidemeyecek kadar fakirdi. Aşırı fakir bir kız vardı ismi Hatice. Hem albino hem de aşırı fakir  olduğu için kimse onunla oynamıyordu.  Temizlik parası toplanacağı vakit öğretmen onu “Hatice sen getirmiyorsun” diye teğet geçiyor bu sayede diğer çocukların onu mimlemesini sağlıyordu.  Hatice getirmiyordu. Getirmedikçe damgalanıyor, ayrıştırılıyor, işaretleniyordu. Bu benim için de bir işaretti. Ne olursa olsun o para gelmeliydi! Gerekirse tarlaya tapana gidilecek, humar oynanacak, çalınacak çırpılacak getirilecek. Hiç kimse evde ekmek arası küp şeker, ekmek üstü pilav yediğimizi öğrenmemeli. Tek bir kişi bile okul çantamın kırk çocuğun sırtından geçip bana ulaştığını, yamalarla ayakta durduğunu, yırtıklarında tarih öncesine ait böcek fosilleri bulduğumu, odunumuz olmadığı için saman ve tezek yaktığımızı, annemin açlıktan tespih çektiğini daha bir çok küçük sırrımızı bilmemeliydi. Bir çocuk için erken sayılabilecek yaşta bir hayli onur meselesi yapmıştım. Servet sahibiydim. Hayatta bir insanın başına gelebilecek en utanç verici olay temizlik parası getirememek.  Hatice’nin safına geçmek, öğretmenin bana dönüp “sen getirme” cümlesini kurması.. Bunlar altından kalkılacak, yenilip yutulacak çileler değil.

       Bir sabah korktuğum oldu. Akşam  anneme babamdan 10 lira alması için defalarca tembihlediğim halde, annem parayı alamamıştı. Çünkü babam eve gelmemişti. Kim bilir hangi kadının koynunda sabahlamış, hangi duvar dibinde sızıp kalmıştı göbel. Acaba gelse verecek miydi? Yoksa bir 10 lira için sıra dayağı mı yiyecektik bunlar hep gizem olarak kaldı. İyi ki. Yıkılmayı kapı eşiğine çömerek tıpkı annem gibi sessizce yaşamak istediysem de kudurmayı durduramadım. Babama çekmişim. Hem yıkıldım hem kudurdum. Yerlerde tepiniyor, elime geçirdiğimi sağa sola atıyor, üstümü başımı yırtmaya çalışıyordum. İşte aşırı küp şeker yemenin sonuçları. Annem ne yapacağını bilemeden öylece duruyordu. Ağlamış gibiydi. Belki de az önce soğan doğramıştır nebliyim (soğanımız boldu, her gününe şükür yareppiim ) Buğulu gözlere bazen fazla anlam yüklüyoruz.  “Okula gitmeyeceğim artık. Temizlik parası veremedikten sonra ne anlamı var okumanın” dedim.  Annem bunu duymadı. Çünkü hemen az önce “git anam git her şeyden yıldım” demiş çekmiş gitmişti. Annem ilk defa bir şeyden yılmıştı??? Sabır? Şükür? Meeeh! O gidince kendime baktım. Güzel dağıtmıştım ama. Öfkeden kafamdaki martı kurdeleyi yemişim. Çorabımın teki de ortada yoktu. Sonra onu 3 sokak aşağıda buldum.
Annem bir saat sonra geldi. Annem, parayı parmaklarının arasında kendine has bir şekilde tutar. Öyle bir tutuştur ki elinde kaç para olduğunu parmağının boğumundan anlarsın. Tam tamına 10 lira tutuyordu. “Al şunu al da okuluna git, karaltın kaybolsun giit!” diye bacaklarımın arasına hışımla fırlattı. Onurumu şerefimi kurtaran, beni götürmeyenlerden eylemeyen bu iyiliğini hiç unutmadım. Ertesi günden sonra uzun süre omaçı yumurtasız yedik ama olsun. Paçayı kurtarmıştım ya. Teşekkürler sarıfışkı. Işıklar içinde uyu   


                                                               (bu yazının bi ana fikri yok, öylemesine)


yazılarımdan kimisi öteki beriki şo şu