anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Haziran 10, 2014

Annem, Tanrı ve Sen


Kutsadık.Nefret ettiğimiz yaşamak lanetini bize bulaştıran her şeyi kutsadık.Başköşeyi ise daima, birbirimizin canına daha kolay kıyabilmemizi sağlayan sevgili Tanrımıza ayırdık. Görmediğimiz ve duymadığımız yaratıcıyı; çığlık çığlığa görünen, anlatan ve ağlayan insandan daha çok anladık, çünkü O hep vardı ve var olacaktı. Sonsuz varoluşundan ürktük. Ölümsüzlüğüne yenildik. Hem yaşamaktan hem ölmekten korkuyorduk.

O kadar korktuk, o kadar korktuk ki yaratıcının dünyadaki izdüşümü anneyi kutsamak zorunda kaldık. Belki de ölümlü bir yaradanın karşısında kendimizi daha rahat hissedecektik. Öyle de oldu. Kanını, canını, emeğini, varlığını sömüre sömüre kutsallığına küfürler savurduk. Etlerini koparıp, saçlarını ellerimize doladık. O bizi hep anladı. Tuttu başımızı okşadı. Gözyaşlarımızı avuçlarına alan, kulağımıza umudu fısıldayan bir yaradanımız vardı. Anne, yaşamaya mahkûm ettiği bize sevmeyi anlattı.

Var olmanın acısı sevdikçe geçecekti. O'na inandık. Sevdik. Sevmekten yaşamanın tek güzelliği aşka ulaştık. Kutsal aşka.

Nefes almaya anlam katan aşktan daha kutsal ne olabilirdi ki? Olmadı. Aşkı sadece yaşayanlar kutsayacaktı.

İnsanların herhangi bir şeyi kutsal bulmasında problem yok, problem, kendi kutsalını ötekine dayatmasında. 

Varlığımı derinden etkileyen üç kutsalımı anlattığım 2. kitabım bugün piyasada. Hayırlısı

http://www.dr.com.tr/Kitap/Annem-Tanri-Ve-Sen/Siminya/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000599898


Cumartesi, Ocak 25, 2014

Gelinliğinizi de alın gidin!

   


    Hava günlük güneşlik. Hafif aralık pencereden baharı hatırlatan kokular süzülüyor. Annem odasından duvara tutunarak çıkarken hazırladığım kahvaltı sofrasına bakıp mutlu oluyor. Kahvaltıdan sonra camları da sileceğim, evi süpürür bahçeye geçerim deyince gözleri doluyor. Aslında bunlar küçük işler ama annem son bir yıldır küçük veya çok küçük hiç bir işi yapamaz halde. Annem yürüyemiyor. Ameliyat olmazsa bir yıla kalmaz tekerlekli sandalyeye mahkum olacak. Alabilirsek. Annem henüz 58 yaşında. Yaşıtları tatillerde, gezmelerde, sabah program seyirciliğinde hatta izdivaç programlarında fink atıp bir evi ve emekli maaşı olan eşler ararken o bir odadan öteki odaya zor geçiyor. Bunun sebebi ne? Annem neden altmışına gelmeden ihtiyar bir neneye dönüştü?

    Annem,  35 yaşında at arabası altında ezilerek ölmüş anneannemi, evin bahçe kapısında dedemin kucağında kanlar içinde gördüğünde 12 yaşındaymış. Simsiyah upuzun saçları yerleri süpürüyordu diye anlatır. Çektiği acıyı anlamamız için kendi saçımın beliklerinden birini kopardım diye tarif eder. Geride en büyüğü annem olmak üzere, biri erkek 10 çocuk bırakır anneannem. Cenazeden, baş sağolsunlar ve vah vahlar bitip ortalık ıssızlaştıktan epey sonra çocukların hepsi evin bir köşesinde ağlar durur.  Beşi anne özleminden ise beşi açlıktan. Beşi açlıktan ise beşi altını ıslatmaktan. Annem evin en büyüğü olmanın sorumluluğuyla, kalkar gözüne ilişen ilk çuvaldaki undan bir hamur yapar, sacın üstünde pişirir, kardeşlerini doyurur. Hayvan yemi olduğunu sonra anladık ama tadı güzeldi der. Dedem, kadının toprağı kurumadan evlenmek lazım düsturu gereği apar topar, üç çocuğum var yalanıyla bir kadınla evlenir. Kadın eve geldiğinde her biri bir yanda, boklar, çişler ve kusmuklar içinde çocukları görünce çıldırır. Üç küçük bebek dışında kalanları kovar. Büyük çocuklar köylülerin evine sığınır. Bir süreliğine.  

   Çok geçmemiş.  Annem kavak ağaçlarının altında yemlik otu topladığı bir gün, evinde kaldığı yaşlı kadın el etmiş. Koşa koşa gitmiş çocuk annem "Bıyıklı, neredeyse babam yaşında bir adam elimden tuttu, beni bir arabaya bindirdi. Çocuğum ya, gezmeye gidiyorum diye sevindim. Keşke kardeşlerim de gelseydi diye düşündüm" diye anlatırken öyle ağlar ki, tarifine imkan olamaz. Köyden çıkış o çıkıştır. Bir daha asla köyüne getirmez, kardeşlerini görmesine izin vermezler. Kardeşleri de bir bir kocalara verildiği için izlerini bulmak kolay değildir keza. Çok çook uzaklarda, adetleri, havası, suyu bambaşka bir köye getirirler annemi. Getiren bıyıklı adam benim babam. Annemden 18 yaş büyük babam. İlk karısının çocuğu olmadığı için ikinciyle evlenmesi lazım gelen adam. Çünkü hakkı. Çünkü tohumlarını, soyunu ve soyadını yaymak en asli görevi. Çünkü öyle işte.

    Annem henüz 12 yaşında. Regl bile olmamış. Gezmeye gittiğini sandığı köye kuma gittiğini anlaması bile aylar sürmüş. Koca koca adamlardan oluşan akrabalar, onların eşleri, çocukları, tepeden tırnağa süzen yüzlerce göz. Öyle korktum ki aklımı oynatacaktım diye anlatır. Sanki dünya ters dönmüştü. Sanki bir karabasan görüyordum da uyanmayı bekliyordum. Her şeyin adı başkaydı, kokusu başkaydı, göğün rengi bile başka gelmişti. Benim köyümde adı tencere olan kap bu köyde guşeneydi. Kevgire ilistir diyorlardı, halaya bibi, domatese kırmızı. Bir gün süt sağan kadınlardan biri annemden sitili getirmesini istemiş. Gösterdikleri yere girdim ve sitilin ne olduğunu düşündüm, sitil sitil sitil... Acaba bıçak mı? Yoksa süpürgeye mi deniyor sitil diye? Şansa kepçeyi aldım götürdüm. Ben sana çömçe mi dedim sitil dedim diye kafasında kırmış kepçeyi. Böylece kafasında kırılan şeyin adının çömçe olduğunu öğrenmiş annem. Bütün isimleri döverek öğretmişler ona. Bacaklarına, kafasına vura vura. Bir kaç kez kaçmayı denemiş. Köy yollarında yakalayıp sürükleyerek getirmiş, daha fazla dövmüşler. Hemen hepsi sırayla.


    Biri yazmış oraya "çocuk evliliklerinin hepsi kötü sonuçlanmıyor ki etrafımızda mutlu çiftler de var" diye. Mutlu çiftler... Nereden biliyorsun? "Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyeceksin" diye yetiştirilmiş kadınlar elalem ne der endişesiyle anlatmadığı için ve zaten kimse de sormadığı için öyle biliyor olmayasın? Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkmakla tehdit edilen, boşanmak isteyince de yol ortasında öldürülen kadınların korkusunu mutluluktan mı sayıyorsun? Değişik bir mutluluk anlayışın var. Kocasıyla yatmadığı gece sabaha kadar meleklerin lanet edeceği söylenerek tecavüze katlanmak zorunda bırakılan kadına gidip bizzat sordun mu mutlu olup olmadığını? Hiç konuştun mu bak samimiyetle soruyorum? Deyzeee eppek mi bişiriyon gıızz tadında değil. Dertleşmek, deşmek, eşelemek için oturdun mu dizinin dibine? Neye dayanıyor o mutluluk çıkarımın? Sizin bu "onca yıllık mutlu evlilik" yalanınız da, küçük kız çocuklarının rahminin üstüne kurulmuş "türk aile yapısı" yalanınızın bir parçası. Öyle sikik, öyle dandik ki rahmimizi sallasak gürül gürül yıkılacak.  Ondan değil mi eğitim sistemini kurcalayıp durmanız. Hangi tarafını yırtsak da kız çocuklarının kendini okumaya verip doğurmayı unutmasının önüne geçsek. O derme çatma düzeninizin tuz buz olma korkusundan değil mi lisede ve üniversitede evliliği cazip hale getirecek kampanyalar yapmanız? Elinizden kaçmasınlar aman diyim, daha çok kampanya daha çok. Sonuçta okullar evlilikle çok alakalı yerler.

    Annemin 12 yaşındayken, 30 yaşındaki bir adamın ikinci "eşi" olması, seks, iş ve çocuk için suistimal edilmesi, köleleştirilmesi ne kadar da bildik, klişe bir hikaye değil mi? Şu eski kadınların çileli yaşam öyküleri işte. O zamanlar hepsi öyleymiş.  Öyleyse o zamanlar yaşanmış ve muhataplarının canını yakmış bir köhne kültürü sanki çok matahmış gibi neden hala getirip getirip önümüze koyuyorsun? Kendi çocuklarının medeni durumunda nostalji yaşatmak istiyorsan buyur nikah dairesi orada.  Bir çocuğun, tecavüz şöleninizin süslü kostümü “gelinlik” giyme mutluluğundan daha çok büyümeye ihtiyacı olduğunu önce bir öğren sonra bakan ol, yazar ol, ne bok oluyorsan ol götü rahattam. Lafta değil harbi harbi ebesinin nikahına, ruhunun seceresine kadar bilmediğin, dizinin dibine oturup çözmediğin, çözsen bile kulağını şişirecek kadar sıklıkla duyduğun için savsakladığın o hayatlar hakkında empati yapmadan fazla ötme sevgili metropol sümsüğüm.  O senin uydurma bir masal dinler gibi dinleyip,  komik tortularına gevrek gevrek güldüğün yaşamların hepsi gerçekten yaşandı.  Sahibinin etinden löp löp parçalar kopararak, bacaklarına, sırtına,  rahmine, vajinasına  kanata kanata, yırta yırta izler bırakarak yaşandı ama bitmedi. Bitmez.  Her şeyden evvel mutluluk tanımını yeniden bir kolaçan et. Mutluluk tespitinin görüntüden yapılamayacağını, iyi giyimin, gülen yüzlerin hatta kibar sözlerin o kapalı kapılar ardındaki, kanlı, şiddetli,  görev icabı evliliklerin dışarı çıkmadan takılmış maskeleri ve çalışılmış rolleri de olabileceğini öğrenmelisin. İnsanların dışarıyı içerden daha fazla değer verdiğini, elalemin ağzına laf vermemeyi hayatlarındaki her şeyden daha çok önemsediklerini bu ülkede yaşayıp da hala bilmemene şaşarım sayın kutsal aile şakşakçım.

Annem yürüyemiyor. Bacaklarında, sırtında, karnında 12 yaşından beri biriken, silkeleyip atamadığı ağırlıklar  var. Günden güne her aklına geldikçe uç uca eklenip ayaklarına pranga olan yaşadıkları. Öyle ağırlaştılar ki yürütmüyorlar. Ve annem, dışarıya, adam gibi adamın sessiz ve namuslu karısı görünmek için son çırpınışlarını verirken, bir yerlerde bazı adamlar ve kadınlar, annemin kaderinin benzerini yeniden ve yeniden küçük kızlara yaşatmak için yazılar yazıyor, yasalar çıkarıyor, övgüler diziyor.



Salı, Eylül 17, 2013

Ekmek

          





  Zenginliğini anlatmak görgüsüzlük, yoksulluğunu anlatmak ajitasyon yani deniyor ki sus! hakkında hiç bir şey bilmek istemiyoruz. Yek ya? Bana göre insan bulunduğu hali tüm gerçekliği ile anlatmak istediğinde anlatabilmeli. Elalemin memnuniyeti için kırılıp bükülmek samimiyetsizlik. Misal biz sokak köpekleri gibi yoksulluk çektik ama ben bunu anlattığımda meeh acındırıyo denebilir. Mümkün. Yalnız şu var ki yoksulluğu ben yaratmadım ve bütün o açlık zamanlarının zanlısı ben değilim. Her birimiz başka bir tarafa dağılmış düştüğümüz hayatı bitirmeye çalışıyoruz. Ama zengin ama fakir ama güzel ama çirkin. Anlatmaya gelince başkasının hayatını anlatacak değiliz, dizi çekmiyoruz burda. Hayır sinirlenmedim.

   O sene her seneden daha leşlikte fukaralığa düştüğümüzü sanıyorum. Annemin bir sedir üstünde oturup tespihle yüzbinlerce “her gününe şükür yareppiiim” çekmesinden, karnı guruldadıkça tespihe daha bir hırsla asılmasından belliydi. İnancına göre parça pinçik olsa da, acından geberse de daima büyük bir teslimiyet içinde şükretmesi icap ediyordu. En ufak bir şikayet kırıntısında - ki düşünsel olarak bile- rabbi onu bugününden de beter ederdi. Şükrün mükafatı büyüktü. Öte dünya her şeydi. En basit ihtiyaçları bile öte dünyaya ertelemenin bünyeyi çok zorlamasından olacak tespih taneleri miktarınca da göz yaşı döküyordu. Sabrın, bağlılığın, iradenin ve affetmenin temsilciği anneme verilmiş gibiydi. Sofraya her akşam ama her akşam istisnasız salçasız bulgur pilavı koyuyor, bulguru da genelde halam Makbule’den ödünç alıyordu. Konuya komşuya türlü "ödünç"ler borçlanmıştık. Allahtan ödünçten haciz gelmiyordu. Kaşıkla yemeyelim, zaten eser miktarda olan yemeği üçer kaşıkta yutmayalım diye de yer sinisine yaydığı kuru yufkaların üstüne döküyordu pilavı. Islanmış ekmeği pilavıyla yola yola yemek hiç de kötü sayılmaz bu arada. Haşin bir beslenme biçimi.  
 Gündüz okuldan gelip “anneaa ebbeek” diye 5 ağızdan çınladığımızda ekmeğin arasına margarin sürüp üstüne küp şeker serpiyordu.  Bir köşeye birikip tıpkı at sürüsü gibi katur kutur sesler çıkararak küp şekerli dürümleri götürüyorduk. Hiç konuşmazdık yerken. Bu da fena bir menü değildi. Sabah kahvaltısında da bu ekmeklerin kırıntısını yağda kavuruyor ( namı diğer omaç) üstüne günde bir yumurta vererek anneme daha çok, çok şükür yareppim çektiren tek tavuğu sarıfışkı'nın yumurtasını kırıyordu. Ona fışkı demesinin sebebi komşu kümeslere, çatılara, alakalı alakasız her yere yumurta bırakıp bir kere bile annemin hazırladığı yere bırakmamasındandı. Arsız, isyankar sürtüğün tekiydi. Kadının, bahar ayından beri zor bela yetiştirdiği diğer tüm tavuklarına kıran girmiş, ölmüşlerdi. Belki içlerinden sarıfışkı'nın tersine oturmasını kalkmasını bilen hanım hanımcık tavuklar çıkacaktı. Kısmet olmadı. Velhasıl işimiz gücümüz ekmek yemekti.  Ölümüne ekmek,  çıldırasıya ekmek, tokmalayasıya ekmek. 

Annemin demesine göre aslında zengindik biz. Paralarımız hep bankada duruyordu. Dükkanlarımız falan vardı. Hatta Mersin diye bir yerde yazlığımız bile vardı. Sonra adını hatırlamadığım başka bir yerde daha. Çok acayip zengindik. Okula gittiğimde herkese semtin en ama eeen zengini olduğumuzu söylüyordum. Buna inancım tamdı.  Böyle söyleyince benden korkuyorlar ve arkadaş oluyorlardı. Zenginliğin hükmedici, ateş böceklerini toplayan sokak lambası gibi çekici bir etkisi var. Fakirliğin ise tiksindirici, çil yavrusu gibi dağıtıcı.

  Mahallede neredeyse herkesin yoksul olması, yoksul olduğumuzu fark etmemizi engelliyordu. En iyi durumda olanın en fazla Şahin arabası ve bulaşık makinası vardı işte. İyi durumdakilerin evlerine makinalarını seyretmeye giderdik  ( MAKİNA SEYRETMEYE GİTMEK) Bulaşık makinası çok acayipti. Tabakları içinde çalkalayıp durduğu halde neden şıngırtı gelmediğini, kırmadan nasıl geri verdiğini yoğun beyin fırtınalarına, çeşitli iştişarelere rağmen çözemedik. Görmemişler demesin, şımarmasın diye ev sahibine de soramadık,  içimize oturdu. Çamaşır makinası daha beterdi. Sıkarken çıkardığı sese bakılırsa her an patlayıp binayı yerle bir edebilirdi. Bu şeyi eve sokanın şuncacık aklı yok. Zaten temiz de yıkamıyor, yıkarız elimizde misler gibi.  Benzer nedenden düdüklü tencereye de alışmak hiç kolay olmadı. Bu tencerede yemek pişerken eve girmek her babayiğidin harcı değil. Girip düdüğünü indirebilen o yürekli çocuklara selam olsun. Bunların dışında yoksulluğumuzu yüzümüze vuran,  bak onlarda şu var bizde yok diyebileceğimiz fazla örnek olmadı. Her ev de hemen hemen aynı kokan yemekler pişiyor, aynı pazarın atleti, aynı mefruşatçının çarşafı iplere geriliyordu. Kapıların önünde yığılı ayakkabıların hepsi aynı dükkanın rafından inmişti. Terliklerse hurdacı Abidin’in hurda karşılığı bin bir nazla abla valla kurtarmazlarla verdiği, tokaları sudan paslanmış tokya terliklerdi. Genelde bütün hurdalarımızı bir kırmızı hamam tası anca kurtarıyordu.  Gayri safi milli hasılanın açıkladığı 4 kişilik mutfak masrafını borsayla ilgili bir şey sanan insanlardan söz ediyorum. Rakam yükseldikçe memleket iyiye gidiye aman dolar yükselmesinde.. diyen insanlar. Gayri Safi adlı herif o 4 kişinin kim olduğunu hiç açıklamadı yalnız. 

     Fakirlik güzellenecek kadar matah bir şey değil anladık. Bienal'da sergilenen bir çalışma olmadığı müddetçe hiç kimse ortasında damdan damlayan suların biriktiği leğen olan evi dekoratif bulmaz. Ama durumumuzu kabullenmemiz hepimizin iyiliği için. Aksi takdirde geceleri beyaz türkleri yemeye çıkan, plazalarda kravatlı avlayan yamyamlara dönüşürdük. Çok kabullenebildiğimiz de söylenemez. Borçla harçla alamancı akrabalarının gönderdiği üstle başla orta sınıfların arasına karıştık, zenginleri koklamak hiç olmazsa uzaktan nasıl yaşadıklarını seyretmek istedik. Çok aşırı fakirler müstesna. Çünkü onlar seyretme yerlerine bile gidemeyecek kadar fakirdi. Aşırı fakir bir kız vardı ismi Hatice. Hem albino hem de aşırı fakir  olduğu için kimse onunla oynamıyordu.  Temizlik parası toplanacağı vakit öğretmen onu “Hatice sen getirmiyorsun” diye teğet geçiyor bu sayede diğer çocukların onu mimlemesini sağlıyordu.  Hatice getirmiyordu. Getirmedikçe damgalanıyor, ayrıştırılıyor, işaretleniyordu. Bu benim için de bir işaretti. Ne olursa olsun o para gelmeliydi! Gerekirse tarlaya tapana gidilecek, humar oynanacak, çalınacak çırpılacak getirilecek. Hiç kimse evde ekmek arası küp şeker, ekmek üstü pilav yediğimizi öğrenmemeli. Tek bir kişi bile okul çantamın kırk çocuğun sırtından geçip bana ulaştığını, yamalarla ayakta durduğunu, yırtıklarında tarih öncesine ait böcek fosilleri bulduğumu, odunumuz olmadığı için saman ve tezek yaktığımızı, annemin açlıktan tespih çektiğini daha bir çok küçük sırrımızı bilmemeliydi. Bir çocuk için erken sayılabilecek yaşta bir hayli onur meselesi yapmıştım. Servet sahibiydim. Hayatta bir insanın başına gelebilecek en utanç verici olay temizlik parası getirememek.  Hatice’nin safına geçmek, öğretmenin bana dönüp “sen getirme” cümlesini kurması.. Bunlar altından kalkılacak, yenilip yutulacak çileler değil.

       Bir sabah korktuğum oldu. Akşam  anneme babamdan 10 lira alması için defalarca tembihlediğim halde, annem parayı alamamıştı. Çünkü babam eve gelmemişti. Kim bilir hangi kadının koynunda sabahlamış, hangi duvar dibinde sızıp kalmıştı göbel. Acaba gelse verecek miydi? Yoksa bir 10 lira için sıra dayağı mı yiyecektik bunlar hep gizem olarak kaldı. İyi ki. Yıkılmayı kapı eşiğine çömerek tıpkı annem gibi sessizce yaşamak istediysem de kudurmayı durduramadım. Babama çekmişim. Hem yıkıldım hem kudurdum. Yerlerde tepiniyor, elime geçirdiğimi sağa sola atıyor, üstümü başımı yırtmaya çalışıyordum. İşte aşırı küp şeker yemenin sonuçları. Annem ne yapacağını bilemeden öylece duruyordu. Ağlamış gibiydi. Belki de az önce soğan doğramıştır nebliyim (soğanımız boldu, her gününe şükür yareppiim ) Buğulu gözlere bazen fazla anlam yüklüyoruz.  “Okula gitmeyeceğim artık. Temizlik parası veremedikten sonra ne anlamı var okumanın” dedim.  Annem bunu duymadı. Çünkü hemen az önce “git anam git her şeyden yıldım” demiş çekmiş gitmişti. Annem ilk defa bir şeyden yılmıştı??? Sabır? Şükür? Meeeh! O gidince kendime baktım. Güzel dağıtmıştım ama. Öfkeden kafamdaki martı kurdeleyi yemişim. Çorabımın teki de ortada yoktu. Sonra onu 3 sokak aşağıda buldum.
Annem bir saat sonra geldi. Annem, parayı parmaklarının arasında kendine has bir şekilde tutar. Öyle bir tutuştur ki elinde kaç para olduğunu parmağının boğumundan anlarsın. Tam tamına 10 lira tutuyordu. “Al şunu al da okuluna git, karaltın kaybolsun giit!” diye bacaklarımın arasına hışımla fırlattı. Onurumu şerefimi kurtaran, beni götürmeyenlerden eylemeyen bu iyiliğini hiç unutmadım. Ertesi günden sonra uzun süre omaçı yumurtasız yedik ama olsun. Paçayı kurtarmıştım ya. Teşekkürler sarıfışkı. Işıklar içinde uyu   


                                                               (bu yazının bi ana fikri yok, öylemesine)


Cuma, Mart 18, 2011

Türk'ün yırtık donla imtihanı

"kapıya tırmanmak gibi aşortman sağlığına zararlı hareketlerden bir enstantene"
Annem söylene söylene  yeni aldığım günün gecesi ağını yırttığım pijamamı dikerken bir yandan da “soykanın dişleri mi var nedir anam babam?” gibi yaran benzetmeler yapıyor. Dolabımda yamuk yumuk katlı duran, birini çekince kalanların domino gibi devrildiği ne kadar don, göynek varsa hepsinin orta yerinde daha önce defalarca dikişleri atıp, kerelerce dikildiği belli olan izler var. İp aramaya üşenmekten mi? yoksa tam lazım olduğunda ortadan kaybolan gereçler yüzünden mi bilmiyorum gri eşortman ağı siyah iple dikilmiş, siyah eşortman beyazla,  kırmızı masura ile dikilmiş pembe pijama aradan sırıtıyor. Annem; ne yediğimiz, ne giydiğimizle ilgilenmediğimiz zamanlarda bunlara yama yapardı.  Hızını alamayıp okul çantamı (yeşil bir seyahat çantasıydı) bile yün yatakların kaplandığı kaput beziyle yamamıştı. Babamın ceket astarından senenin modasına göre çaladikiş yamadığı önlüğüm okulun en tarz konseptiydi. Bir bakan bir direğe çarpıp durana kadar bakmaya devam ediyordu. Galiba ikonların canıydım. Mutluydum.

Konumuz; “ne kadar normal, ne kadar içimizden biri” olduğunu kanıtlamada, çamaşırsuyulu giysilerden sonra en çok kullanılan “ağı yırtık aşortmen” olduğunda bir şeyi merak ediyorum. Dünya’nın öbür ülkelerinde de donların ağı yırtılıyor mu? Mesela castin bibır koltuğunda beybi beybi beybi diye pineklerken yüz bin dolara aldığı aşortmanının ortasındaki yarığın iplerini tutup sökerek dahada büyütüyor mudur? Lady gaga bir konserine "yırtık ağdan fırlayan takma taşaklar" tasarımı ile çıkmayı  düşünüyor mudur? Beyaz saray çamaşır makinelerinden obama’nın delikli donları geçiyor mudur? Yoksa türklerin soykası annemin dediği gibi dişleri olan bir canavar mı? Geceleri biz uyurken kafasını çıkarıp don ağlarını kemiren, kopardığı  pamuk parçalarıyla beslenen “soyka canavarı” 
Şimdi bana memleketin en kallavi, en fiyaka marka eşortmanı nı getir ve götüme çok değil 3 gün mühlet ver. Üçüncü günün sabahı gerçek cennet cehennem mağaraları mersin’de miymiş benim donumda mıymış görürüz. Hayır dışardan bir müdahele de yapmıyorum. Ufak yaşlarda bu yırtıkları kalemle dahada belirginleştirirken ablama yakalandığım ve mahalleye “siminya şeyine kalem batırıyorduuuuuu” diye anons edildiğim o lanetli günden beri yırtıkları kendi haline bıraktım. Dikmiyorum da, öylece salıyorum. Yırtıldığı yere kadar yolu var.

Şimdi düşündükçe don yırtıkları ile alakalı bir dolu şey hatırlıyorum. Tepeden tırnağa çıplak gördüğüm (istemeden röntgenledim)  ilk erkek olan kiracımızı.  5 yaşında “bakiim seninki benimkiyle aynı mı” diye birbirimize zımbırtılarımızı gösterdiğimiz muzırlıkları saymazsak; insanların bacaklarının arasında neler olduğu? Herkesinkinin aynı olup olmadığı? İçlerine ne giydikleri? Ne giymedikleri? ile alakalı bilgilerimin belki yarısını yırtık donlar sayesinde öğrendim. Acaba minnet duymalı mıyım? Tarihte bi tanede donlara minnet duyan biri olsun. 

 Mesela halime abla. Son derece didaktik bir kızdı. Ablalarımla oturup dedikodu kaynatırken bütün ayak işlerini bana yaptırırdı. Ayağını bile ovalattı, yani tam manasıyla ayak işi. Yapmak istemediğimde “söz dinlemediğin için büyüyünce seni alan olmiyceak” diye korkutuyordu. Bunun anlamını bilmediğimden "alınan olunmama"nın hayatım boyunca yaşayacağım en kötü tecrübe olacağını sanıp delleniyordum. Bende tüm öteki kızlar gibi alınanlardan olmalıydım. Alınmazsam mahallenin delisi can gibi ayak bileklerime teneke bağlayacaklardı. Deli olduğu için can’ı kimse almıyordu. Can büyüklerinin sözünü dinlemediği için deliydi.
Bir gün toplanmışlar brezilya dizisi izleyip alehandıro ve rozalinda için ağlaşıyorlardı. Bizimkisi bacaklarını ayırmış hem ağlıyor hem keçiboynuzu kemiriyordu. Tam önünden geçerken orada kaskara kapıskara birşey gördüm. Geri geri gittim. Evet orada birşeyler oluyordu. Neler oluyordu!??? Kızın donu felaket bi kompozisyonda yırtıktı ve deliklerden ferhat güzel'in bıyıkları sarkıyordu. Ne kadar bıyık takıntım olsada travmaya neden olacak kadar takılmadım. (olmadı bu, tedavinin ilk adımı problemini kabullenmektir siminya, unutma) Belki bir kaç aya halime ablanın bacak arasında ki ferhat güzel'in kaytan bıyıklarını unutabilirdim. Ama adamın burnu da oradaydı. Belki gözleri de. Şipil şipil bana bakan, konuşsan konuşabilecek, sıra gecesine götürsen koşa koşa gelecek bir bacak arası. Atlatılacak şok değil. Her baktığım kıl topağını bıyıkla eşleştirmem de kötü. Niye bir kirpi değil, bir nako yün değil de bıyık? Neden kimse çocukluğuma inmiyor anlamış değilim.
Her neyse.
İlk defa bu kadar kıllı ve kirlisini görüyordum. Annem her hafta sonu beni hamama götürürdü ama henüz köşelere çömüp etek tıraşı yapan kadınların varlığından habersizdim. Mermerlerde kaymaca oynayıp geliyordum. Tanrım, çok bıyıklıydı bu şey. Şimdi "alınmama" korkuma yeni bir korku daha eklendi. Büyüyünce benimki de bıyık bırakacak, o bıyıklar bir gün bir yerde ben alahandiro için ağlarken çevreye gülümseyecekti. Adı da burhan çaçan olacaktı.

“Al diktim bir daha delme dikmem” diye pijamamı önüme fırlattığında ben don yırtıkları ile dolu anılar tarihimde istanbul'a kadar gitmiş,  şortunun söküğünden dudak desenli slipi göründüğünü bilmeden şimdiki gençlerin oturmayı kalkmayı bilmediğini anlatan adama gelmiştim.

+yazıdan sonra nette her dilde “yırtık don-eşorfman-pijama-pırtık-yarık-delik” aradım ama tek bulduğum moda olan yırtık taytlar, çoraplar, pantollar oldu. yok abi onların ağı yırtılmıyor, yırtılsa duyardık.
 +şebnem ferah’ın “can kırıkları” şarkısını niyeyse “don yırtıkları”diyormuş gibi dinliyorum, daha hoşuma gidiyor.

Perşembe, Temmuz 01, 2010

Şimdiki saçım olsa yapmazdım

Okulun bahcesinde duvar dibine çömelip bir yandan dilimle dudağımın üstüne yeni bir sümük birikimi olmuş mu onu yokluyor, bir taraftanda saçımın içinde ekmek kavgası veren küçük hayvanları parmağımın adımlarıyla kovalıyordum.
Henüz bonus reklamlarının piyasaya düşmediği günlerde ülkenin nadide bonus kafalarından biriydim ama o zaman bit pazarına nur yağmamıştı, bitli kabarık saçlarım ne bankacıların bonus kafası, nede acun'un survivor metin'i olabilecek değerdeydi. Saçları elidorlu olduğu için düz, düz olduğu için memur, memur olduğu için elidorlu, çantaları ve önlükleri "balinleriz vik vik vik" diye öten memur çocukları; beslenme çantalarından sağlıklı beslenelim sağlıklı büyüyelimlerini çıkarırken, ben pasağım yetmezmiş gibi birde çemenci fadıl emmiden terleyince sidik kokusu üreten çemen ekmek almış "muallebi bebeleri mınıki" diye uzanamadığım camiaya küfrede ede zıkkımlanıyordum.

Okulun, iç yağının erimesi tabirinin anlamını bilmediğimiz halde içimizin yağlarını eriten müdür yardımıcısı bulut hoca yine her zamanki bariton sesi ve büyüyünce orhan gencebay olacak takım elbiseleri ile bahcede "aferin aferin işte böyle çocuklar" diye dolanıyorken beklemediğim anda rotasını bana çevirdi. Ondan hoşlanıyordum ve ilerde bebelerimin babası olmasını istiyordum ama yinede kendime çeki düzen vermedim. Çünkü kendine çeki düzen nasıl verilir bilmiyordum. Böyle iyiydim yaaa. Kabul, heyecanlanmadım değil. Hiç bir tenefüsde elim sende yapılmayan, ebelenmeyen, yakar toplarla yakılmayan bu naçiz bedenime doğru hızla bir jön yaklaşıyordu. Belki gelip beni bu nalet hayattan, şu zalım feleğin çemberinden kurtaracak atının terkisine atıp dağlara götürecekti.. (Umut bit şampuanı.. Umut.. Umut tüm eczanelerde) Elidor saçlı memur çocukları ise sağlığın beslenme çantasında değil dağlarda olduğunu böylelikle anlayacaklardı..Boşuna o kadar dağlı tepeli şarkı yapmadı adamlar. Var o dağlarda bi iş.

Kahramanım; atımı okul çıkışına bağladım aşkım yüz ifadesiyle geldi geldi, o yakışıklı pambıksı elini bana doğru uzattı uzattıı.... ve fırkkk diye bitli, kabarık saçlarımın içine sokup kaşır gibi yapa yapa havalandırdı "ne alemdesin bakalım kız yapağılı" dedi. (orası bitli! elleme bak işte elin bit oldu diyecektim baktım gicişmeye iyi geliyo, vazgeçtim) Kafamdan yani saçlı olan değil düşünceli olan kafamdan geçenleri bilse bana yapağılı dermiydi? Yapağının anlamını amcamın yaptığı ticaretlerden hemen hemen biliyordum. Kamyonla van'dan, tatvan'dan, batman'dan koyun yapağısı getirirdi, yapağı bildiin topak topak bokların, ölü böceklerin ve çalının çırpının bol keseden kümelendiği koyun yünü. Bulut hocanın elinin dolandığı alanda bitler çıtır çıtır patladı mı hissetmedim ama oralarda birşey "tınnn" etti bunu tüm bedenimde hissettim. Bu durumu tınlamıştım, çok tınıma gitmişti. Okulun ikinci yakışıklısı (birincisi uğur, babası memur, çöpe 404 yapıştırıcısı sıkmayı ve kızların eteğini kaldırmayı seviyor, düz saçlı, şampuanının adı bilinmiyor) bana boklu kafa demişti! Hiç kimse atının arkasına yapağılı bir kafa atıp dağa kaldırmaz. Yapağı baya kötü bişey, yapağı bir kız çocuğunun hayallerini yıkan korkunç bir ham madde ve inşallah amcam bir daha yapağı gibi kızları üzen bir şeyi taşıyacak kamyoncu bulamaz, umarım dünyada yapağı kaynakları tükenirde insanoğlu son yapağıyı müzede sergiler ve o koyunlar varya o koyunlar ölsünler! ölmesinler de kel kalsınlar!

Okul dönüşü bazı kararlar aldım. Artık benimle de elim sende oynanacak, uğur benim de eteğimi kaldıracak, bulut hoca aşkımdan içkiye başlayacaktı. Önce saçlarımı tamamen kazıttım bit bunun için iyi bahane oldu, annem zaten saatler öncesinden makası alıp bahce kapısına oturmuştu sevinçle karşıladım (işin aslı annem beni terlikle kovalayarak yakaladı, döve döve saçımı kazıdı bende saçım kazınırken birazda annemin "temiz olacaksın, çemen ve sümük yemeyeceksin" baskısı sonucu o kararları aldım şimdi ise gurur yapıp "zaten kararlarım gereği kazıtacaktım" diyorum, çakallll) Alman malı "Schafwolle"kırpma makinesiyle şanıma, koyunluğuma yaraşır bir şekilde kırpıldım. Kırpılan yapağılarımı amcama götürdüm " bu iyi para eder kamyona yükleyim" dedi koşarak uzaklaştı. O kel fotom hala albümlerde var, az sonra pırasa saçlı insanların evini kundaklayacak bi alman dazlağı gibi görünüyorum. Saçlarım uzamaya başlayınca anneme elidor aldırdım. Geriye düz saçlı olmak kalmıştı bunun içinde hülya abla saçlarıma sık sık ütü yapmayı kabul etti. Kızın o senesi bir pantolon, bir gömlek, bir kafa ütülemekle geçti. Kafa ütülemenin gerçek anlamını bilen ender insanlardan biridir kendisi, hasretle kucaklıyorum.

Saçlarım: Artık bonus değil. Saç; uzadıkça tepemde daha fazla kıvrılmanın matematiksel olarak imkansızlığını farketti saldı kendini aşalara
Amcam: Saçımdan elde ettiği gelirle kendine malikane aldı, beni kapısından içeri sokmuyor şerefsiz
Bulut hocam: Sağ eline nereden bulaştığı bilinmeyen bir hastalıkla mücadele ediyor, acil şifalar
James Blunt: Bu yazıyla alakası yok bulut deyince blunt aklıma geldi ondan yazdım
Elidor: şampuan ama bit temizleyemiyor

Salı, Ocak 06, 2009

Hoplayıp sırtıma çık

Babamın bu sözünün ne anlama geldiğini çok düşündüm.
İlk zamanlar; Mısırlı'lar papirüse yazmayı keşfetmeden evvel bunun anlamını "hatun bütün gün taş taşıdım, sırtıma bir masaj şeyet" olarak yorumluyordum.
Annemin bu enteresan isteğe hem gülüp hem sinirlenip;
"bıyığına mıyığına bak,çelin çocuğun ortasında utanmıyonda goca herif" cümlesini de gayet acımasızca bulurdum (şimdi şiirsel geliyor)

Adam tamam maço, tamam zampara, eeee tamam kirli, evet kokmuş, biliyorum baya bakımsız, röntgenci, sarı dişli, humarcı, eye eye eye diye türküleri olan bir garip ozan, alkolik, saddamik, hitlerik, lirik, mirik (evet korkunçmuş hakkaten burada keseyim, terledim ) birisi ama ama bir isteği var senden, küçük, sempatik renkli bir istek. Yapsan ne kaybeden ki ?
Hem garibim senin sırtına çıkmak istemiyor ki ! seni kendi sırtına çıkaracak, ne güzel işte bin gez alla allaa. Cümle tam olarak şu;
-Aşam eve geldiimde gapıdan girer girmez ellerin avratları gibi hotlayıp sırtıma çıksana hatun ? hı niye çıkmıyon lan sen ?

Annem bunun ne anlama geldiğini biliyor ve utanıyordu. Kapıyı tek başına açsa neyse, bir etek çocuk, ikisi erkek. Hepimiz babam zile basar basmaz titreye titreye kapının önüne diziliyorduk, paşa içtima yapacak netekim.
-Evin bömböyük salak oğlanı burda mı ?
-nalet olsun burda
-Evin kapı kapı gezen toğrist gızı
-yok
- örtmen gız
-kurban ol öğretmenlere, burda (bu ben ve malesef öğretmen değilim)
-gocasıyla küs gız
-ühüüü burdaaağğğ (ağlayarak içeri odaya kaçar)
-sırtıma hotlayıp çıkacak gadın
- Puuuu utanmaaaz ! etin teneşirden döküleee, karalı kağıdın gelee, belledin o neyse !
İşte bu mesut, mutlu, sevgi pıtırcığı aile merhabalaşmasının finalinde hep bu arzusu depreşir. Yine yine ve yine tekrarlar;
-Hadi bi kere hotlada çık, ben seni tutarım

Yıllarca söyledi, yalvardı, yakardı hatta sırtıma çıkmazsan döğerim diye tehdit bile etti ama inat bu ya çıkmadı kadın.
Belki bu atraksiyonu yapsa evin atmosferi değişecek, adam keyiflenip bizimle el ele tutuşacak kardeşlik şarkıları söyleyecek, hepimizin yularını bırakıp annemi mayamiye götürecek. Neden olmasın dı ki ?
Her akşam redci annemi mutfakta sıkıştırdık "anne nolur bi yap ya bak yıllardır hayali bu, niye reddediyosun ? çıkamıyorsan biz tutup bindirelim seni"
Annem kendini tutamıyor, memesine çıkmış göbeğini titrete titrete gülüyor (memesi göbeğine inmişte diyebiliriz)
-gidin anam gidin hepiniz gudurmuşsunuz, babasına bak uşaklarını al

Şimdiler de gözüm ferfecir kebapcısı gibi açıldıktan sonra bu isteğin pekte öyle ulu orta talep edilecek bir istek olmadığını anladım. Resmen fantezi yapıyormuş adam, araştırmadık ama kendini at sanıyorda olabilir. Gerçi biz onun evde utanıp sıkılan haline hiç rastlamadık. Öyle manileri ve türküleri var ki Ankara'lı Namık'ın "ne kadar sallarsan salla dona düşer son damla" adlı hicaz makamlı eseri onların yanında sönük kalır. Bu Ankara'lılar hep mi böyle kardeş ? Neyseki babam bir kaç yıl önce bel fıtığı oldu da, bu apık, sapuk, nubuk, mubuk (by: Yavuz'un minibüsü) isteğini unuttu gitti.

hotla: hopla-zıpla
çel çocuk: çocuklar
yular: hayvanlara bağlanan ip

Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...