Bir takım şeyler öyle oldu

Read More

Canım çok sıkılıyor kuş vuralım istersen

Bir kış hikayesi
Read More

Yoksun ama Varsın

Varoluş sorgusu
Read More

Kız Kabusu İlk Gece Yakında Sinemalarda

Gelin mi oluyoruz gömülüyor muyuz belli değil
Read More

Düşlerimizi kim aldı?

Her şeyin en iyisi susmak. Hikayelerini kendinden başka kimseye anlatmamak. En iyisi
Read More

Görüşürüz

Seni ankara'ya benzetmekte zerre edebiyat kaygım yok
Read More

Memeler

ilk tanışma
Read More

Tecavüz Kimin Suçu

Tecavüzü lanetleyen kaçımız gerçekten lanetliyor?

Perşembe, Temmuz 17, 2014

Benim delilerim


   Psikolojik durumların hangisinin gerçekten hastalık hangisinin biraz kendinle kalmak, susmak ve sıkılmak olduğunu çok da bildiğim söylenemez. Bütün ruhsal hastalıklara cinler sebep olur diye bir inanca sahip olduğumuzdan tuhaf hallerimizi şehirlilerin psikolojik hastalıktan karizma yapmasının tersine saklamayı yeğledik. Eğer psikoloğa gidersen –ki öyle bir şey hiç olmadı- köyün delilerinden biri olduğunu ilan etmiş olursun. Can veya Duran gibi, çocukların alay ettiği, büyüklerin yaşın ne olursa olsun sana “sen” diye hitap ettiği, acıyıp ekmek verdiği delilerden sayılırsın. Saygı duyulmayan, öldüklerinde cennete de cehenneme de alınmayıp Araf’ta bırakılacaklarına inanılan delilerden.

Can mahallemizin tanınmış delilerindendi. Baya ünlü deli. Delilerin neden delirdiği veya niye alışılmış şekilde davranmadıkları ile ilgili ortak üç hikayeleri vardır. Bilirsiniz. Menenjit geçirmiş, döverken kafasına çok vurulmuş (döv ama kafaya vurma) ve en mantıklısı cin çarpmış! Anlam verilemeyen her doğaüstü olayı cinlere mal ederek kendimizi araştırma gibi, mantık gibi saçma işler için hiç yormamışız. Cinlere saygı duymuş, korkmuş ve hastalıkların sebebi olarak görüp kendi şifa sektörünü yaratmışız. Soğan kokulu üç beş hoh için kaç para istendiğinden haberin var mı senin?  Delilerin tek suçlusu cinler değildi elbette, o sadece sonuç. Çocukları cinlerle muhatap eden esas suçlular, ruhani kuralları layıkıyla bilmeyen ana babalardı. Banyoda avret yerini örtmeden kıbleye dönüp banyo yapanından, tuvalette türkü söyleyenine (içinde allah geçen bir türküyse o saniye yamulur) daha önce bahsettiğim gibi eşikte oturanından, küllüğe basanına bu kişiler kurallara itaat etmeyen cenabet ve aptal kimselerdi. Ya bunları bilecek ya da kendinin ve çocuklarının deliliğine razı olacaktın. Cinleri hiç görmediğimiz halde onlar bizim her gün ama her gün hayatımızdaydılar ve birçok hareketimizi engelliyorlardı. Onlar yüzünden geceleri tüm aynaların üstüne örtüler örtüldüğü için aynalara bakamıyor, sokağa her çıkışımızda bir küllüğe denk geleceğiz diye telaşa kapılıyorduk. Kışın pencerelerin perdelerini aralasak beyaz karların içinde simsiyah oturan cin canavarı conguluzla karşılaşacaktık. O yüzden zemherirle birlikte asla perdeleri aralamadık. Buna azami dikkat ettik. Geceleri içi puslu sırlarla örülen dışardaki tuvaletlere çıkmamak uğruna tenekelere işedik, donumuza sıçtık. Fısıltıyla konuşup, bismillahsız bit bile patlatmadık. Şerefsiz cinler bu kadar kurallara uymamıza rağmen gene de bir yolunu bulup evlerimize geliyor, güzel gelinlerin koynuna girip hamile bırakıyor, berikinin de aklını çalıp kaçıyorlardı. Cinlerin istila ettiği bir şehirde esir gibi yaşadık resmen.

İşte bizim meşhur Can için de benzer bir çarpılma hikayesi anlatılmıştı. Babası ile annesi cinsel ilişkiden sonra gusl abdesti almadan uyumuşlar güya. Zaten babası da çorabını giymeye soldan başlarmış. Anası da öyle pek taharet nedir bilmez bokunu götünde kuruturmuş. Böyle böyle olacaktan kaçamamışlar ve Can cinni olarak doğmuş. Can aşırı kilolu, çiçekli kocaman pijama ve her yeri yırtık kirli baba atleti giymiş yaşı belirsiz bir kadındı. Ağzından sürekli salya akıyordu. Mahallenin diğer delilerinden en deliydi. Evinden her çıkışında arkasına bir ordu çocuk takılır, pijamasının lastiğini tutup çekerek içine taş doldururduk. Dönüp bizi kovalaması için yapıyorduk bunu. Önce eğağağa öğöğö diye bağırıp bizi kovalardı ama donundaki taşlar paçalarından dökülmeyip biriktikçe hareket edemez, kovalamayı bırakırdı. Ona kötü davrandığımızı değil birlikte oynadığımızı düşünüyorduk. Can’ın bize reaksiyon verdiği tek oyun buydu. Öteki türlü yol kenarlarında kambur şekilde, ağzından oluk oluk sıvılar akıtarak yürümek ve yürümek dışında hiçbir şey yapmazdı. Bazen annesi olduğunu düşündüğüm bir kadın gavurun tohumları diye bizi kovalıyor, Can’ı alıp aynı Can gibi kirli, şişman ve kambur olan virane evlerine kilitliyordu. Can naylonla kaplı pencerenin önünde durup dışarı bakmayı deniyor, öfkesinden sağa sola sallanarak bağırıp ağlıyordu. Yine de bizden nefret etmedi. Bence etti de söyleyemedi.

Öteki deli, Emrullah’tı. Kim olduğu, nereden gelip nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrimiz olmadı. Uzun boylu, kumral ve yakışıklı sayılabilecek Emrullah hakkında tek bildiğimiz şey kağıt yırtmayı sevmesiydi. Daha bir gün olsun kolunun altına teptiği gazete, çimento veya kese kağıdı olmaksızın dolaştığı görülmedi. Kolunun altından alıp yırtıyor, sağa sola serpeliyordu. Kağıdı biter bitmez 30 larındaki bu adam böğüre böğüre ağladığı için mahalle halkı onu hiç kağıtsız bırakmadı. Onu, düğünlerde eline renkli elişi kağıtları vererek seyyar konfeti cihazı olarak kullananlar oldu. Para da veriyorlardı ama parayı da yırtıp savuruyordu. Mahallemiz, sayesinde uçuşan kağıt yırtıklarıyla panayır yeri gibiydi.

Bir de Duran vardı. Sonradan bir gazetede gördüğüm down sendromlularla Duran’ın birebir aynı olduklarını fark edecektim ama o an için tek teşhis pek tabii ki cin çarpmasıydı. Hatta tipik mongol özellikleri taşıyanlara en hakiki cin çocuğu gözüyle bakılıp saygıda kusur edilmiyordu. Babası küllükten çıkar gelir neme lazım. Duran’ı sevmiyordum çünkü yaygın bir inanışa göre Ankara'nın diğer tüm erkekleri gibi o da ablama aşıktı. Köyün delisinin bile ablama aşık olduğu bir yerde nasıl isyan etmem sorarım? Duran’ın konuşması ne kadar bozuk olsa da dediklerini anlayan birkaç kişi vardı. Biri, Duran’ı kuru ekmeğine yanında köpek gibi çalıştıran amcam, biri en yakın kankisi Kağıtçı Emrullah, diğeri de ablamdı. Duran ablama dönüp haghlhamegogoluhohöhöbö dediğinde ablam “Sen Ankara’nın en güzel kızısın” dedi, diye tercüme ediyordu.

Aşk söylentisi de resmen uydurmaydı ya. Nasıl başladığını gözlerimle gördüm, görmesem uydurma demem. Bir düğünde ablam Zehra ortaya düşmüş kolbastı benzeri bir oyun sergiliyordu. Çekmez olaydı kime çektiyse özgüveni baya bir yüksektir bu kızın. Duran ve Emrullah dar sokaktan düğünün yapıldığı meydana doğru yürüyor bir yandan da birbirlerine ablamı işaret ediyorlardı. Emrullah elinde biriktirdiği renkli kağıtları ablamın kafasından aşağıya serpti, Duran Emrullah’a çok sert bir bakış atıp ablamı göstererek iki elini kendi memelerinin üstüne kafes yaptı, sonra yine ablamı gösterdi. Bu etraftan seyredenler için “Duran Zehra’ya aşık oldu :)))” diye yorumlandı. Bana göre “memeleri sarkmış” demişti ama kimse benim gibi kıskanç kardeşlerin fikirlerini önemsemezdi. İşte aşkları böyle başladı. Ondan sonra Duran yoldan geçse ablam “ay bu da bana musallat oldu offf bıktım” yaptı. Duran hölölö dese aşkından ölüyor, ağağağ dese evlenmek istiyor dendi. Ablam delilerin bile aşık olduğu kız ünvanını da alarak yardırdı gitti. Ben de bari napiim Emrullah’da beni sevsin diye ona devamlı kağıt verdim. Bir verdim iki verdim derken bir gün verdiğim kağıdı az bulup beni kankisi Duran’la birlikte 2 kilometre kovaladılar. Duran’a çok kırıldım. İnsan baldızına tükürür mü? Neyse ki Can’ı annesi eve kilitlemişti.

Devamı...

Çarşamba, Temmuz 02, 2014

Genç sunniler rahatsız


 Eczanede çalışan ve beyaz önlüğü sayesinde doktor zannedilip saygın bir ilgi gören abimle köyleri dolaşıp bazı yatalak hastalara ilaçlarını ulaştıracaktık. Bunu bana teklif ettiğinde kendisiyle aynı arabada yolculuk etmek her ne kadar beni huzursuz etse de kabul ettim. Çünkü çocukluğumdan beri köyleri gezme fikriyle gelen kimseye hayır diyemedim. Tarla kenarlarında ayağa kalkıp araba seyreden tarla fareleri, sesinin nereden geldiği asla bulunamayan cırcır böcekleri ve hafif bir esintide bile ürküp sürüyle havalanan naif güvercinler. İllaki çeşme başı molası ve kısmetse yol kenarı satıcıları. Kim sevmez! İlkin kanser hastası bir adamın ilacını götürmeye karar verdik. Köyü baya bir uzaktaydı. Abim benzinsiz dağ başında kalmaktan endişelenip kestirme bir yol bulurum umuduyla bildiği yoldan toprak bir yola saptı. Yolda bana sanki biliyormuş gibi köylerin tarihçelerini falan anlattı. Tarihçe dediğim de bura eskiden anavatan partisinindi, şuranın muhtarı gavatdı vs. Bir çeşme başında durduk. Bir kaç kavun satın aldık. Abim cd çalara bir cd taktı. Kimin olduğunu bilmeme gerek olmayan cd de bayrağa, güllere, hilale, yiğitlere ve bacılara tepeden tırnağa kırmızı olduğunu hissettiğim şiirler okunuyordu. Yiğitlerin harman olduğu bir yerlerden söz ediliyor, kınalı elli namuslu bacılar koklanmaya bile kıyılamıyordu. Bir şeyler dinleyecekse eğer ruhu şahlanmalı ve gözleri dolmalıydı.   
    
Marşların, şiirlerin coşkusuyla bayraklanmış gidiyorken abim arabayı aniden durdurdu. Toprak yoldan arabanın boyunca bir toz bulutu kalktı. Ona doğru baktım, sinirlendiğinde ve duygulandığında yada hep olduğu gibi gözleri kan çanağıydı “Ne oldu abi kaza mı yaptık, bir şeye mi çarptık ne oldu?” dedim. Direksiyona daha sıkı sarılmış öne bakarak “Şerefsizleeeer!”dedi. Baktığı yöne baktım bir köy var ama şerefsizler görünürde yok.  
“Hani neredeler?” dedim.
Sorularımı cevaplamak gibi bir derdi yoktu “Esselamül vel kebare velemyükül el bereka” diyordu fısıltıyla.
“İnnataynaaa abi tabii” Eve dönünce anneme abimi mutlaka okuyup üfürmesini söylemeliydim. Sanırım cin arkadaşlar edinmişti kendine. Bir süre sustuk ve baktık. Ben orada ağaçların veya kerpiç damların arasında şu şerefsizleri arayıp dururken abim derin bir nefesle “Geri dönüyoruz” dedi. 
Nihayet benimle iletişim kurmuştu “Niye? İlaçlar?” Bana döndü ve söyleyeceği şeye karşı aaa söylesene yaa kesinlikle haklısın dememi bekler gibi
 “Baksana bacım burası alevi köyü” dedi. Buyur, yine başladık! Yıllardır birlikte yaşadığı halde varlıklarını bir türlü hazmedemediği bu nedenle öfkeden kudurduğu alevilere rastlamıştı gene. Cevabını bile bile“Eeee?” dedim. Öfkeyle dönüp tıpkı az önce dinlediğimiz kırmızı marşlara benzeyen kırmızı gözleriyle yüzümü yaktı“ee ne lan?!! Irzını siktiğim ee ne? Bu şerefsizlerin içinden geçemeyiz, benim peygamberimi kabul etmeyenlerin köyünden geçmem ben!!”

Abimin fevri hareketlerinden korkarım. Sinirden uğuldayan kulakları kendisine söylenilenleri duyamaz hale geldiğinden daha da sinirleneceği için susmak hepimizin iyiliği içindir. Elinden bi kaza maza çıkar allah etmeye, hiç yoktan kendimizi ona öldürtmüş oluruz. Kader olarak. Olur ya insanız ya hani belki küçücük ufacık bir fikrimiz varsa dozunu ayarlayarak tartıştığımız da olur –tabii dozu ayarlayan ben olduğum sürece- ama gözlerinden kan püskürmesine sebep olan kürt, yahudi, ermeni ve alevi mevzuları söz konusu olunca dikkatli olmamız gerektiğini biliriz.  En son Schindler'in listesi filmini çekmecemde bulduğunda günlerce filmden dolayı oluşacak olası Yahudi hayranlığımı bertaraf etmek için Yahudilerin insanoğluna neler yaşattığını, son derece öfkeli bir perdeden anlatıp, canlandırmıştı. Ama çok geçti, ben filmi izler izlemez Yahudi olmuş, cumartesi günleri Musevi arkadaşlarımla sinagog ayinlerine katılmaya başlamıştım… Göz dağları ve imalarla dolu o ikna odası günlerinden bu yana kelimelerimi dikkatli seçiyor, damarına basmamaya çabalıyordum. Bu kadar özen göstermem onu daha da şüphelendiriyordu, bütün bunları kanlı gözlerinin hareketlerinde görebiliyordum. Ona göre ben vatan hainliği yolunda at başı ilerliyordum, beslendiğim çok gizli kaynaklar olmalıydı. Bana bu akılları veren birileri, bazı adamlar… Dinimizi beğenmiyordum ve bunun müsebbibi öncelikle ayyaş babamdı. Sonra şu diğerleri. 
 Ona, sesimi en anaç tona getirerek alevi köyünden geçmekten bir zarar gelmeyeceğini, korkanın biz değil onlar olması gerektiğini, köyün içinden geçersek peygamberimizi kabul edeceklerini, çok sevap kazanacağımızı söyledim. Bir çeşit tebliğ. Tebliğ fikri aklını çeldi.  Bunda çok sevaplar vardı, biliyordu.  Cesaretini topladı ve arabayı köyün içine sürdü. Heyecanlıydık. 

Alevi köyünde insanların giyim tarzlarında ufak tefek farklılıklar ve cami olmaması dışında çevre köylerden hiç fark yoktu. Koyunlar yine zeytin gibi sıçmış, bildik horoz dama çıkmış tanıdık tavuklara bağırıyordu. Çeşmenin suyu her zamanki gibi homojendi. Taşlar bildiğimiz taş, kavaklar bildiğimiz kavaktı. Bir teyze dam dibine çömmüş patik örüyordu ve yemin ederim ki aynı modelden annem de örmüştü. Çeyizimde gördüydüm.  Bu aynılıkları abime yumuşacık sevimli sözlerle anlatmak için - ve belki içinde ufak bir mantık kırıntısı uyandırırım umuduyla- hazırlanıp döndüğümde abimin terden sırılsıklam olduğunu, hırsından ağladığını fark ettim. Dişinin gıcırtıları köye girince sesini daha da açtığımız oto teybinden gelen marşlara karıştı. Sanki yolumuzu şaşırıp savaşta olduğumuz bir ülkenin topraklarına düşmüş düşmanlar gibiydik. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu ama neden korktuğumu hiç bilmiyordum. Arabanın içini ağır mı ağır bir gerginlik kapladı. Nefret ediyordu. Kin duyuyordu. Nefreti,  insanı yaşama karşı dayanıklı yapma özelliğinden dolayı sevmeme karşın, elindeki nefretle akıl almaz işler çıkaran abim gibilerin korkak olmalarını tercih ederim. Bilmiyordu ama. Bu nefret ettiği insanlardan ne zaman ve ne amaçla nefret etmeye başladığını kendi de bilmiyordu. Sadece ona küçüklüğünden beri köylerinde camii olmadığı ve muhammed yerine ali'yi peygamber kabul ettikleri için onlardan nefret etmesi gerektiği öğretilmişti. Gusül abdesti almıyor ve bu nedenle arştan duyulacak kadar kötü kokuyorlardı. Melekler bile lanet ediyordu onlara. Şu cem evi ve mum söndü olayı ise tamamen gizemini korumaktaydı. Orada kim bilir neler neler yapılıyordu. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz demişti atalarımız. Bütün bunlara müslüman bir ülkede izin verdikleri için öte tarafta cezalandırılacaklardı. Bundan korkuyorlardı işte en çok. Neden onları yola getirmediniz? Neden tebliğ etmediniz? Ve kabul etmediklerinde neden cihat etmediniz? Soruları sorulduğunda verecek cevapları olmayışından.



 İçi alev alev yanan, kaportasından ter akan arabanın ani manevrasıyla irkildim. Geldiğimiz yöne doğru gerisin geri dönerek gaza bastı ve neredeyse bir saat sürmüş gibi hissettiğim o yolu 15 saniyede alıp köyden çıktı. Alevilere karşı nefretinin bu büyüklükte olabileceğini, yıllardır konuşulan onca şeye rağmen tahmin etmemiştim. İlk kez aha bu gözlerimle bir nefretin bir bedende nasıl göründüğünü seyrettim. Bir insanı bu tanımlanamaz hale nasıl bir güç getirebilir? Yolda kendisine bir soru soracak cesareti bulamadım. Bedeni dokunsan havaya uçacak bir intihar bombası. Hak bile versen biriken enerjisini senin üstünde atmasına bahane olacaksın. Sustum. Tek bir soru sormadan koltuğa gömüldüm. Bazı şeylerin cevabı yoktur çünkü sorulabilecek bir sorusu da yoktur. Mantıksızlığın daniskasıdır. Düşüncelerimin onun dünyasında bir karşılığı yok. İstediğin bilgiye sahip ol, dilediğin konuşma şeklini dene. Onu ikna etmenin olanağı olamazdı.


Daha uzun yollardan birkaç tarla biçerek kanserli hastanın köyüne gittik. Abim, hasta amcanın iğnelerini yaparken az önce alevi köyünde gözünden kanlı yaşlar boşalan, direksiyon başında nefret krizi geçiren adamdan çok uzak, sevecen, nazik bir doktor bey oluvermişti. İnsanlık öldü mü amca diyordu sık sık




Devamı...

Perşembe, Haziran 26, 2014

Biz de babamızı sevmedik



Babamız bizi sevmedi
Çirkiniz! çirkiniz!
Öyle birşey koptu ki içimizde
Bütün kötü kadınlar bizden sorulur
Kaçmayı biliriz biz en iyi
Ey cesur! ey sevgili! sıkıysa bak gözlerime
Taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
Çocukluk acıları pazılarımdır benim
Ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin



   Ablam ve ben büyüyüp de aynı yatağa sığmayınca aynı odada iki ayrı divanda yatmaya başlamıştık. Ne zaman uyumak için yataklarımıza girelim kapı açılır babam gelirdi. Her gece değil ama sık sık. Doğruca ablamın yatağına yönelir güzel sayılabilecek iltifatlar ederek yanına uzanırdı. Ablam henüz uyumamışsa sohbet ederlerdi. Ortada bir ayrım olduğunu fark edene kadar sohbete ben de katılıyordum. Babam çoğunlukla Tire adında yeşillikler içinde cennet gibi bir şehre taşınmaktan bahsediyordu. Yıllar önce gitmiş ve o gün kafaya koymuş. Bir gün evi tam şuraya, şu incir bahçesine yapacağım demiş. Öyle güzel, ondan normal şartlarda duymadığımız kelimelerle anlatırdı ki Tire’yi, günler geceler boyu üstüne hayaller kurmama neden olurdu. Rengarenk kuşlar, ağaç evler, şelaleler ve bahçeler vardı. İnsanlar çiçekli sarmaşıklarla sarılmış pencerelerden birbirleriyle muhabbet ediyorlardı. Patika yollardan bisikletlerimizle denize ulaşıyorduk. Giderken de ağaçlardan muz topluyorduk. Orada olsun yada olmasın istediğim hayali bir nesneyi oracığa bir yerlere kolaylıkla yerleştiriyor, ancak cennet tasvirlerinden rastlanacak bir dünya kuruyordum. Resmini de yapmıştım. Dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi. Belki birincisi. Ulaşmanın aylar sürdüğü, limanlarına korsan gemilerinin dayandığı Mersin diye de bir ülke vardı. O da birinciydi. Onu da babam anlatmıştı. Babamın yanında silah taşımasının sebebi her gidişinde bu kahrolası korsanlarla savaşmak zorunda olmasındandı. Ben korsanları tutuyordum. Şu elinde paslı bir kama tutan burnu halkalı korsanı.

  Ne zamanki babamın benim yanıma uzanıp uzak şehirlerden ve ülkelerden asla bahsetmemiş olduğunu fark ettim, şüphelendim. Ters giden bir şeyler vardı. Uzaklardan sadece ona bahsettiğine, odaya daha girmeden dahi onun yatağına yöneleceğini ikimizin de bilmesine bakılırsa galiba babam sadece ablamı seviyordu. Bir babanın kızlarının yatağına uzanması normal miydi? Evet tabii ki. Peki sadece bir kızının yatağını tercih etmesi? Bak işte bu tercihli bir davranıştı. Hoş bunu istediğimden de emin değildim. Onun o sigara ve içki kokusunun zapt ettiği bedenine yemek sofrasında bile tahammül edemiyordum. Kehribar sarısı dişlerine, belki de yüzyıllardır ağırlığınca kirli kokular istiflemiş nefesinin kokusuna, fanilasının üstünden taşan ağarmış ve terli kıllarına gayri ihtiyari değmeye. Sevgisizliğe ayışın akabinde Tire ve Mersin en sevmediğim yerler oldu. Haritada üstlerini hunharca karalayıp kocamanca tükürdüm. Tüm kalbimle korsanların babamı esir alıp ahtapotlara atmalarını, köle pazarında firavuna satmalarını diledim. Hatta dilerse sevgilim korsanım şu paslı pala ile bitiriversin işini.

     Bir başka gece babam odaya girip yine doğru ablamın yanına gitti. Uyumuyordum ama kafama yorganı geçirip uyuyor numarası yaptım. Ablamla fısıltıyla konuşuyorlardı. Duyabileyim diye yorganı kulağımın arkasına sıyırdım. Benden bahsediyorlardı. Babam benim çirkin ve kara olduğumu bu yüzden beni öpmeyi sevmediğini söylüyordu.  Hani çocukları kızdırmak için duyabileceği şekilde “nesini seveceğim şu çirkinin” denir ya? Öyle bir şey yapıyordu güya. Uyumadığımı nefes alıp verişimden anlamış en zayıf olduğum noktalarla kışkırtarak karşılık vermemi istiyordu. Sonra öfkelenmiş tipime bakıp o sarı dişleriyle hangır hıngır gülecekti. Asla karşılık vermeyi düşünmedim. Gerçekten umurumda değillerdi. Umurum böyle düşündüğümün farkında mıydı bilmem.  “Onu çingenelerden aldık, büyüsün geri vereceğiz” diye devam etti. Ablam olacak mendebur da kıkır kıkır güldü ve hala güldü.  Ben yorganın içinden fırlayıp “sizsiniz çirkin işte” diye karşılık vermedikçe babam coştu. O kadar abarttı ki işi, psikolojik yıldırma bir bilim dalıysa mucidi babam olmalıydı. Bir baktım yatağın içinde devasa antenleri olan minik bir böcek olmuşum. Fık fık fık tıpı tıpı diye sesler çıkararak rutubetli karanlık bir deliğe doğru koşmak ve sığınmak ihtiyacı hissediyordum. İçi acı kelimelerle dolu spreyle ilaçlandım. Zehirlendim. Gözlerimden dünyanın en sessiz yaşları boşaldı. Artık beni kızdırıp yorganın dışına çıkarmak ve hep beraber olanlara gülmek amacı taşıdığına inanmıyordum. Benden gerçekten nefret ettiği açıktı. Ruhumun duvarlarına birbirine paralel jilet kesikleri atıldı. Kan kokusunu alabiliyordum. İçimde taşıdığım küçücük; bir gün benim yatağıma doğru yönelecek, yapmacık iltifatlarından sıralayarak sarılacak ve hikayeler anlatacak umudu saman taneciğinin saniyelik yanışı gibi yandı bitti. Gözlerimle gördüm.

    O geceden sonra galiba babamı sevemedim. Her hangi bir bayramda elini öpmeye kalksam onu öpmemden rahatsız olduğunu sanacak kadar da beni sevmediğini. Diğerlerinin içinde çocuğunu öpmeye mecbur tutmayım diye yüzümü ona yaklaştırmadım. Sevmeyişin buyruğu altında bütün bu ufak tefek ama yorucu angaryalarla uğraştım durdum. O bana soğuk olan kızım diye baktı ben de ona hemen hemen her evde bir adet bulunan bıyıklı şey diye. Kedisi olan evler müstesna. Kediler iyi.  Aslında sevmemeye ne zaman başladığımı tam kestiremiyorum. Bu olay da olabilir, kuşları vurması, bana da vurdurması, sümüklü mendillerini yıkatması veya mantarlı ayağına krem sürdürmesi, herhangi biri tetiklemiş olabilir.  Sevmek için de kılımı kıpırdatmadım. Hem zaten parçası olduğun bir adamı sanki yeni tanımış gibi sevmeye başlamak da kolay değildi ki. Sevmek göründüğünden daha karışık bir duygusal mühendislik. Nereden başlayacağını ve nerede sona erip ermediğini bilemiyorsun.


   Aileler çocuklar arasında ayrım yapmaz sözüne bu açıdan pek inancım yoktur. Eğer biri daha sevimliyse ve daha cana yakınsa yapılabiliyor. Ablam galiba sevimli bir arkadaş. Hiç bir ebeveyn de (ah şu tabiri hayat boyu sevmeyeceğim) huysuz çocuğunu gönlü kalmasın diye seviyormuş gibi yapmak zorunda olmamalı. Kafasına uyanı sevsin varsın. Yani evet. Onlar nezdinde sevilmek için epeyce kurala, kaideye uyman gerekli. Bense ne kazandırdığından bağımsız olarak kural sevmiyorum.


Ön kapıdan ve sırayla
Buyrun kibar hanımlar beyler
Babanız sizi sevdi de ne oldu?
Korkak, kör ve bok gibisiniz

***

Devamı...

Salı, Haziran 10, 2014

Annem, Tanrı ve Sen


Kutsadık.Nefret ettiğimiz yaşamak lanetini bize bulaştıran her şeyi kutsadık.Başköşeyi ise daima, birbirimizin canına daha kolay kıyabilmemizi sağlayan sevgili Tanrımıza ayırdık. Görmediğimiz ve duymadığımız yaratıcıyı; çığlık çığlığa görünen, anlatan ve ağlayan insandan daha çok anladık, çünkü O hep vardı ve var olacaktı. Sonsuz varoluşundan ürktük. Ölümsüzlüğüne yenildik. Hem yaşamaktan hem ölmekten korkuyorduk.

O kadar korktuk, o kadar korktuk ki yaratıcının dünyadaki izdüşümü anneyi kutsamak zorunda kaldık. Belki de ölümlü bir yaradanın karşısında kendimizi daha rahat hissedecektik. Öyle de oldu. Kanını, canını, emeğini, varlığını sömüre sömüre kutsallığına küfürler savurduk. Etlerini koparıp, saçlarını ellerimize doladık. O bizi hep anladı. Tuttu başımızı okşadı. Gözyaşlarımızı avuçlarına alan, kulağımıza umudu fısıldayan bir yaradanımız vardı. Anne, yaşamaya mahkûm ettiği bize sevmeyi anlattı.

Var olmanın acısı sevdikçe geçecekti. O'na inandık. Sevdik. Sevmekten yaşamanın tek güzelliği aşka ulaştık. Kutsal aşka.

Nefes almaya anlam katan aşktan daha kutsal ne olabilirdi ki? Olmadı. Aşkı sadece yaşayanlar kutsayacaktı.

İnsanların herhangi bir şeyi kutsal bulmasında problem yok, problem, kendi kutsalını ötekine dayatmasında. 

Varlığımı derinden etkileyen üç kutsalımı anlattığım 2. kitabım bugün piyasada. Hayırlısı

http://www.dr.com.tr/Kitap/Annem-Tanri-Ve-Sen/Siminya/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000599898


Devamı...

Cumartesi, Ocak 25, 2014

Gelinliğinizi de alın gidin!

   


    Hava günlük güneşlik. Hafif aralık pencereden baharı hatırlatan kokular süzülüyor. Annem odasından duvara tutunarak çıkarken hazırladığım kahvaltı sofrasına bakıp mutlu oluyor. Kahvaltıdan sonra camları da sileceğim, evi süpürür bahçeye geçerim deyince gözleri doluyor. Aslında bunlar küçük işler ama annem son bir yıldır küçük veya çok küçük hiç bir işi yapamaz halde. Annem yürüyemiyor. Ameliyat olmazsa bir yıla kalmaz tekerlekli sandalyeye mahkum olacak. Alabilirsek. Annem henüz 58 yaşında. Yaşıtları tatillerde, gezmelerde, sabah program seyirciliğinde hatta izdivaç programlarında fink atıp bir evi ve emekli maaşı olan eşler ararken o bir odadan öteki odaya zor geçiyor. Bunun sebebi ne? Annem neden altmışına gelmeden ihtiyar bir neneye dönüştü?

    Annem,  35 yaşında at arabası altında ezilerek ölmüş anneannemi, evin bahçe kapısında dedemin kucağında kanlar içinde gördüğünde 12 yaşındaymış. Simsiyah upuzun saçları yerleri süpürüyordu diye anlatır. Çektiği acıyı anlamamız için kendi saçımın beliklerinden birini kopardım diye tarif eder. Geride en büyüğü annem olmak üzere, biri erkek 10 çocuk bırakır anneannem. Cenazeden, baş sağolsunlar ve vah vahlar bitip ortalık ıssızlaştıktan epey sonra çocukların hepsi evin bir köşesinde ağlar durur.  Beşi anne özleminden ise beşi açlıktan. Beşi açlıktan ise beşi altını ıslatmaktan. Annem evin en büyüğü olmanın sorumluluğuyla, kalkar gözüne ilişen ilk çuvaldaki undan bir hamur yapar, sacın üstünde pişirir, kardeşlerini doyurur. Hayvan yemi olduğunu sonra anladık ama tadı güzeldi der. Dedem, kadının toprağı kurumadan evlenmek lazım düsturu gereği apar topar, üç çocuğum var yalanıyla bir kadınla evlenir. Kadın eve geldiğinde her biri bir yanda, boklar, çişler ve kusmuklar içinde çocukları görünce çıldırır. Üç küçük bebek dışında kalanları kovar. Büyük çocuklar köylülerin evine sığınır. Bir süreliğine.  

   Çok geçmemiş.  Annem kavak ağaçlarının altında yemlik otu topladığı bir gün, evinde kaldığı yaşlı kadın el etmiş. Koşa koşa gitmiş çocuk annem "Bıyıklı, neredeyse babam yaşında bir adam elimden tuttu, beni bir arabaya bindirdi. Çocuğum ya, gezmeye gidiyorum diye sevindim. Keşke kardeşlerim de gelseydi diye düşündüm" diye anlatırken öyle ağlar ki, tarifine imkan olamaz. Köyden çıkış o çıkıştır. Bir daha asla köyüne getirmez, kardeşlerini görmesine izin vermezler. Kardeşleri de bir bir kocalara verildiği için izlerini bulmak kolay değildir keza. Çok çook uzaklarda, adetleri, havası, suyu bambaşka bir köye getirirler annemi. Getiren bıyıklı adam benim babam. Annemden 18 yaş büyük babam. İlk karısının çocuğu olmadığı için ikinciyle evlenmesi lazım gelen adam. Çünkü hakkı. Çünkü tohumlarını, soyunu ve soyadını yaymak en asli görevi. Çünkü öyle işte.

    Annem henüz 12 yaşında. Regl bile olmamış. Gezmeye gittiğini sandığı köye kuma gittiğini anlaması bile aylar sürmüş. Koca koca adamlardan oluşan akrabalar, onların eşleri, çocukları, tepeden tırnağa süzen yüzlerce göz. Öyle korktum ki aklımı oynatacaktım diye anlatır. Sanki dünya ters dönmüştü. Sanki bir karabasan görüyordum da uyanmayı bekliyordum. Her şeyin adı başkaydı, kokusu başkaydı, göğün rengi bile başka gelmişti. Benim köyümde adı tencere olan kap bu köyde guşeneydi. Kevgire ilistir diyorlardı, halaya bibi, domatese kırmızı. Bir gün süt sağan kadınlardan biri annemden sitili getirmesini istemiş. Gösterdikleri yere girdim ve sitilin ne olduğunu düşündüm, sitil sitil sitil... Acaba bıçak mı? Yoksa süpürgeye mi deniyor sitil diye? Şansa kepçeyi aldım götürdüm. Ben sana çömçe mi dedim sitil dedim diye kafasında kırmış kepçeyi. Böylece kafasında kırılan şeyin adının çömçe olduğunu öğrenmiş annem. Bütün isimleri döverek öğretmişler ona. Bacaklarına, kafasına vura vura. Bir kaç kez kaçmayı denemiş. Köy yollarında yakalayıp sürükleyerek getirmiş, daha fazla dövmüşler. Hemen hepsi sırayla.


    Biri yazmış oraya "çocuk evliliklerinin hepsi kötü sonuçlanmıyor ki etrafımızda mutlu çiftler de var" diye. Mutlu çiftler... Nereden biliyorsun? "Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyeceksin" diye yetiştirilmiş kadınlar elalem ne der endişesiyle anlatmadığı için ve zaten kimse de sormadığı için öyle biliyor olmayasın? Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkmakla tehdit edilen, boşanmak isteyince de yol ortasında öldürülen kadınların korkusunu mutluluktan mı sayıyorsun? Değişik bir mutluluk anlayışın var. Kocasıyla yatmadığı gece sabaha kadar meleklerin lanet edeceği söylenerek tecavüze katlanmak zorunda bırakılan kadına gidip bizzat sordun mu mutlu olup olmadığını? Hiç konuştun mu bak samimiyetle soruyorum? Deyzeee eppek mi bişiriyon gıızz tadında değil. Dertleşmek, deşmek, eşelemek için oturdun mu dizinin dibine? Neye dayanıyor o mutluluk çıkarımın? Sizin bu "onca yıllık mutlu evlilik" yalanınız da, küçük kız çocuklarının rahminin üstüne kurulmuş "türk aile yapısı" yalanınızın bir parçası. Öyle sikik, öyle dandik ki rahmimizi sallasak gürül gürül yıkılacak.  Ondan değil mi eğitim sistemini kurcalayıp durmanız. Hangi tarafını yırtsak da kız çocuklarının kendini okumaya verip doğurmayı unutmasının önüne geçsek. O derme çatma düzeninizin tuz buz olma korkusundan değil mi lisede ve üniversitede evliliği cazip hale getirecek kampanyalar yapmanız? Elinizden kaçmasınlar aman diyim, daha çok kampanya daha çok. Sonuçta okullar evlilikle çok alakalı yerler.

    Annemin 12 yaşındayken, 30 yaşındaki bir adamın ikinci "eşi" olması, seks, iş ve çocuk için suistimal edilmesi, köleleştirilmesi ne kadar da bildik, klişe bir hikaye değil mi? Şu eski kadınların çileli yaşam öyküleri işte. O zamanlar hepsi öyleymiş.  Öyleyse o zamanlar yaşanmış ve muhataplarının canını yakmış bir köhne kültürü sanki çok matahmış gibi neden hala getirip getirip önümüze koyuyorsun? Kendi çocuklarının medeni durumunda nostalji yaşatmak istiyorsan buyur nikah dairesi orada.  Bir çocuğun, tecavüz şöleninizin süslü kostümü “gelinlik” giyme mutluluğundan daha çok büyümeye ihtiyacı olduğunu önce bir öğren sonra bakan ol, yazar ol, ne bok oluyorsan ol götü rahattam. Lafta değil harbi harbi ebesinin nikahına, ruhunun seceresine kadar bilmediğin, dizinin dibine oturup çözmediğin, çözsen bile kulağını şişirecek kadar sıklıkla duyduğun için savsakladığın o hayatlar hakkında empati yapmadan fazla ötme sevgili metropol sümsüğüm.  O senin uydurma bir masal dinler gibi dinleyip,  komik tortularına gevrek gevrek güldüğün yaşamların hepsi gerçekten yaşandı.  Sahibinin etinden löp löp parçalar kopararak, bacaklarına, sırtına,  rahmine, vajinasına  kanata kanata, yırta yırta izler bırakarak yaşandı ama bitmedi. Bitmez.  Her şeyden evvel mutluluk tanımını yeniden bir kolaçan et. Mutluluk tespitinin görüntüden yapılamayacağını, iyi giyimin, gülen yüzlerin hatta kibar sözlerin o kapalı kapılar ardındaki, kanlı, şiddetli,  görev icabı evliliklerin dışarı çıkmadan takılmış maskeleri ve çalışılmış rolleri de olabileceğini öğrenmelisin. İnsanların dışarıyı içerden daha fazla değer verdiğini, elalemin ağzına laf vermemeyi hayatlarındaki her şeyden daha çok önemsediklerini bu ülkede yaşayıp da hala bilmemene şaşarım sayın kutsal aile şakşakçım.

Annem yürüyemiyor. Bacaklarında, sırtında, karnında 12 yaşından beri biriken, silkeleyip atamadığı ağırlıklar  var. Günden güne her aklına geldikçe uç uca eklenip ayaklarına pranga olan yaşadıkları. Öyle ağırlaştılar ki yürütmüyorlar. Ve annem, dışarıya, adam gibi adamın sessiz ve namuslu karısı görünmek için son çırpınışlarını verirken, bir yerlerde bazı adamlar ve kadınlar, annemin kaderinin benzerini yeniden ve yeniden küçük kızlara yaşatmak için yazılar yazıyor, yasalar çıkarıyor, övgüler diziyor.



Devamı...

Pazar, Aralık 15, 2013

Çok canım sıkılıyor kuş vuralım istersen

       


   Ankara yine sert bir kışla karşı karşıyaydı. Tepeleri, korulukları, yolları, evleri karlar alıp götürmüştü, satamadan da getiriyordu. Ankara'nın kışını kim alır ki? Sanki gökten çığ düşmüş, karın altında kalmıştık. Haliyle her kışa dendiği gibi, bu kışa da yüz yılın ennn enn sert kışı dendi. Yaşlılara geçmişte gördükleri benzer kışları kıyaslayıp, hikayeleştirme fırsatı doğdu. O gece saat gece yarısına yaklaştığı halde hiç birimiz uyumamıştık. Az önce kış hikayecisi bir teyzeyi daha savuşturmuş olduğumuzdan yorulmuş, sere serpe yatıyorduk. Gürül gürül yanan sobanın alevleri tavanda ışık oyunları yapıyor, annem de sobanın gözüne babamın sabah evden giderken tembihlediği çöçeği yerleştiriyordu. Çöçek, çiğ köftenin pişirileni denebilecek bir yemek. Kuru soğan, yeşil biber, bulgur gibi malzemeler etli veya etsiz yoğuruluyor bir tepsiye yayılıp fırında kızartılıyor. Çocukken çok tatlı gelirdi de büyüdükçe annemin çocukluğumun kışlarında yaptığı, pekmez helvası, arabaşı ve çöçek gibi yemeklerin aslında insanın boğazına doluşan, içini kurutan, apartma yemekler olduğuna karar verdim. Annem duymasın. Bu sırada dışarıda bir kaç kez silah patladı ve hepimiz aklımızdan geçen bin türlü senaryoyla dışarı fırladık. Karanlık, boyumca karla kaplı, kömürlüğe ve tuvalete gitmek için yollar açtığımız bahçemizin ortasında babam ve bir kaç adam daire şeklinde toplanmış ortadaki bir şeye bakıyorlardı. Korkmuş ama mutluydular. Hatta babama abartılı bir teveccüh gösteriliyordu. Babam bizi görünce, eliyle sert bir içeri girin işareti yaptı. Annem, babamın bakışları da dahil bütün tepkilerine karşılık daima geri çekilir. Babamın bizi kendine yaklaştıran tek bir vücut hareketi yoktur. Bakışı, elleri, ayakları, öksürüğü hep gidin der, gidin.
  Annem ve diğerleri eve dönerken ben, yerdeki şeyin ne olduğunu merak ettiğim için bir kaç adımda aralarında bittim. Bembeyaz kar kana bulanmıştı ve kanların ortasında kocaman, tüylü bir köpek yatıyordu. Babam beni gördüğü halde ses etmedi. "Eti yinmez, postu para itmez atalım gitsin, başımız derde girer belediyeyle" dedi biri. "Niye eti yenmesin n'olur ki la" diyeni hemencecik susturdular. Öteki, hayvanın buralara kadar gelmekle salaklık ettiğini ama demek ki baya aç olduğunu ekledi. Kış o kadar çetindi ki kurtlar burnumuzun dibine inmişti. Kurtlar? Yerde yatan kurttu. Doğal olarak ilk defa kurt gördüğüm için daha da yaklaşıp köpekten farkını bulmaya çalıştım. Tek farkı yoğun, alacalı tüyleri ve biraz daha iri olmasıydı. Eğilip yüzünü görmek istedim. Ağzının ve gözlerinin hareketlerine bakılırsa hala can vermemişti. Az sonra da gözlerindeki kıpırdanmalar, ışıklar ve manalar kayboldu. Sonra da bedeni. Bacaklarından tutup sürükleyerek götürdüler. Nereye götürdüler bilmiyorum. Onu babam vurmuş.



                                                            bu ara flört dinliyorum
  
          Üzülmüştüm ama bu babamla ava gitmeme engel olamadı. Sonbaharda başlayıp kışın öldürücü soğuklarına kadar babam mahalleden bir kaç kafadarla ve abimlerle ava giderdi. Bazen sırtına bağladığı kocaman kanlı, kirli bir çuvalla gelir, çuvalı karın üstüne dökerdi. Yüzlerce, sığırcık, serçe, güvercin. Oturup sayardık, 15, 35, 57, 93. Sonra da birazını komşulara dağıtır, temizler, günler boyunca küçük küçük kuşlar yerdik. Çöçekten daha çok sevdiğimiz kesindi. Tavşan eti hariç. Türcü midemiz; ponçik, tontiş, hoppidik tavşanı yemeye katiyyen razı olmadı. Babam biz 3 kızına da avlanmayı öğretti. O kim bilir belkide eser miktarda avrupa görmüş biri olduğundan kızlarını o kadar sıkmak istemiyordu. Saçımı salıp, süslenip düğüne derneğe giderken görünce maşallah benim türkan şoray kızıma diye seviyordu. Ama özellikle amcam ve kahvedeki erkeklerin evde dururlarsa eve erkek alırlar, sokağa çıkartırsan peşlerine erkek takarlar, her halükarda bir erkeklik canları var gazına çabucacık gelip o mili gramlık avrupalı baba huyunu da kaybediyor bizi hemen, acilen baş göz edesi geliyordu. Ah o amcam ah. Alzaymır olduğun için üzülmeli miyim? Bence hayır. Tuhaf ki babam üç cümlede çabucak aleyhimize gaza gelen bir adam olmasına rağmen, avlanmaya götürmekten "kızlarını ayılar siker" bile deseler caymadı, caydıramadılar. Özellikle sonbahar aylarında, kırıkkale'den yozgat'a geniş bir kırsal alanda avlandırdı da avlandırdı. İstemeye istemeye, zorla cürümle. Sonbahar hem dağların en şahane meyvesi alıçın mevsimiydi, gitmişken ondan da topluyorduk. Hem de piknikçiler ve yaylacılar nihayet evlerine dönmüş olduğu için onları vurma riskimiz azalıyordu.

          Av tüfeği, ateşleyince mermisindeki saçma parçaları çok geniş alanlara saçılan, bu sayede aynı anda onlarca kuşu indiren bir silah olduğu için tehlikelidir. Çoluğun çocuğun eline tutuşturmak hatadır ama babamın hayatta en çok istediği şeylerden biri kızlarını avcı olarak görmek olduğundan bu konuda kimseyi dinlemedi. Annem arkamızdan kaç ağıt yaktı, her tarafımıza bizi koruması için muskalar iğneledi. İçlerinde öğrenmeyi en istemeyen bendim. Çünkü hala kurdun gözlerindeki ışığı unutmamıştım. Ne zaman babam tüfeği komutan tonlamasıyla gez-göz-arpacık diyerek gözüme yaslıyor, gezin öte yanından kurdun ne renk olduğunu hatırlayamadığım sulu, elveda der gibi bakan gözleri beliriyordu. Ama maalesef babamın istediğini yapmak zorundaydım. Başka bir seçeneğimiz olmadığına inanmaya alışmıştık. Acıma duygumu yok etmesi için çocukluğumda gözerle tuzak kurup öldürdüğüm kuşları düşündüm. Zaten onları başka bir aletle yine  öldürüyordum ki, şimdi öldürme aletim tüfek diye mi mızmızlanıyordum? Hem bu tüfeğin mermisini de evde kendim imal etmedim mi? Ne yaptığımı sanıyordum çöçek mi? İlk ateşlemenin insanı "sağır oldum işte, kendimi vurdum işte, birini vurdum işte" endişelerine sürükleyen etkisi geçtikten sonra ikinci atış daha kolay atlatılıyor. Sonra ise kendinizi bu bağımlılık yapan öldürme zevkinin kollarına atıyorsunuz. Sazlıkların içine ateş edip vurduğunuz hayvanları toplamak, saymak, büyüklüklerine bakmak garip bir zevk veriyor insana. Bilinçsizce kendinizle ve öteki avcılarla rekabet etmeye başlıyorsunuz. Buradan savaşlara dair bir ders çıkarmak gerekir mi emin değilim. Bence hiç üstünde durmadan uzaklaşsak daha iyi olur. Babam da uzaklaştı keza. Ne zamanki bizi de bu avlanma tutkusuna katıp sürüklemeye başladı vurduğu hayvanlar birer birer ziyaretine gelmeye başladılar. Geceleri, sıcak yatağında uyurken ve elbette silahsızken başına çöreklendiler. Nefesi genzine tıkanıp kendini evin koridorlarına atıyor, boğulmaktan kurtulmaya çalışırken bildiği tüm duaları okuyordu. Tövbe istiğfar çekiyordu sürekli. Bize uzun zaman bu durumu basit bir nefes sıkışması diye açıkladıysa da "av eti yemeyeli aylar oldu" sesleri yükselmeye başlayınca avlanmaya tövbe ettiğini söyledi. Gerisini annem detaylandırdı. Güvercinlerin, serçelerin ve sığırcıkların babamı önlerine katıp çığlıklar atarak kovaladıklarını. Tavşanların babamın kafasını bir havuç gibi katur kutur kemirdiğini. Babamı düz ovada avlayan keklikleri. Ben en çok kurdun babama nasıl bir sürpriz hazırladığını merak ettim. Ama anlattıklarını hatırlamıyorum.

Sıkı can iyidir, kuş vurmayalım istersen


not: blog yazmayı teşvik için bir kaç arkadaşım #blogfırtınası diye bir eylem başlatmış. çok güzel yazılar okudum sayesinde. bakın bence
Devamı...

Salı, Eylül 17, 2013

Ekmek

          





  Zenginliğini anlatmak görgüsüzlük, yoksulluğunu anlatmak ajitasyon yani deniyor ki sus! hakkında hiç bir şey bilmek istemiyoruz. Yek ya? Bana göre insan bulunduğu hali tüm gerçekliği ile anlatmak istediğinde anlatabilmeli. Elalemin memnuniyeti için kırılıp bükülmek samimiyetsizlik. Misal biz sokak köpekleri gibi yoksulluk çektik ama ben bunu anlattığımda meeh acındırıyo denebilir. Mümkün. Yalnız şu var ki yoksulluğu ben yaratmadım ve bütün o açlık zamanlarının zanlısı ben değilim. Her birimiz başka bir tarafa dağılmış düştüğümüz hayatı bitirmeye çalışıyoruz. Ama zengin ama fakir ama güzel ama çirkin. Anlatmaya gelince başkasının hayatını anlatacak değiliz, dizi çekmiyoruz burda. Hayır sinirlenmedim.

   O sene her seneden daha leşlikte fukaralığa düştüğümüzü sanıyorum. Annemin bir sedir üstünde oturup tespihle yüzbinlerce “her gününe şükür yareppiiim” çekmesinden, karnı guruldadıkça tespihe daha bir hırsla asılmasından belliydi. İnancına göre parça pinçik olsa da, acından geberse de daima büyük bir teslimiyet içinde şükretmesi icap ediyordu. En ufak bir şikayet kırıntısında - ki düşünsel olarak bile- rabbi onu bugününden de beter ederdi. Şükrün mükafatı büyüktü. Öte dünya her şeydi. En basit ihtiyaçları bile öte dünyaya ertelemenin bünyeyi çok zorlamasından olacak tespih taneleri miktarınca da göz yaşı döküyordu. Sabrın, bağlılığın, iradenin ve affetmenin temsilciği anneme verilmiş gibiydi. Sofraya her akşam ama her akşam istisnasız salçasız bulgur pilavı koyuyor, bulguru da genelde halam Makbule’den ödünç alıyordu. Konuya komşuya türlü "ödünç"ler borçlanmıştık. Allahtan ödünçten haciz gelmiyordu. Kaşıkla yemeyelim, zaten eser miktarda olan yemeği üçer kaşıkta yutmayalım diye de yer sinisine yaydığı kuru yufkaların üstüne döküyordu pilavı. Islanmış ekmeği pilavıyla yola yola yemek hiç de kötü sayılmaz bu arada. Haşin bir beslenme biçimi.  
 Gündüz okuldan gelip “anneaa ebbeek” diye 5 ağızdan çınladığımızda ekmeğin arasına margarin sürüp üstüne küp şeker serpiyordu.  Bir köşeye birikip tıpkı at sürüsü gibi katur kutur sesler çıkararak küp şekerli dürümleri götürüyorduk. Hiç konuşmazdık yerken. Bu da fena bir menü değildi. Sabah kahvaltısında da bu ekmeklerin kırıntısını yağda kavuruyor ( namı diğer omaç) üstüne günde bir yumurta vererek anneme daha çok, çok şükür yareppim çektiren tek tavuğu sarıfışkı'nın yumurtasını kırıyordu. Ona fışkı demesinin sebebi komşu kümeslere, çatılara, alakalı alakasız her yere yumurta bırakıp bir kere bile annemin hazırladığı yere bırakmamasındandı. Arsız, isyankar sürtüğün tekiydi. Kadının, bahar ayından beri zor bela yetiştirdiği diğer tüm tavuklarına kıran girmiş, ölmüşlerdi. Belki içlerinden sarıfışkı'nın tersine oturmasını kalkmasını bilen hanım hanımcık tavuklar çıkacaktı. Kısmet olmadı. Velhasıl işimiz gücümüz ekmek yemekti.  Ölümüne ekmek,  çıldırasıya ekmek, tokmalayasıya ekmek. 

Annemin demesine göre aslında zengindik biz. Paralarımız hep bankada duruyordu. Dükkanlarımız falan vardı. Hatta Mersin diye bir yerde yazlığımız bile vardı. Sonra adını hatırlamadığım başka bir yerde daha. Çok acayip zengindik. Okula gittiğimde herkese semtin en ama eeen zengini olduğumuzu söylüyordum. Buna inancım tamdı.  Böyle söyleyince benden korkuyorlar ve arkadaş oluyorlardı. Zenginliğin hükmedici, ateş böceklerini toplayan sokak lambası gibi çekici bir etkisi var. Fakirliğin ise tiksindirici, çil yavrusu gibi dağıtıcı.

  Mahallede neredeyse herkesin yoksul olması, yoksul olduğumuzu fark etmemizi engelliyordu. En iyi durumda olanın en fazla Şahin arabası ve bulaşık makinası vardı işte. İyi durumdakilerin evlerine makinalarını seyretmeye giderdik  ( MAKİNA SEYRETMEYE GİTMEK) Bulaşık makinası çok acayipti. Tabakları içinde çalkalayıp durduğu halde neden şıngırtı gelmediğini, kırmadan nasıl geri verdiğini yoğun beyin fırtınalarına, çeşitli iştişarelere rağmen çözemedik. Görmemişler demesin, şımarmasın diye ev sahibine de soramadık,  içimize oturdu. Çamaşır makinası daha beterdi. Sıkarken çıkardığı sese bakılırsa her an patlayıp binayı yerle bir edebilirdi. Bu şeyi eve sokanın şuncacık aklı yok. Zaten temiz de yıkamıyor, yıkarız elimizde misler gibi.  Benzer nedenden düdüklü tencereye de alışmak hiç kolay olmadı. Bu tencerede yemek pişerken eve girmek her babayiğidin harcı değil. Girip düdüğünü indirebilen o yürekli çocuklara selam olsun. Bunların dışında yoksulluğumuzu yüzümüze vuran,  bak onlarda şu var bizde yok diyebileceğimiz fazla örnek olmadı. Her ev de hemen hemen aynı kokan yemekler pişiyor, aynı pazarın atleti, aynı mefruşatçının çarşafı iplere geriliyordu. Kapıların önünde yığılı ayakkabıların hepsi aynı dükkanın rafından inmişti. Terliklerse hurdacı Abidin’in hurda karşılığı bin bir nazla abla valla kurtarmazlarla verdiği, tokaları sudan paslanmış tokya terliklerdi. Genelde bütün hurdalarımızı bir kırmızı hamam tası anca kurtarıyordu.  Gayri safi milli hasılanın açıkladığı 4 kişilik mutfak masrafını borsayla ilgili bir şey sanan insanlardan söz ediyorum. Rakam yükseldikçe memleket iyiye gidiye aman dolar yükselmesinde.. diyen insanlar. Gayri Safi adlı herif o 4 kişinin kim olduğunu hiç açıklamadı yalnız. 

     Fakirlik güzellenecek kadar matah bir şey değil anladık. Bienal'da sergilenen bir çalışma olmadığı müddetçe hiç kimse ortasında damdan damlayan suların biriktiği leğen olan evi dekoratif bulmaz. Ama durumumuzu kabullenmemiz hepimizin iyiliği için. Aksi takdirde geceleri beyaz türkleri yemeye çıkan, plazalarda kravatlı avlayan yamyamlara dönüşürdük. Çok kabullenebildiğimiz de söylenemez. Borçla harçla alamancı akrabalarının gönderdiği üstle başla orta sınıfların arasına karıştık, zenginleri koklamak hiç olmazsa uzaktan nasıl yaşadıklarını seyretmek istedik. Çok aşırı fakirler müstesna. Çünkü onlar seyretme yerlerine bile gidemeyecek kadar fakirdi. Aşırı fakir bir kız vardı ismi Hatice. Hem albino hem de aşırı fakir  olduğu için kimse onunla oynamıyordu.  Temizlik parası toplanacağı vakit öğretmen onu “Hatice sen getirmiyorsun” diye teğet geçiyor bu sayede diğer çocukların onu mimlemesini sağlıyordu.  Hatice getirmiyordu. Getirmedikçe damgalanıyor, ayrıştırılıyor, işaretleniyordu. Bu benim için de bir işaretti. Ne olursa olsun o para gelmeliydi! Gerekirse tarlaya tapana gidilecek, humar oynanacak, çalınacak çırpılacak getirilecek. Hiç kimse evde ekmek arası küp şeker, ekmek üstü pilav yediğimizi öğrenmemeli. Tek bir kişi bile okul çantamın kırk çocuğun sırtından geçip bana ulaştığını, yamalarla ayakta durduğunu, yırtıklarında tarih öncesine ait böcek fosilleri bulduğumu, odunumuz olmadığı için saman ve tezek yaktığımızı, annemin açlıktan tespih çektiğini daha bir çok küçük sırrımızı bilmemeliydi. Bir çocuk için erken sayılabilecek yaşta bir hayli onur meselesi yapmıştım. Servet sahibiydim. Hayatta bir insanın başına gelebilecek en utanç verici olay temizlik parası getirememek.  Hatice’nin safına geçmek, öğretmenin bana dönüp “sen getirme” cümlesini kurması.. Bunlar altından kalkılacak, yenilip yutulacak çileler değil.

       Bir sabah korktuğum oldu. Akşam  anneme babamdan 10 lira alması için defalarca tembihlediğim halde, annem parayı alamamıştı. Çünkü babam eve gelmemişti. Kim bilir hangi kadının koynunda sabahlamış, hangi duvar dibinde sızıp kalmıştı göbel. Acaba gelse verecek miydi? Yoksa bir 10 lira için sıra dayağı mı yiyecektik bunlar hep gizem olarak kaldı. İyi ki. Yıkılmayı kapı eşiğine çömerek tıpkı annem gibi sessizce yaşamak istediysem de kudurmayı durduramadım. Babama çekmişim. Hem yıkıldım hem kudurdum. Yerlerde tepiniyor, elime geçirdiğimi sağa sola atıyor, üstümü başımı yırtmaya çalışıyordum. İşte aşırı küp şeker yemenin sonuçları. Annem ne yapacağını bilemeden öylece duruyordu. Ağlamış gibiydi. Belki de az önce soğan doğramıştır nebliyim (soğanımız boldu, her gününe şükür yareppiim ) Buğulu gözlere bazen fazla anlam yüklüyoruz.  “Okula gitmeyeceğim artık. Temizlik parası veremedikten sonra ne anlamı var okumanın” dedim.  Annem bunu duymadı. Çünkü hemen az önce “git anam git her şeyden yıldım” demiş çekmiş gitmişti. Annem ilk defa bir şeyden yılmıştı??? Sabır? Şükür? Meeeh! O gidince kendime baktım. Güzel dağıtmıştım ama. Öfkeden kafamdaki martı kurdeleyi yemişim. Çorabımın teki de ortada yoktu. Sonra onu 3 sokak aşağıda buldum.
Annem bir saat sonra geldi. Annem, parayı parmaklarının arasında kendine has bir şekilde tutar. Öyle bir tutuştur ki elinde kaç para olduğunu parmağının boğumundan anlarsın. Tam tamına 10 lira tutuyordu. “Al şunu al da okuluna git, karaltın kaybolsun giit!” diye bacaklarımın arasına hışımla fırlattı. Onurumu şerefimi kurtaran, beni götürmeyenlerden eylemeyen bu iyiliğini hiç unutmadım. Ertesi günden sonra uzun süre omaçı yumurtasız yedik ama olsun. Paçayı kurtarmıştım ya. Teşekkürler sarıfışkı. Işıklar içinde uyu   


                                                               (bu yazının bi ana fikri yok, öylemesine)


Devamı...

Çarşamba, Ağustos 21, 2013

Ses çıkarmayı sizden öğrenecek değiliz!


Liberation ana sayfa

     Mısır'da darbe olduğu sırada iletişim yollarını geçtim patika yolların bile kapalı olduğu bir dağda yere uzanmış kargalara bakıyordum. Kargalar kara tenli ve çirkin sesliler diye haklarında hiç şiir yazan olmamış. Bütün şiirleri martılara vermişler. Birazını da bülbüllere. Buna acayip bozulmuş hiç hesapta yokken karga sever olmuştum. Kenan Evren ve Mısır isimlerinin durup dururken aynı cümleye düştüğü yoğun erkek bir ortamda, köy bakkalında duydum darbeyi. Oraların Evren'i de Sisi'ymiş. O nasıl isim yahu, asker olmadan evvel pavyon şarkıcısı mıymış? dedim. İçimden. Sonra da Dünya'nın her hangi bir yerinde olsa vereceğim tepkinin aynısını verdim "yıl olmuş bilmem kaç hala darbe ile halka hükmetmeye çalışanlar var, apoletine sıçtıklarım" diye lafımı koydum ekmeğimi aldım çıktım. Meğer o sırada memleketin ölü sevici kesimi bu tepkiyi samimi bulmuyor, Türkiye'nin başbakanını eleştirme cüreti gösteren herkesi Mısır'daki veya herhangi bir "müslüman" ülkesindeki darbeyi desteklemiş sayıyormuş. Nasıl bir bağlantı kabiliyeti bu böyle hey maşallah. Gün geçtikçe palazlanıp, Gezi eylemlerine destek olanları tabiri caizse Mısır darbesini yapmakla suçlayacak kadar vermişler coşkunun gözüne. Kim tutar tosunlarımı? Kimse tabikine de

        Ölü sevici kesimin Mısır'da yapılan darbeyi buldumcuk olmuş gibi telaşla Gezi eylemlerine bağlamalarını ve eylemcileri öldürülen insanlar için seviniyormuş gibi gösterme çabalarını bir iki sebebe bağlıyorum. Biri; Gezi eylemlerinde işledikleri suçları ( 5 cinayet, 10 kör, bir berkin, bir lobna, binlerce yaralı, şiddet gören, taciz edilen, gözaltına alınan, gazla ciğerleri deşilen insan ve dahası ) Mısır'daki ölümleri öne sürerek hasır altı etmek istemeleri. "Elalemin ne çok ölüsü var ama siz 3-5 ölülük halinizden şikayet ediyorsunuz!" gibi bir çıkışma da var içinde, paylaştıkları "gülümseyen şehit" fotograflarından da anlaşılacağı gibi  "Müslümanlar gülümseyerek şehit olur ötekiler sıçarak" gövde gösterisi de. Fetiş üstüne fetiş. Kutsama üstüne kutsama.

     Asker cenazesi gelmedikçe muhalefet yapamayanlar gibi   bazı kişiler için Mısır'da insanların katledilmesi her zaman kötü değil. Ne yazık ki düşen her kanlı görüntü "tüm dünya, müslümanları öldürmek istiyor" argümanları için yeni kaynak akışı demek. Ve ne yazık ki öldürenin de öldürülenin de müslüman olduğu Ortadoğu'nun bereketli toprakları arkadaşlara kaynak sıkıntısı çektirmiyor.  Daha haklı görünmek için daha büyük suçlara ihtiyaçları var, daha büyük suçlamalar için de ellerinde daha büyük rakamlar olmalı. Bu yüzden okuduğum Mısır katliamı haberlerinde medyanın yandaşlığına paralel olarak Mısır'da öldürülen insan sayısı da artıyordu. Galiba "Evet en çok sizden ölmüş o zaman siz ne deseniz haklısınız" denmesini istiyorlar. Bence korkunç bir hesap. Sizden/bizden durumuna gelinmesi de korkunç. Sanki gladyatör arenası, sanki halı saha maçı mübarek.
 İşte ikincisi de bir mağdur hastalığı olan bu rövanş kafası. Gezi eylemlerinde Taksim'e alternatif günde kırk miting yapmaları hayatı müsabaka kafasında yaşadıklarının ispatıydı. En kalabalık, en haklı ve en güçlü biziz! Panzeri, toması, copu, biber gazı, polisi, karakolu, sopalı adamı ile ortalara dökülse dedem de güçlü olurdu. Rahmetli. Yine de güçlü bir adamdı.  Bütün o ulaşım araçlarının sabaha kadar beleşe çalıştırıldığı mitinglere, sosyal medyada fink atan iktidar sevici botlara, kuytularda çocuk kıstırıp döverek öldürmelere rağmen hırslarını alamamış olmalılar ki hala Gezi'yi konuşuyor, Gezi destekçilerine en iyi lafı sokabilmek adına sabah akşam medya medya götü başı dağıtıyorlar. Mısır, 49. Huzursuz Türkiye İdeoloji Turnuvalarına hızır gibi yetişti.  Bu bahaneyle yardırdıkça yardırıyor, afilli duyarlılık lafları parçalayıp birbirlerini alkışlayıp helaaal çekiyorlar.Ya ölümler? Bırak şimdi ölümü, kupa bizim. Geziciler gaybetti eheh.

Dünya hep susuyor çığırtkanlarının hangi medya'yı takip ettiği belli değil mi?
  
  Kim neye isyan etse "28 şubatta neredeydiniz"e çarpıyor, 5 yaşında bile olsa. O zaman sen de cevap ver, hadi insaflıyım o kadar geriden sormayacağım Mısır'a höyküren sen Reyhanlı'da veya Roboski'de neredeydin kardeş? Var mısın böyle böyle "büyük patlamada neredeydin"e kadar gidek mi? 

        Uludere'de, Afyon'da, Reyhanlı'da, Gezi'de kendi yaşadığı ülkenin insanının neden öldürüldüğünü sorgulamayan, ne kadar dil dökersen dök vardığı sonuç daima "evinde otursalardı ölmezlerdi" "ne arıyorlarmış dağ başlarında?" olan insanların duyarlılığı artık inandırıcı gelmiyor. Ne diyelim Mısır halkı evinde otursaydı ölmezdi mi diyelim? Gezi eylemlerine katılan ve ölen insanların hadi anladığınız damardan tutalım müslüman olmadığını nasıl öğrendiniz de ohh iyi olmuş çektiniz? Ha nasıl da unuttum; para karşılığı sokağa çıkmış ayyaştı, ateistti, aleviydi onlar değil mi? Ölümlerine üzülmemek için yeterince neden var. Hem Berkin'in de cebinden atom bombası çıktı. Sırf olur ya gaflete düşüp bunlara üzülenlerimiz olur aman düşüncesiyle eylemcilerin yaptığı her dini ritüele ve jeste çamur attınız. Namaz kıldılar "güya namaz kıldılar" dediniz. Kandil simidi dağıtıldı "oo bu gidişle müslüman olur bunlar" dediniz. Ramazan'da yeryüzü sofraları kuruldu iftardan önce su içen adamın fotografını dolandırıp "oruç tutmayanın o sofrada işi ne" yazdınız. Hoşgörü desen sizde, kimin müslüman kimin olmadığını bilen fosforlu kedi gözü desen sizde, ibadetleri onaydan geçiren memur sizsiniz. Siz ne zaman bu kadar oldunuz?

aleviler  kendilerini mi öldürtmüş noolmuş?


Müslümanlar ölürken susan bla bla bla...

       İş bu cümle muhataplarımızın kimler olduğunun özeti. Öyle bir cümle ki başka hiç bir laf, makale, söyleşi okumaya lüzum yok. Adamlar ve kadınlar diyor ki; müslümanlar ölmediği müddetçe tıpkı bizim hep yaptığımız gibi susmakta serbestsiniz. Biz insana bizimle tıpkısının aynısının aynısı olduğu ölçekte değer veririz, ölene üzülmeden evvel bir bakarız kimlik hanesinde islam yazıyor mu, yazıyorsa allafakbaaaar wuhuuu!  Belki itham ettiğin adam bir ateist ve seninle beraber sırf öldürülen bir insan diye katliamların hesabını soracak ama daha başta ölenin müslümanlığını vurgulayarak müslüman olmayanları ötekileştiriyor, destekten soğutuyorsun.  Ezelden beri; cami yerine cem evine gidiyorlar aslında müslümanlar ama sapıtmışlar diye aleviliği yok sayıp küçük bir Ali sevme meselesine indirgemiş, yahudiliği, ermeniliği, ırkları hafızalara küfür diye kazımış, ibadethanelerini kapatmış, misyonerliği senelerce trt den "merdiven altında insan kesiyorlar" gibi anlatıp nefret aşılamış vs yani başkalarının inandıklarını küçümsemekle, değiştirmeye çalışmakla övünmüş bir inancın neferisin, empatiye de sempatiye de yer bırakmamışsın daha kimden ne desteği bekliyorsun? İnsanda konuşacak dil mi bıraktın? Bütün bu ötekileştirmeye rağmen inancına ve ırkına etmediğini bırakmadığın birinden destek görürsen de çerçeveleyip as duvara. Lütuftur sana.

kafadan ermeni, yunan, rus hepsi comolokko
hem zaten bu işte de parmakları var, var biliyoz eminiz..
 
        Penguenci medyanın bize sunduğu görüntüler ölçüsünde Mısır'da öldürülenler için üzülmemek nasıl mümkün olabilir? 17 yaşındaki Esma'nın öldürülmesi bile orada kimin zalim olduğunu anlamaya yeter. Kafası yarılıp beyni dışarı akmış insanları görünce"ay ne hoooş.." diyecek biri takdir edersiniz ki sağlam psikopattır. Yaşam hakkına inananlar için dinlere ve ırk üstünlüğüne inananların tersine ölenin kimlerden olduğu önemsizdir. Bir insan, bir kedi veya üç beş ağaç olabilir. Kaldırım taşlarının, canım canım seramiklerin ise canlı olmadığını bilir. Eline savaş makinelerini geçiren bir takım adamlar, o makineleri alması için devletine vergi vermiş halkı öldürüyor. Seni veya sevdiklerini öldürecek kurşunu aslında sen almışsın. Bundan büyük acı yok. Buna susulmaz. İddia edilenin aksine susulmadı da.  Bütün o düşmanca tavırlara, mimlenmelere, iftiralara, mütemadiyen hedef gösterilmeye rağmen insanlar Mısır için de susmadılar. Mısır, bu kendine cengaverlerin ikiyüzlü duyarlılıklarını sergileyip, ötekilere biz aşırı çok hümanistiz baaak cakası attıkları bir sahnenin ötesinde olmalıydı. Bu kadar ucuz değil. Ama maalesef arkadaşların arzuladığı ses çıkarılması değil, susulmaya devam edilmesi. Bu lazım onlara. Öteki türlü ikilemde kalır, suçlama materyallerinden olurlar. Mağduriyet hikayelerindeki şer odaklar, dış güçler, ayyaşlar, dinsizler, islamofobikler eksik kalır. O güzelim sır kapıları, kalp gözleri, alınacak ibretler heder olur gider.  Gezi destekçilerini Mısır için bir şey yazmamakla suçlayıp yazana da sen yazma ayı tavrı sergilemelerinden belli niyetleri.Yani maksat üzüm yemek değil bağcı dövmek. Gezi eylemcisi avlamak. 



 
       Arkadaşım! Eğer ben mısır için ses çıkaracaksam sen benden istedin diye çıkarmam bunu o ikircikli, neo osmanlı kafana iyi sok. Konuşacaksam da başka ülkelerin acısından kendi ülkende siyasi rant elde etmeye çalıştığın ortamlardan uzak, serin yerler seçerim. Duyarlılığıma gölgen düşmesin. Senin benim sesimi kabul edip etmemen, samimi bulup bulmaman, yuvarlarsak davranışlarım hakkında ne düşündüğün pek umurumda değil. Gezi için daha fazla isyan ettik elbet, yine olursa yine edeceğiz çünkü kendi yaşadığım topraklardaki otoriteyle sorunum var. Kendi ülkemin demokrasi anlayışı ile başım dertte. Kendi ülkemde kendi ağacımın yaşam hakkı için slogan atacak kadar bile demokrasim yok. Uzaklardaki ülkelerin sorunlarını benimle aynı dine inanıyorlar diye kendime tasa edecek lükse henüz sahip değilim. Görmezden de gelmem belki ama orası benim bileceğim iş. Var sen kafana yatan yanlışın isyanını et. Ama başkalarının seninle aynı duygusal hassasiyetleri taşımasını bekleme. Babanın uşağı yok.

Devamı...

Pazar, Ağustos 11, 2013

Emeğimi satın alabilirsin ama ruhumu asl... neyse kesin konuşmayayım ne olur ne olmaz



  Aha bu işte de tutunamadım buyur! Ömrümün yarısını "iş bakıyorum işte" diyerek, kalan yarısını işe girip işten ayrılarak geçirdim. Bu neye işaret? "yane şahsen olarak haksızlığa dayanmyrm :ss" diye sanki patronuna ve ağır iş şartlarına baş kaldırmış isyankarmış gibisince açıklamalar yapıp durumu süsleyebilirim ama yalan olur. İşin doğrusu GÖTÜM SIKIYA GELEMEDİ! Hizmet sektöründe göte sıkıntı yapmayan iş yoktur tahminimce. Yap, tut, al, ver gibi emir kiplerinin havada uçuştuğu bir atmosferde 10 saat bulunmak,  üç kuruş için beş öğün azar işitmek, imalı laflarla taciz edilmek, tahrik edilmek ama sabretmek, susmak, hazmetmek öyle her kafanın kaldıracağı işler değil. Ama milyonlarcamız "ekmek parası kazanmak kolay mı kardeş" teskinleriyle sabrettik, eşi dostu kendimize güldürmedik ama kimimiz, bazı tembeller türlü bahanelerle efenim yok annem hasta benden başka bakacak kimsesi yoklarla, yok bacağımda damar damar üstüne binmiş ameliyat olmam lazımlarla 6 ayı doldurdu doldurmadı işi bıraktık.

     Aslında ilk günlerdeki kendini kabul ettirme ve onları kabul edebilme sürecinin zorluğunu saymazsak işe alışmıştım. Her gün karşılaştığım farklı tipler zihnimin insan kaynaklarına güzel malzemeler veriyordu. İnsanlarla aramda her gün sıvalarını tazelediğim, yeni tuğlalar eklediğim güçlü bir duvar olmasına rağmen insan türleri biriktirmek pul biriktirmek gibi bir hobi bende. Pul da biriktirdim ama aynı tadı vermedi.
İlk günlerde işverenin işçiyi illa kendinden daha az bilen olarak görmesi hastalığından muzdarip patronum zamanla "homofobi" nin bile manasını bana soran (bknz minimalist diyen çalışana şaşıran patron ) 100 bin liralık banka hesabının kartını elime verecek kadar gereksiz bir güvene sardıran birine dönüştü. 50 küsur yaşına kadar hiç seveni olmamış mı bunun dedim bir kaç kere, yüksek sesle. Dükkanda beni her gördüğünde koşarak sarılıp, sırtıma dolu dolu pış pış pış oy pış pış yaparak "seni görünce müsterih oluyorum siminya" demesiydi bana böyle söylettiren. Hayatı boyunca darbe almış, kandırılmış insanlar güvensizlikten öyle berbat hale geliyorlar ki güven duymak için adeta dileniyor, küçük bir iyilik gördükleri yabancıyı en güvendiği insan olmakla ödüllendirebiliyorlar. Ben de öyleyim ben de...

     İşten ayrılmadan bir süre önce attı beni 4x4 arazi jipine, vurduk İstanbul yollarına. Buna esnaf dilinde "mal çekmeye gitmek" deniyor. İstanbul'a eminönü'nde balık yemek, adalarda faytona binmek, sultanahmet'te bir tur atmak için gideceğimi tahmin ederdim de "MAL ÇEKMEK" için gideceğimi ömrü billah akıl edemezdim. Mal çekmekte keşke ot manasında mal çekmek olsa, değil! Pılı pırtı, bez belek almaktı içerik. Yol boyunca benimle ilgili olumlu düşüncelerini, bana olan önlenemez güvenini anlattıkça şu naçiz bedenimi arabanın camından tarlalara savurmak geçti. Kendimle ilgili sanki yeteneksizsiniz sahnesinde acun'un insafına sığınmış dikililer gibi olumlu yada olumsuz puanlamalar dinlemek hoşuma gitmez, en çok da 7 liralık yemek parasını "elektrik faturası çok geliyor" diye kesen bir işverenden duymak. Cıks inandırıcı değil. İçinde "ben seni beğendiğimi bildiriyorum ee sen de bana daha iyi çalışırsın artık" hesabı olan çıkarcı sohbetler. Mesela biri  "sana güveniyorum" diyorsa içinde mutlaka "güvenimi boşa çıkarma haa" uyarısı barındırır. Piçliğine güvenlerini boşa çıkaracaksın bunların. Ya da belki de alt metin okuyucumu ara sıra kapatmalıyım.

      İstanbul'a varınca bir otele yerleşip beyazıt'ın, sirkeci'nin, eminönü'nün akla hayale gelmedik dipsiz kuyularına indik. Parolayla açılan kapılar gördük, sex shop malzemelerini hıyar gibi, patates gibi kiloyla satan kırmızı suratlı adamların yanından geçip girdiği dükkanı "ya dükkanıl alemil el kompile büsbütün haşhaş?" diye satın almaya yeltenen araplara sürtündük. Japonudur, arjantinlisidir, eskimosudur hep beraber oturup ince belli bardaklarda çay hüplettik, hepimiz aynı sütyenlerin kopçasını sağlam mı bunlar diye çekip çekip bıraktık. İşte aranan viyadı vorld viyadı çildrın viyadı hepimiz kardeşiz ortamları buydu! Toptancı esnafının kendine has dünyası beni çok etkilemek üzereydi ki büyük bir el arabası çeken hamalın arabasının demiri böğrümü deşti de kurtuldum. Acısı geçti ama morluğu hala duruyor. O arabayı nasıl çekiyordu o herif? Hayretlik olaylar.
Saatler boyunca yokuş aşşaa verep yukarı dolan ha dolan girmediğimiz afedersin bir logar delikleri kaldı. İstanbul'un ortasında devasa ve yapayalnız bir buda heykeli olduğunu da bu aşırı keşif heyecanımız sayesinde öğrendik.  Uzakdoğu'dan mistik parçalar getiren çok büyük bir işhanının merdiven boşluğunda boylu boyunca uzanmış, bir budistin gelip kendisine dua edeceği o güzel günü bekleyen garip heykel. Onu anladım. Yalnızlığını kutsadım. Bunu satıyor musunuz? diye sordum yakışıklı kürte. Alan olursa neden olmasın, amaç o zaten dedi. Ne güzel gülüyordu öyle.... Heykel değil kürt satıcı...

     Yolculuğumuz sonunda işi bırakmaya karar vermiştim. Ama tam anlamıyla bırakmam biraz zaman aldı. Hayır İstanbul güzeldi, esnaf kibardı, balık muazzamdı, kürtler çok güzel gülüyordu...ama patron.... Sanırım onca zenginliğe, onca güzelliğe rağmen neden yapayalnız olduğunun sırrını diğer çözen binlercesi gibi ben de çözmüştüm. İşveren ve arkadaşlık arasındaki ince sınırda debelenip duruyordu. Dost olmak istiyordu ama para hatır gönül işini pek sevmiyordu. Paraya dokunduğu an canavara dönüştüğünü gören kaçmıştı. Bir tepikte ben vurmak istemezdim ama hastalandığım gün "nerden çıkardın hastalığı! iş nolocak!! getti cirooo" demesinin yarattığı öfke baskın geldi.  Emeğimi satın alabilirsin ama ruhumu asla!! dedim çıktım gittim. Günlerce sonu ":(((" larla biten mesajlar attı, hiç bir erkekten görmediğim kadar çok geri dön tülaayy seranatı çekti bana. Acındırdı, damarım damarımın üstüne bindi nolur gel dedi. Dönmedim fakat küçük bir kapı araladım. Bundan sonra haftanın belli günlerinde, haftasonu olmamak kaydıyla, canımın da istemesi şartıyla çalışabileceğimi söyledim. Kabul etti. Sike sike edecekti. Şimdi kafam eserse gidip çalışıyorum. Bana karşı emir kipi kullanamıyor. Geçen de jipinin anahtarını verdi. Ha şöyleee.

Devamı...

Perşembe, Temmuz 18, 2013

Dağlara gel dağlara



    

     Bütün kalbimle ve imkanlarımla desteklediğim Gezi  eylemleri  1. ayını doldurmamıştı ki görüşlerimin belirgin biçimde solda kalmasına karşı yakınlarımdan gelmesini beklediğim tepkiler nihayet başladı. İmalı konuşmalar, sen kimin tarafındasınlar! bak bak bak bunları kimden öğreniyorsunlar! yok abi bu böyle olmazlar falanlar filanlar beynimi eritecek hale gelince aldım çantamı çıktım. Olmuyorsa zorlamayacaksın o zaman. Bin yılın felsefesi  bu.  Aç bak felsefe kitaplarına, efendim  insan hakları beyannamesine, cin ali’nin ilk sayısına falan ilk madde hep OLMUYORSA OLMUYORDUR dur. Zorlamayın durumları kapiş?

      Madem o halde biraz ortalardan kaybolayım, üzerimdeki "yoksa teröre mi oldu bu" şüpheleri dağılsın istiyordum. Beni rahatsız eden dinsiz veya terörist denmesinden ziyade bu şüphelere dayanarak yaşatılan yoğun mahalle baskısı. Fikirlerini dolandırmadan ifade edemediğin, doğrularını söylediğinde şiddet gördüğün, başkalarının doğrularını kabul ediyormuş gibi davranmak zorunda kaldığın çoğunluk zulmü. Yoksa etiketlerin insana verdiği ekstra bir yük yok.

  Böyle kaybolmalı artizlikler için bazı şartlar gerekir misal para gibi şeyler, yanında kalınacak cevvalinden bir arkadaş veya Amerikan filmlerindeki gibi atlayıp uzun yolculuklara çıkacağın külüstür de olsa bir araba. Düşünürken aylar önce patronumun Gemlik’in bir köyünde bir dağ evi olduğunu istersem anahtarını verebileceğini söylediği aklıma geldi. Fırsatçı kulaklarım saolsun, unutmamıştım.  Daha “abla senin bir ev vardı hani” der demez anahtarı mı istiyorsun bekle getireyim dedi bir koşu içeri girip bazı çekmeceler açtı, metal sesleri çıkardı aldı geldi. Akşam olmadan da kendimi Bursa otobüsünde muavinin dağıttığı dondurmayı kaşıklarken buldum. Daha önce ne gitmiş ne görmüştüm oraları. Adresi elimdeki buruşuk kağıtta yazan eve sağ salim varıp varamayacağımı, oralara vasıta olup olmadığını pek düşündüğümü söyleyemem. Eylemlerden habersiz kalma ihtimali rahatsız ediyordu sadece.  Kim bilir ülkem her sabah yeniden doğurduğu nice acılara ve güzelliklere gebeydi ama ben kendi problemimi kafamdan savuşturmak için bencil bir yolculuğa çıkmıştım.

   Bursa’ya inince Gemlik’e giden bir otobüs buldum ve bu yolculuğumun en zahmetsiz bölümüydü. Gemlik’e varınca Kumla’ya  giden başka bir otobüs buldum. Kumla’ya inince de Fıstıklı’ya giden başka bir otobüs. Fıstıklı’ya  inince de… Aralarda minibüs, taksi ve bir ata da binmiş olabilirim. Dağ evine vardığımda geceyarısı olmuştu.  Tahmin edebileceği gibi hayallerimin çok altında bir evdi. Ne bir ahşap verendası, ne de verendada sallanan sandalyesi vardı. Bildiğin betonarme lan bu! dedim. Kapının gıcırtılarla açılmaması son damlaydı. Bu kadar da olmaz ki ama! İçeri girip yere oturup az biraz seslice ağladım. Aslında tek sebebin kapı gıcırtısı olmadığını belli eden biçimde baya bağıra bağıra ağladım. Korku filmi gibi. Gece yarısı ormanın derinliklerinden gelen ağlayan kadın sesi…tısısısısısı. İlk bulduğum yumuşak yükseltiye kendimi atmıştım, uyumuşum. Neyse ki kanepeymiş.


    Sabah uyandığımda kendimi çok mutlu hissettim.  Dışardan gelen yoğun mu yoğun fıstık çamı kokusu ve kuş seslerinin mutlu etmeyeceği insanın alnını karışlarım. Dellendirmesin insanı! Ev köy evinden biraz daha hallice, yani örneğin mikro dalga fırını ve kahve makinası olan bir ev ama belki 100 yıldır içine insan girmemişçesine izbelik içinde. Toz, zibil, ölü böcek kuruları. Önce gidip etrafı keşfedeyim, yiyecek bir şeyler bulayım ne bileyim domuz mu avlarım geyik mi kafalarım sonra gelip köşe bucağı temizlerim dedim çıktım dışarı. Gecenin karanlığında dağ sandığım, o dağcılar o nasuh mahrukiler buralara nasıl çıkıyor helal ossun yiğitlerime diye içimden geçirdiğim yer meğer denize 500 metre uzaklıkta bir yermiş.  Etrafı da evlerle dolu.  O gördüğüm AVM mi yoksa lan! Hayır o kadar da diil saçmalama slk!

    Geyik avlamak sabah sabah aç karnına zor olacağından marketten peynirdir,  domatestir, çaydır bir şeyler alıp evime döndüm. Kendime misler gibi bir çay demledim, domatesin üstüne dolaptan bulduğum halis zeytin yağından gezdirdim,  belki de hemen şuradaki zeytin ağacının meyvesi olan zeytinleri sudan geçirdim.  Çam ağaçlarının yanısıra, zeytin, incir ve cevizin dallarını kırdığı orman bahçeme yer soframı serip göğe bakarak kahvaltı yaptım. Senelerdir bu şeylerin tadını alamıyormuşum meğer.  O sırada aklıma telefonumun çekip çekmediği geldi, beklediğim gibi çekmiyordu. Ne yalan söyleyeyim bu çok hoşuma gitti. Eğer ortadan kaybolmak istiyorsan ilk kural kimsenin sana ulaşamaması olmalı değil mi? Bir ölü gibi. Telefonumu sadece doğayı fotoğraflamak için kullandım. Ne müzik dinledim  ne de başka bir şey.

yeni başlayanlar için inek

    İlk gün sırt çantamı alıp ormanın içlerine doğru yolculuk yaptım.  Hafif ege/trakya aksanı ile konuşan köylülerden biri “içerlee doğru fazla gitme vaşşi domuzla saldırıu” dediyse de dinlemedim. Nitekim çoğunlukla saldırmadılar da. Kapkara  domuzun biri hırklaya hırklaya bana doğru koşunca altıma sıçtım ama çamaşır makinam vardı. Sıkıntı olmadı. Bir daha da o yana gitmedim zaten. Korktuğumdan değil ha hayvenceizleri  kendi mekanlarında rahatsız etmek istemedim. Sonraki gün ormanın en tepelerinde yaşadığı söylenen şelaleye kadar yürümeye karar verdim. Yılan gibi dolana dolana çıkan yol bitmek tükenmek bilmedi.Yarı yolda güneşin alnında bayılmak üzereyken lacivert bir mazda minibüs tarafından kurtarıldım. Bembeyaz saçları ve ay gibi yüzü olan şöför dayı köyündeki  bakkala ekmek ve sebze taşıyordu. Bana dağ başlarında bir başıma ne yapmaya dolandığımı vaşşi domuzların saldırabileceğini, evime dönmemi söyledi. Hakkımızı almadan eve dönmek yok! dedim. Anlamadı.
 Beni şelaleye 1 kilometre kala ormanın iyice iç içe girip, neredeyse yolları kapadığı bir yerde bıraktı. O gidince güneş gözlüğümü minibüsünde unuttuğumu farkettim. Şelale dönüşü almak üzere indim derelerine. Şelale de beklentimi karşılamadı. Köylüler  gezilecek nereler var soruma cevap olarak şelaleyi o kadar  övmüşlerdi ki beklentim niagara boyutuna gelmiş dayanmıştı. Bildiğin 10 metre yukardan su diğdiriyor! Buralar da yine hep arap turist doluydu. Ne gezdiniz arkadaş ne gezdiniz. Dönüşte gözlüğümü bulmak umuduyla, otostop çekerek mazda’lı dayının köyüne vardım. Kime sorduysam o köyde bırak öyle bir adamı öyle bir minibüs bile olmadığını, hele lacivert rengini hayatta sevmediklerini söylediler. Ağzı böyleydi, burnu şöyleydi, çenesinde ben vardı? ııh..Tanımıyok! Mesele gözlük davası olmaktan çıkıp gizemli bakkalcıyı bulma inadına dönüştü. Ama yeryüzünde bile yoktu öyle bir insanoğlu. Köyün bakkalı “buralağda dolanıb duma tanımıyom dedim saa” diye beni tersledi.  Hayır o kadar günahsız bir insan da değilim niye ak sakallı dede beni ölümden kurtarsındı ki? ( sonuçta mübarek akp ye karşı zındık, ayyaş, atayıs çapulcuların tarafındayım, en fazla zebani çıkmalı karşıma)  Gözlüğüm de satsan köyü kurtaracak bir şey değil ki gözlük için yapmadıkları numere kalmadı uyanıkların desem. Çakma bir şey.



   Kafamda ne varsa, derttir, kederdir, gözlüktür Gemlik’in dağlarına savurdum kısacası. İlk bir hafta evde yapayalnız, ürpererek,  ne işim var bu dağ başlarında  diye ağlayarak geçirdiğim olumsuz günler sonraki günlerde yerini sahilde ve köyde bulduğum arkadaşlarla goygoya bıraktı. İnsanlar güleryüzlü, mutlu ve kesinlikle çok şanslılar. Ama pek fazla yardımsever ve çalışkan gelmediler.  Bu kadar güzel bir doğada yaşadıkları halde maydanozu bile pazardan alıyorlardı. Çok kınadım. Minibüsteki  bir Karadenizli gördüğü boş arazilere “şuraya ne güzelde bi şeyler ekilir, boşa gidiyor hep topraklar” diye üzüldü durdu.  Sahil ve bitişiğinde kalan ormanlar çöpten  geçilmiyor. Kimsenin ayak basmadığı yer bulurum umuduyla son bir kez ormanın derinliklerine kadar gittimse de gene pet şişeye ve dürülüp bükülmüş boklu bebek bezine rastladım. Maceracı ruhumu işte tam oraya gömdüm.

Gidişimin haftasında da “berrak suyun içindeki çakıl taşlarına basan çıplak ayaklarım” konulu fotoğrafı çekerken  telefonumu denize düşürdüm. Daha fotograf çekmekte mümkün olmadı. Ötesi, anamın babamın bilimum tanıdığımın telefon numaraları da yitti gitti. Ara sıra arayıp iyiyim merak etmeyin diyordum o da bitti. 15 gün sonunda türlü böcekler tarafından ısırılmış, mantardan zehirlenmiş, aşırı yanmaktan esmerlerin esmeri arap bacıların arabı olmuş, mazda’lı dedeyi görmüş, taksitle zor bela aldığı telefonundan ve gözlüğünden olmuş şekilde ama lafta değil harbi harbi huzurlu olarak eve döndüm.   

at


Devamı...

Social Profiles

Twitter Facebook Google Plus LinkedIn Email Pinterest

.

.

sen kaç yiğidim, ben bunları oyalarım

Popular Posts

Kitaplarım

Facebook

Powered by Blogger.

Follow by Email

PROFİLİMİN AZCICIĞINI GÖRÜNTÜLE
AZ DAHA GÖRÜNTÜLE
SONRA BİRAZ DAHA

Kimsenin benimle ilgilenmediğini anladığım zaman 16 yaşındaydım. Hayatımda ilk kez bir şeyi doğru anlamıştım. İnan bana seninle de ilgilenmiyorlar. Başına gelenler sana ceza ya da ödül olsun diye değil. Hepimiz öleceğiz ve cehenneme gideceğiz. İskender dünyayı aldı ve şimdi tek hatırlanan gay olduğu. Marie Curie laboratuarda çürüdü. Ne geliyor gözünün önüne frijit bir bakire, hayır aslında evliydi. Kimin umrunda ?
Demeye çalıştığım da bu zaten. Bırak ansiklopediler senden bahsetmesin, popüler olma, 2150 yılında Google’da adın çıkmasın, üst geçide ismini yazmasınlar. Ah ne gam!
Beş sene önce hayal ettiğin durumda mısın ? Ya da beş sene sonra hayallerin gerçek olur mu sence ? Önemsiz olduğunu kabullen, mızıldamayı bırak!

Clicky Web Analytics

online

Copyright © Siminya | Powered by Blogger
Design by Lizard Themes - Published By Gooyaabi Templates | Blogger Theme by Lasantha - PremiumBloggerTemplates.com