Annem mutaassıp bir
kadın. Öteki dünya korkusu ile zaman zaman ibadette aşırıya kaçtığı, on binlerce
boncuk uzunluğundaki bir tespihin taneleri arasında kaybolup gittiği olur.
Hayallerinden biri ilerde bir gün kara çarşaf giymektir ama babamın çarşafa tepkisi eve gelen iki
çarşaflı teyzeyi çükünü çıkarıp kovalayacak kadar net olduğu için böyle bir
eyleme girişmekten korkar. Kovalanan kadınlar “bu kafir adama karşı metanetli olursan cennette köşklerde oturursun
bacım” dedikleri için annem babamın her türlü taşkınlığını “cepte bir sabır sevabı daha”
düşüncesiyle alttan alır.
Babam türkü aşkı,
pala bıyıkları ve fötr şapkası yüzünden mahalle sakinleri tarafından alevi
zannedilir. Bir gün babamın alevi olup olmadığını çözmek için kolundan tutup zorla
camiye götürmüşler. İçinden saydıra saydıra camiye giden babam genellikle
abdest almadan, kirli donlarıyla namaza durmuş. Bu durumu “Hem abdestin sırasını karıştırıyorum hem de dürzülere gıcıklık olsun
dedim” diye anlatır. Bir gün bir
namazın ortasında sıkılıp, bağdaş kurup
“gurban olayım gız içinde acik daha
dursun” türküsünü patlatana dek bu gönülsüz müslümanlığı sürdürmüş. Zaten
ondan sonra istese de camiye almamış, cami civarından bile geçse homurdanmışlar.
Babamın da işine gelmiş bu, daha da vermiş karı kızın, humarın, sazın gözüne. Annemle babamın iki zıt kutuplarda sergilediği
aşırılıklar yüzünden biz zavallı evlatları birer birer tuğçe kazazlaştık. Bir
gün TKP’ye bir gün Taliban'a öteki gün Turancılar'a sempati duyduk. Arayışlarımız
sürüyor.
Babamın alevilere bu
kadar benzemesinin sebebi doğduğu köyün bir alevi köyüyle bitişik olması.
Küçüklüğümüzde Hıdırellez zamanı bizi bu köye götürürdü. Köy ahalisi çimenlik
bir yerde toplanır, kazanlarda bulgur pilavı pişirir, geleneksel oyunlar oynardı.
Babam da o sırada alevi dedelerle aşık atışması yapar, ondan hiç duymadığım
kahkahalar atardı. Ben nereye geldiğimizi ve ne yaptığımızı tam anlamayacak, burun
deliklerime çamur sokmayı hayata geliş amacımız sanacak kadar küçüktüm ama
babamın değişimini hissedebiliyordum. O'nu bir daha asla kendine tıpatıp benzeyen bu kadar adamla bir arada görmedim. Kahkaha
atarken de görmedim. Babamın alevilere benzerliği hayatta sadece bir işimize
yaradı. Atatürk Orman Çiftliği’ne defalarca beleşe girdik.Gişede görevli memur
aleviydi ve babamı ünlü bir alevi dedesiyle karıştırıyordu. Ses etmedik. Bunun dışında genelde olumsuz bakışlar ve
imalı sözler nasibimiz oldu. Lakaplarımdan biri kızılbaşın kızıdır.
Mamak; Sivas, Yozgat ve
Tokat gibi illerden çok göç alır. Bu yüzden Mamak’ta çok alevi yaşadığı söylenir.
Söylenir diyorum çünkü aleviler hala alevi olduklarını bir sır gibi saklıyor, yıllara
dayanan bir ötekileştirmenin sonucu olarak sunni gibi davranmak zorunda kalıyorlar.
Ramazanda oruç tutuyormuş gibi yapıyor, iftarlara gidiyor, kurbanda danaya giriyorlar.
Bu davranışların sebebi tabi ki azınlık
olmaları değil. Bilmem kaç yüzyıldır ideolojik hakimiyet; “tek kutsal benim kutsal saydığımdır”cıların elinde olduğu için.
Sesleri çok çıksa, her hangi bir makamda yükselseler ilk fırsatta “afedersiniz
alevi” diye bir ayıp, bir günah gibi aşağıya çekilmeye çalışılacaklarından.
Yüzbinlerce çapsızın bu halkı bir “mum
söndü” aşağılamasıyla özetlemesine
şahit olacaklarından. Türkü söylemek için bir yerde toplansalar on binlerce
Güner Ümit’in ellerine çıra alıp koşacağından böyle yapmak zorundalar. Yoksa aleviler ne suskun ne korkak nede azdır.
Cesaretlerinin ve isyanlarının dile
gelişini anlamaya Pir Sultan Abdal yeter.
(pir sultan abdal devletin zulmüne karşı isyan etmiş,
isyanını şiirleri vasıtasıyla halka yaymış, onları bu zulme karşı sessiz
kalmamaya çağırmış bir asidir. bir nevi aleviliğin martin luther king’i. zalimlerin
hışmından yanına sığınan hızır’a kol kanat germiş, eğitimi için şehir dışına
gitmesine yardım etmiştir. hızır sivas’a vali olarak atanınca ilk işlerinden
biri pir sultan’ı idam ettirmek olmuştur. pir sultan’a bütün halkın taş atması
emredilmiş atmayanın kellesinin uçurulacağı duyurulmuş, pir sultan’ın
dostlarından biri taş atmaya kıyamayıp gül atınca pir sultan’ın dilinden o
meşhur şiir dökülmüş
şu kanlı zalimin
ettiği işler,
garip bülbül gibi zareler beni,
yağmur gibi yağar başıma taşlar,
ille dostun gülü yareler beni )
garip bülbül gibi zareler beni,
yağmur gibi yağar başıma taşlar,
ille dostun gülü yareler beni )
Bazen yakılan
aşıklardan birinin türküsünü dinlerken, herhangi
bir yerde olayın görüntüsüne rastlayınca veya babam Aşık Veysel’den bir türkü
söylemeye başladığında o günü düşünüyorum. Bir otel odasında ne yapacağına
karar vermesi için sadece birkaç dakikası olan ozanlardan birinin çırpınışları
geliyor gözümün önüne. Hayır empati yapmak değil niyetim. Zaten bu empati ve
saygı beklentisi çok zorlama geliyor bana. Kimsenin düşüncesinin bizim saygı
lütfumuza ihtiyacı yok. Biz saygı duymasakta o düşünce onun beyninde arzı endam
etmeye, dilinden savrulup çıkmaya devam edecek, etmeli. Bi gölge etmeyelim yeter.
Empati ise anaokulunda oynanacak bir oyunu andırıyor. Bir durumu yaşayanın hissettiklerini
anlamamız için belki bütün hayatını onunla birlikte yaşamış, gözünün önünden geçecek sahneleri bilmemiz
gerekir. Mesela bir zamanlar küçük,
yeşil, sevimli bir bitkiye verilen isimken, 93 yılından sonra bir galeyan yangınının
adı olan Madımak otelinde sıkışmış ozanlardan biri olduğumuzu farz etsek; evde bıraktığı , belki dönünce saz çalmayı
öğreteceği çocuğunun “çabuk gel baba”
diyen yüzü gözümüzün önüne gelir mi? Empatinin öyle bir becerisi var mı? Otelin
bir duvarından ötekine yalpalarken kader arkadaşlarıyla saliselik çaresiz
bakışmalar yaşadığı o gürültülü sessizliği hangi mizan, hangi çaba
canlandırabilir? Ateşten kurtulsa on binlerce öfkeli Nemrut’un gazabından
kurtulamayacağını, ölümün er geç göğsüne
dayanacağını anladığı o saniyeyi, empati
duygumuzu ne kadar zorlarsak yaşayabiliriz? Evlatlarını tv haberlerinde “pir sultan abdal şenliklerinde aşıklar
geçidi” haberiyle beklerken “ 35 kişi
yakılarak öldürüldü” haberinde gören
annenin ve babanın ciğerine düşen ateşi aynı yakıcılıkta hissetmemizin imkanı
var mı? Bu zalimlerin kendisi gibi
olmayanı, kendi sevdiğini sevmeyeni, kendi inandığına inanmayanı değiştirmek,
olmadı öldürmek tutkusunu hangi empati duygusu haklı bir noktaya getirilebilir?
“Hayırlı olsun”
35 kişi, babaların paşa gönlü tahammül edemiyor diye yakılınca
aklı başında bir devletin yapması lazım olan şey, bu halkın veya halkların ne
tür bir eza yaşadığını anlamaya çalışmak olmalıydı, olayı bir mahkeme meselesi,
zamanı aşmış bir dava olarak görmek değil. Alevilerin
tıpkı diğer halklar ve inançlar gibi neden ötekileştirilip, değiştirilmeye
ve öldürerek bitirilmeye çalışıldığını araştırmaları, çözümler bulmaları
gerekirken Sivas’tan hiç ibret almadığını kanıtlar gibi “afedersiniz alevi, ateist, tinerci” gibi yaftalarla, uyuyan nemrutlara
yeni madımaklar’ın yolu açılmamalıydı. Hele “hayırlı olsun” neyin nesidir? Hayırı bu gazabın
tam olarak hangi noktasında arayacağız? Katliamdan hayır çıkaran memleket. Kurdele de kesin bari. Vay
bana vaylar bana.
Bize; bizim gibi düşünmeyen, başka şeylere inanan,
hiç inanmayan, türk olmayan, sunni
olmayan, heteroseksüel olmayan bir çok başka insanlarında olduğu bir şekilde anlatılıp, şu bir boka yaratamadığımız mantığımıza, beraber yaşamanın
yok etmekten daha basit olduğu yaklaştırılmalı. Monoton sabah kuşaklarında,
zevzek zevzek Anadolu geziyoruz, börek çörek komadık götürdük programlarında halkların
birbirine sempati duyacağı bir şeyler yapmak ne kadar zor olabilir ki? O kadar
tv dizisi, sinema filmi çekiliyor, bu filmler
gittikçe büyüyen bu nefret toplumuna Recep İvedik’i, Polat Alemdar'ı, eli
tabancalı sert adamları sevdireceği yere en azından bir tanesi Nesimi’yi, Pir Sultan’ı,
Hz Ali’yi anlatamaz mı? Bir zamanlar Yeşilçam bunun için, avamın fikirlerine
istenilen ayarı vermek, belli kesimleri ufaktan hizaya getirmek için
kullanılıyordu. Eğer bu toplum eğitilmezse,
bütün memleket baştan ayağa cem
evleriyle donatılsa bile bu dangoz kafalarımıza inanç hürriyeti layığıyla işlenmediği için korkarım o cem
evlerinin kaderi de Madımak gibi olur. Bunları benim gibi sıradan bir vatandaş
bile aklından geçirebiliyorsa milyarlık danışmanlarınız söyleyemiyor mu
ey ulema?
Elbet bir halkın bir kesimin romantik kelimeler ve naatlarla
kutsallaştırılmasını, bir kitlenin acılarının popülizm malzemesi yapılmasını
yada bir zalimliğin bundan sonraki nesillere gözdağı gibi sunulmasını savunmam.
“ermeniler
çok doğru insanlar, türk gibi güçlü, kürtler cesur, aleviler gönül insanı, almanlık ne güzel,
eşcinseller çok şirin, çingeneler mülayim, onlar koca yürek, bunlar aslan
parçası” gibi sloganlar ayrımcılıktır. Birini yücelttiğinizde ötekinin
gönlü kalır, diğerine kinlenir. İnsanları zümre zümre suçlayarak veya
kutsayarak bir yere varamadık. Bakacağımız
yer kafalar olmalı, kafa kağıtları değil. Ancak gerçek olan bir şey var ki bizler, artık
çoğunluk muyuz, beriki miyiz, ileriki miyiz ne zıkkımsak ötekilere çok zalimlik
ettik. Babamın alevi olup olmadığını test etmeleri bile bu zalimliğin ne kadar
cüretkar bir şekilde aramızda kol gezdiğini göstermez mi?
Bundan bir kaç yüz yıl önce azınlıkların yada başka inançlara sahip insanların toplamı
yüzde/40 lardayken şimdi yüzde/2 lere inmiş. Ne yaptık o kadar insanı? Nereye kıstırdık? Nerelerde susturduk? Yüzde bilmem
şu kadarı Müslüman memleket…Hayırlı olsun.
Tweetle








.jpg)


