geçmişlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmişlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ağustos 25, 2014

Ona mastürbasyon demeyelim de kendi içine yolculuk diyelim

  




    Mastürbasyon bir keşif mi yoksa bir içgüdü mü? İkisi de herhalde.  Şu bitmek bilmeyen dini kuralların yazıldığı bir kitapta erkeklerin ıslanmasından bahsediliyordu. Sonra erkeklerin menisinden, mezisinden,  tüm diğer akarından kokarından. Yazılabildiği ve okumamız için en muhafazakar evlerin en alelade kitaplıklarına yerleştiğine göre onların bütün insani arzuları, şehvetleri, kontrol edemedikleri içgüdüleri  normalleşmişti. Kadınların ıslanabildiğini  herhangi bir yerde okuduğumu ve kadın akrabalarımdan birisinin bile bunu itiraf ettiğini hatırlamıyorum. Utanma da vardı yasak da. Zaten yok öyle bir şey. Şişşşşş!! Peki niye? Aynı türün iki farklı cinsi arasında bu kadar devasa bir mahcubiyet ve suç farkı nasıl oluşmuştu? İnsani ihtiyaçlar yazılırken erkeğe düşen birim miktarı kadınınkinden neden kat ve kat fazla çıkıyordu? Ve acaba neden erkeğin zafiyetlerinin tam karşısına  kadının dikkat etmesi gereken kurallar bütünü konuyordu? Mesela erkeğin kolayca tahrik olmasının karşısına önlem olarak kadının tahrik etmemesi gerektiğinin düşmesi gibi.  


      Günlük hayatımız son birkaç yıldır değişmeksizin aynıydı. Annem şafakla birlikte evden ayrılıyor,  güneş batarken binlerce havadisle geri dönüyordu. Abim dere kenarındaki bir kaportacı dükkanında çalışıyor, erkek kardeşim ve ablam Zehra ise okula gidiyordu. Babam zaten eve gelmiyordu ki gitsin. Bir kahvehanede kim bilir kaçıncı okey doktorasını vermekteydi. Bense başıboş bir ergen irisi olarak evde, orda burda sıkıntıdan türlü keşifler yapıyordum. İlk zamanlar telefon sapıklığını denedim. Bilirsiniz rastgele numara çevirip nefes dinletmek,  takırtu tukurtu çıkarmak, cesaret toplanmışsa  “bu akşam seni öldürmeye geleceğim” demek vs.  Genellikle telefonu yaşlı bir kadın açınca bunu yaptım. Belki bir zamanlar elinde telefonla kalp krizi geçirerek ölmüş yaşlı kadınların faili ben olabilirim.  Erkek sesi duyarsam da şuh işlere bulaşıyordum.  Geri zekalıların hepsi işletilmeye dünden razıydı.  Şimdiki aklım olsaydı “Ben Bulgaristan da yaşıyorum ve sizinle evlenmek istiyorum yanınıza gelmek için pasaport ve yol parasına ihtiyacım var” yalanı ile toplayacağım paralarla Miami’den ev almıştım. Düşünemedik işte.  Bir ara ipin ucunu kaçırıp Çinli esnafı, Norveçli balıkçıları bile aradım. Telefon faturası diye bir şey olduğunu ve bunun top yapılıp ağzıma sokulabileceğini bilmediğim günlerde aradım Chan Hu Hio yu.  Zaten anlaşamadık. Ayrıldık.  Onunla başka hikayem yok.

        Yine böyle sıkıntıdan dörde katlandığım günlerde, annemle babamın yüksek rakımlı karyolasında uzanırken mastürbasyonu keşfettim. Mastürbasyon bir keşif mi yoksa bir içgüdü mü? İkisi de herhalde.  Şu bitmek bilmeyen dini kuralların yazıldığı bir kitapta erkeklerin ıslanmasından bahsediliyordu. Sonra erkeklerin menisinden, mezisinden,  tüm diğer akarından kokarından. Haklarında her şeyi biliyordum. Ve hiç biri mahrem değildi. Yazılabildiği ve okumamız için en muhafazakar evlerin en alelade kitaplıklarına yerleştiğine göre onların bütün insani arzuları, şehvetleri, kontrol edemedikleri içgüdüleri doğal, gerekli ve  normaldi. Ama kadınların hissettiklerinden tut akıntılarına kadar bahsi edilemeyecek kadar çirkin, mekruh ve sakıncalıydı. Bunları konuşabilecek hale geldiysen baş göz edilecek hale de gelmiş oluyordun. Kadınların ıslanabildiğini  herhangi bir yerde okuduğumu ve kadın akrabalarımdan birisinin bile bunu itiraf ettiğini hatırlamıyorum.  Zaten yok öyle bir şey. Şişşşşş!! Orospu musun? Peki niye? Aynı türün iki farklı cinsi arasında bu kadar devasa bir mahcubiyet ve suç farkı nasıl oluşmuştu? İnsani ihtiyaçlar yazılırken erkeğe düşen birim miktarı kadınınkinden neden kat ve kat fazla çıkıyordu? Ve acaba neden erkeğin zafiyetlerinin tam karşısına  kadının dikkat etmesi gereken kurallar bütünü konuyordu? Mesela erkeğin kolayca tahrik olmasının karşısına önlem olarak kadının tahrik etmemesi gerektiğinin düşmesi gibi.  Yaşıma göre cevabı günaha girdiğini düşünmeden bulunamayacak büyük sorular soruyordum. Tövbe çektim.

        Yatağın baş ucunda asılı hatıra eşyaların arasında saat kulesi şeklinde bir anahtarlık gözüme çarptı. Metal veya pirinç malzemedendi. Hatırlayamıyorum. Kısa bir süre bakıp onunla ne yapabileceğimi düşündüm. Sonra da onu asılı olduğu yerden alıp aklıma geldiğinden bile utandığım için sanki aklıma hiç gelmemiş gibi yaparak, bir nevi aklımı küçümseyerek vajinama götürdüm. Derine götürecek kadar cesaretim yoktu. Bakireliğin hemen çiş yaptığımız yerin yakınlarında bir çıban gibi patlamayı beklediğini biliyordum. Onu bozacak şey mustakbel kocamın helal sikinden başka bir şey olmamalıydı. Bunları düşünerek anahtarlığı kıpırdatmadan tuttum. Yaptığım şey hoşuma gitmişti ama tarif edilemez büyüklükte bir utanç duydum. Hem annemle babamın yatağında ve babamın en sevdiği eşyalardan biriyle bunu yapmıştım. Üstelik kadınlar bundan hoşlanmazdı. Bu sadece erkeklerin arzulayabileceği bir şeydi. Erkek olma ihtimalim var mıydı? Kıpkırmızı bir halde yerimden kalkıp evimizin giriş kapısının önünde, ellerimizi yıkadığımız lavabo vardı oraya gidip anahtarlığı yıkadım, kurulayıp yerine astım. Nasıl utanıyordum. Diğerlerinin yüzüne nasıl bakacaktım? İlk nereden başlayacaktım söze? Yüzümden, ses tonumdan kendime bunu yaptığımı anlayabilirler miydi? Bir kaç dakika utanç ve pişmanlık içinde kendimi bundan sonraki hayatıma hazırladım. Kendimi orospulukla, şerefsizlikle, kirlilikle suçladım. Sonra gidip evi süpürdüm. Üzüm yedim. Ağladım.

         Birkaç gün annemle babamın odasına şu veya bu sebeple her girişimde yatağın baş ucu tarafına bakamadım. Baksam bile anahtarlıkla göz göze gelmemeye çalışıyordum. Minik iki gözü varmış da bana doğru bakıyormuş gibi hissediyordum. Sadece anahtarlık olsa iyi, evdeki herkesin yaptığım şeyi birbirlerine söylediklerini ve bana bir şey söylemeden her baktıklarında bunu ima ettiklerini düşünüyordum. Sonra o duvarlar? fısıldıyorlar mıydı yoksa? Ama utanç duygum azalıp, asayiş berkemal olunca bu kez sonrasında ne hissedeceğime daha hazırlıklı olarak yine yaptım. Sonra yine. Şeyime kadar günaha battım. Geceleri ablamla aynı yatağı paylaştığımız için gece yapmamaktan mümkün mertebe kaçtım ama gündüz evde kimse yokken tam bir seksi görlle dönüşüyordum. Türkçe popun en leş örneklerini açıp dudaklarıma almancı akrabamızın hans’ın çöpünden topladığı bayatlamış kırmızı rujlardan yalapşap boca ediyordum. Eteğimi diz üstüne kadar çekip yandan bağlıyor, uzun saçlarımı tokalardan kurtarıp evde bulunan tek koku limon kolonyasıyla sağını solunu ıslatıyordum. Bütün bu hazırlıkları saat kulesi bir anahtarlık için yapıyordum. Anahtarlığa aşık olmuştum. Ama aşk pişmanlıktı... Her defasında korkunç pişman oluyor, tam bir ruh hastası gibi oturup saçımı başımı yola yola salya sümük ağlıyordum. Adeta bir pişman mastırkeş olup çıkmıştım. Bir gün başıma çok fena bir şey geleceğini biliyordum. Çünkü yasak olan, günah olan bir eylemi yapıyor pişman oluyor ama sonra yine yapıyordum. Allah bunu yanıma komazdı ki. Benimle ilgili korkunç planlar hazırlamıştı bile. Geceleri kabuslar görmeye başladım. Karanlıkta gördüğüm her gölgenin mastürbasyon yaptığım için peşime düşen cinler, zebaniler olduğuna adım gibi emindim artık. Bu korkular yüzünden namaza başladım. Hacca gitmeyi düşünüp esnafa ihramın metresi kaça? diye sordum. Fakir fukara doyurdum. Yaş 14. Aşkımızın meyvesi Aytek.

     Bu günahkarlığa; kendi iyiliğim, kendi çarpılmama, cehennemde vajinasına kazıklar sokula sokula yakılmamam adına son verdiğim gün. Bir Cumartesi günü. Salona yayılmış televizyon izliyorduk. Odada ablam Zehra, ben ve küçük erkek kardeşim vardı. Annem dışarda çamaşır yıkıyordu. Artık ne kadar şeytanın oyuncağı olmuşsam oradan bir yerden elime geçirdiğim tükenmez kalemle pijamamın söküğünden yol aldım. Etraftakiler görmesin diye  kafam dışarda  bırakarak gövdemi odada bulunan oturduğumuz somyanın  altına soktum. Zeka!  Ablam Zehra bir terslik olduğunu yaptığım ters devekuşu hareketinden sezmiş. Ben; kafam dışarda, kolum gövdemin altında, gövdem somyanın altında tren olmuş tv seyrederken o yan tarafa geçip somyanın işlemeli etek örtüsünü kaldırıp ne  yaptığıma bakmış. Hele belime bir serinlik gelmişti.  Görmüş ki ben kızların asla yapmadığı o pis şeyi yapıyorum. Birden “ne yapıyorsun sen o kalemle oralarına” diye bağırdı. Sesini duyunca  acele acele elimi çekmeye çalışırken  tükenmez kalemin kapağı pijamamın söküğüne takıldı, çekiyorum çekiyorum ne kalem çıkıyor ne kapak. Dışardan bakan zanneder ki kalemi dibine kadar sokmuşum,  içime saplanmış. Yaptığı şeyden zaten utanan beni erkek kardeşimin önünde rezil etti.  Yetinmeyip koşarak balkona çıkıp anneme doğru avazı çıktığı kadar seslendi

-Anneeee koş siminya bıttığına kalem sokmuş, çıkaramıyooo!

    Gel de ölme. Gel de kendini intihar etme.  Ağlayarak ben de balkona koştum. Kalemi çıkarıp bir yere savurmuştum ama kapağını bulamadım. Annem elleri köpüklü eve doğru geliyordu. Belli ki çocuklarından birine elektrik çarptığını, bacaklarının veya kafalarının koptuğunu sanmış beti benzi bembeyaz olmuştu. “Ne oldu yavrum kim neyi çıkaramıyor” Diye telaşla sorunca ağzına sıçtığım ablam Kırıkkale’den dahi duyulacak biçimde daha yüksek sesle tekrar etti. Annem olduğu yerde durup gülmeye başladı. Hayatım boyunca annemin en aklımda kalan gülümsemelerinden biri budur. Çünkü gerçekten dünyanın başıma yıkıldığı ve annemin de aynı aşağılayıcı sözlerle üstüme gelip beni azarlayacağını düşündüğüm anda o, olayı hafifleten bir yüz ifadesi takınmıştı. Belki de annem sandığım kadar bilinçsiz bir ebeveyn değildi. Çocuklarının bir gün birer birer kendilerini keşfedeceğini,  onları bu nedenle suçlamaması gerektiğini biliyordu. Ona ne kadar teşekkür etsem azdır.  Ablam bu sırada bir çok detay daha vermişti galiba. Annem “kalem değildir o yanlış görmüşsündür  sus da eve gir çabuk” dedi. Çamaşırlarının yanına döndü. Ablamla ben balkonda baş başa kaldık. Dönüp beni sessizce süzdü süzdü süzdü. O kadar ağlıyordum ki kendimi savunacak tek bir yalan dahi aklıma gelmiyordu. Kardeşim de kapıdan şöyle bir kafasını uzatıp ikimize bakmış yeniden televizyon izlemeye dönmüştü. Hava çok sıcaktı. Dut ağacının meyveleri balkona dökülmüş ayaklarımızın altında patlıyordu. Utancımdan ablama bakamıyor hemen kafasının arkasına düşen apartman dairesinin pencerelerinin arkasında daima bizi izlediğini tahmin ettiğim komşunun oğlunu arıyordum.  Görmemiş, duymamış olmasını umuyordum. İhtimal yoktu ama…

-Kalem soktuğunu gördüm, seyrettim ben dedi
-Yok kalem falan… dedim, daha fazla konuşamadım. Ablam gördüğü şeyi büyüklere ispatlayamamanın verdiği öfkeyle eve girdi.
 Ben de balkonda bulunan minderlere oturup şoku atlatmayı istiyordum. Minderlere doğru adım atınca tıpır tıpır bir ses duyuldu. Ablam evin koridorundan balkona doğru baktı. Hemen kapının eşiğine pijamamın paçalarından tükenmez kalemin kapağı düşmüştü. 

Maviydi. 




Perşembe, Temmuz 17, 2014

Benim delilerim


   Psikolojik durumların hangisinin gerçekten hastalık hangisinin biraz kendinle kalmak, susmak ve sıkılmak olduğunu çok da bildiğim söylenemez. Bütün ruhsal hastalıklara cinler sebep olur diye bir inanca sahip olduğumuzdan tuhaf hallerimizi şehirlilerin psikolojik hastalıktan karizma yapmasının tersine saklamayı yeğledik. Eğer psikoloğa gidersen –ki öyle bir şey hiç olmadı- köyün delilerinden biri olduğunu ilan etmiş olursun. Can veya Duran gibi, çocukların alay ettiği, büyüklerin yaşın ne olursa olsun sana “sen” diye hitap ettiği, acıyıp ekmek verdiği delilerden sayılırsın. Saygı duyulmayan, öldüklerinde cennete de cehenneme de alınmayıp Araf’ta bırakılacaklarına inanılan delilerden.

Can mahallemizin tanınmış delilerindendi. Baya ünlü deli. Delilerin neden delirdiği veya niye alışılmış şekilde davranmadıkları ile ilgili ortak üç hikayeleri vardır. Bilirsiniz. Menenjit geçirmiş, döverken kafasına çok vurulmuş (döv ama kafaya vurma) ve en mantıklısı cin çarpmış! Anlam verilemeyen her doğaüstü olayı cinlere mal ederek kendimizi araştırma gibi, mantık gibi saçma işler için hiç yormamışız. Cinlere saygı duymuş, korkmuş ve hastalıkların sebebi olarak görüp kendi şifa sektörünü yaratmışız. Soğan kokulu üç beş hoh için kaç para istendiğinden haberin var mı senin?  Delilerin tek suçlusu cinler değildi elbette, o sadece sonuç. Çocukları cinlerle muhatap eden esas suçlular, ruhani kuralları layıkıyla bilmeyen ana babalardı. Banyoda avret yerini örtmeden kıbleye dönüp banyo yapanından, tuvalette türkü söyleyenine (içinde allah geçen bir türküyse o saniye yamulur) daha önce bahsettiğim gibi eşikte oturanından, küllüğe basanına bu kişiler kurallara itaat etmeyen cenabet ve aptal kimselerdi. Ya bunları bilecek ya da kendinin ve çocuklarının deliliğine razı olacaktın. Cinleri hiç görmediğimiz halde onlar bizim her gün ama her gün hayatımızdaydılar ve birçok hareketimizi engelliyorlardı. Onlar yüzünden geceleri tüm aynaların üstüne örtüler örtüldüğü için aynalara bakamıyor, sokağa her çıkışımızda bir küllüğe denk geleceğiz diye telaşa kapılıyorduk. Kışın pencerelerin perdelerini aralasak beyaz karların içinde simsiyah oturan cin canavarı conguluzla karşılaşacaktık. O yüzden zemherirle birlikte asla perdeleri aralamadık. Buna azami dikkat ettik. Geceleri içi puslu sırlarla örülen dışardaki tuvaletlere çıkmamak uğruna tenekelere işedik, donumuza sıçtık. Fısıltıyla konuşup, bismillahsız bit bile patlatmadık. Şerefsiz cinler bu kadar kurallara uymamıza rağmen gene de bir yolunu bulup evlerimize geliyor, güzel gelinlerin koynuna girip hamile bırakıyor, berikinin de aklını çalıp kaçıyorlardı. Cinlerin istila ettiği bir şehirde esir gibi yaşadık resmen.

İşte bizim meşhur Can için de benzer bir çarpılma hikayesi anlatılmıştı. Babası ile annesi cinsel ilişkiden sonra gusl abdesti almadan uyumuşlar güya. Zaten babası da çorabını giymeye soldan başlarmış. Anası da öyle pek taharet nedir bilmez bokunu götünde kuruturmuş. Böyle böyle olacaktan kaçamamışlar ve Can cinni olarak doğmuş. Can aşırı kilolu, çiçekli kocaman pijama ve her yeri yırtık kirli baba atleti giymiş yaşı belirsiz bir kadındı. Ağzından sürekli salya akıyordu. Mahallenin diğer delilerinden en deliydi. Evinden her çıkışında arkasına bir ordu çocuk takılır, pijamasının lastiğini tutup çekerek içine taş doldururduk. Dönüp bizi kovalaması için yapıyorduk bunu. Önce eğağağa öğöğö diye bağırıp bizi kovalardı ama donundaki taşlar paçalarından dökülmeyip biriktikçe hareket edemez, kovalamayı bırakırdı. Ona kötü davrandığımızı değil birlikte oynadığımızı düşünüyorduk. Can’ın bize reaksiyon verdiği tek oyun buydu. Öteki türlü yol kenarlarında kambur şekilde, ağzından oluk oluk sıvılar akıtarak yürümek ve yürümek dışında hiçbir şey yapmazdı. Bazen annesi olduğunu düşündüğüm bir kadın gavurun tohumları diye bizi kovalıyor, Can’ı alıp aynı Can gibi kirli, şişman ve kambur olan virane evlerine kilitliyordu. Can naylonla kaplı pencerenin önünde durup dışarı bakmayı deniyor, öfkesinden sağa sola sallanarak bağırıp ağlıyordu. Yine de bizden nefret etmedi. Bence etti de söyleyemedi.

Öteki deli, Emrullah’tı. Kim olduğu, nereden gelip nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrimiz olmadı. Uzun boylu, kumral ve yakışıklı sayılabilecek Emrullah hakkında tek bildiğimiz şey kağıt yırtmayı sevmesiydi. Daha bir gün olsun kolunun altına teptiği gazete, çimento veya kese kağıdı olmaksızın dolaştığı görülmedi. Kolunun altından alıp yırtıyor, sağa sola serpeliyordu. Kağıdı biter bitmez 30 larındaki bu adam böğüre böğüre ağladığı için mahalle halkı onu hiç kağıtsız bırakmadı. Onu, düğünlerde eline renkli elişi kağıtları vererek seyyar konfeti cihazı olarak kullananlar oldu. Para da veriyorlardı ama parayı da yırtıp savuruyordu. Mahallemiz, sayesinde uçuşan kağıt yırtıklarıyla panayır yeri gibiydi.

Bir de Duran vardı. Sonradan bir gazetede gördüğüm down sendromlularla Duran’ın birebir aynı olduklarını fark edecektim ama o an için tek teşhis pek tabii ki cin çarpmasıydı. Hatta tipik mongol özellikleri taşıyanlara en hakiki cin çocuğu gözüyle bakılıp saygıda kusur edilmiyordu. Babası küllükten çıkar gelir neme lazım. Duran’ı sevmiyordum çünkü yaygın bir inanışa göre Ankara'nın diğer tüm erkekleri gibi o da ablama aşıktı. Köyün delisinin bile ablama aşık olduğu bir yerde nasıl isyan etmem sorarım? Duran’ın konuşması ne kadar bozuk olsa da dediklerini anlayan birkaç kişi vardı. Biri, Duran’ı kuru ekmeğine yanında köpek gibi çalıştıran amcam, biri en yakın kankisi Kağıtçı Emrullah, diğeri de ablamdı. Duran ablama dönüp haghlhamegogoluhohöhöbö dediğinde ablam “Sen Ankara’nın en güzel kızısın” dedi, diye tercüme ediyordu.

Aşk söylentisi de resmen uydurmaydı ya. Nasıl başladığını gözlerimle gördüm, görmesem uydurma demem. Bir düğünde ablam Zehra ortaya düşmüş kolbastı benzeri bir oyun sergiliyordu. Çekmez olaydı kime çektiyse özgüveni baya bir yüksektir bu kızın. Duran ve Emrullah dar sokaktan düğünün yapıldığı meydana doğru yürüyor bir yandan da birbirlerine ablamı işaret ediyorlardı. Emrullah elinde biriktirdiği renkli kağıtları ablamın kafasından aşağıya serpti, Duran Emrullah’a çok sert bir bakış atıp ablamı göstererek iki elini kendi memelerinin üstüne kafes yaptı, sonra yine ablamı gösterdi. Bu etraftan seyredenler için “Duran Zehra’ya aşık oldu :)))” diye yorumlandı. Bana göre “memeleri sarkmış” demişti ama kimse benim gibi kıskanç kardeşlerin fikirlerini önemsemezdi. İşte aşkları böyle başladı. Ondan sonra Duran yoldan geçse ablam “ay bu da bana musallat oldu offf bıktım” yaptı. Duran hölölö dese aşkından ölüyor, ağağağ dese evlenmek istiyor dendi. Ablam delilerin bile aşık olduğu kız ünvanını da alarak yardırdı gitti. Ben de bari napiim Emrullah’da beni sevsin diye ona devamlı kağıt verdim. Bir verdim iki verdim derken bir gün verdiğim kağıdı az bulup beni kankisi Duran’la birlikte 2 kilometre kovaladılar. Duran’a çok kırıldım. İnsan baldızına tükürür mü? Neyse ki Can’ı annesi eve kilitlemişti.

Çarşamba, Temmuz 02, 2014

Genç sunniler rahatsız


 Eczanede çalışan ve beyaz önlüğü sayesinde doktor zannedilip saygın bir ilgi gören abimle köyleri dolaşıp bazı yatalak hastalara ilaçlarını ulaştıracaktık. Bunu bana teklif ettiğinde kendisiyle aynı arabada yolculuk etmek her ne kadar beni huzursuz etse de kabul ettim. Çünkü çocukluğumdan beri köyleri gezme fikriyle gelen kimseye hayır diyemedim. Tarla kenarlarında ayağa kalkıp araba seyreden tarla fareleri, sesinin nereden geldiği asla bulunamayan cırcır böcekleri ve hafif bir esintide bile ürküp sürüyle havalanan naif güvercinler. İllaki çeşme başı molası ve kısmetse yol kenarı satıcıları. Kim sevmez! İlkin kanser hastası bir adamın ilacını götürmeye karar verdik. Köyü baya bir uzaktaydı. Abim benzinsiz dağ başında kalmaktan endişelenip kestirme bir yol bulurum umuduyla bildiği yoldan toprak bir yola saptı. Yolda bana sanki biliyormuş gibi köylerin tarihçelerini falan anlattı. Tarihçe dediğim de bura eskiden anavatan partisinindi, şuranın muhtarı gavatdı vs. Bir çeşme başında durduk. Bir kaç kavun satın aldık. Abim cd çalara bir cd taktı. Kimin olduğunu bilmeme gerek olmayan cd de bayrağa, güllere, hilale, yiğitlere ve bacılara tepeden tırnağa kırmızı olduğunu hissettiğim şiirler okunuyordu. Yiğitlerin harman olduğu bir yerlerden söz ediliyor, kınalı elli namuslu bacılar koklanmaya bile kıyılamıyordu. Bir şeyler dinleyecekse eğer ruhu şahlanmalı ve gözleri dolmalıydı.   
    
Marşların, şiirlerin coşkusuyla bayraklanmış gidiyorken abim arabayı aniden durdurdu. Toprak yoldan arabanın boyunca bir toz bulutu kalktı. Ona doğru baktım, sinirlendiğinde ve duygulandığında yada hep olduğu gibi gözleri kan çanağıydı “Ne oldu abi kaza mı yaptık, bir şeye mi çarptık ne oldu?” dedim. Direksiyona daha sıkı sarılmış öne bakarak “Şerefsizleeeer!”dedi. Baktığı yöne baktım bir köy var ama şerefsizler görünürde yok.  
“Hani neredeler?” dedim.
Sorularımı cevaplamak gibi bir derdi yoktu “Esselamül vel kebare velemyükül el bereka” diyordu fısıltıyla.
“İnnataynaaa abi tabii” Eve dönünce anneme abimi mutlaka okuyup üfürmesini söylemeliydim. Sanırım cin arkadaşlar edinmişti kendine. Bir süre sustuk ve baktık. Ben orada ağaçların veya kerpiç damların arasında şu şerefsizleri arayıp dururken abim derin bir nefesle “Geri dönüyoruz” dedi. 
Nihayet benimle iletişim kurmuştu “Niye? İlaçlar?” Bana döndü ve söyleyeceği şeye karşı aaa söylesene yaa kesinlikle haklısın dememi bekler gibi
 “Baksana bacım burası alevi köyü” dedi. Buyur, yine başladık! Yıllardır birlikte yaşadığı halde varlıklarını bir türlü hazmedemediği bu nedenle öfkeden kudurduğu alevilere rastlamıştı gene. Cevabını bile bile“Eeee?” dedim. Öfkeyle dönüp tıpkı az önce dinlediğimiz kırmızı marşlara benzeyen kırmızı gözleriyle yüzümü yaktı“ee ne lan?!! Irzını siktiğim ee ne? Bu şerefsizlerin içinden geçemeyiz, benim peygamberimi kabul etmeyenlerin köyünden geçmem ben!!”

Abimin fevri hareketlerinden korkarım. Sinirden uğuldayan kulakları kendisine söylenilenleri duyamaz hale geldiğinden daha da sinirleneceği için susmak hepimizin iyiliği içindir. Elinden bi kaza maza çıkar allah etmeye, hiç yoktan kendimizi ona öldürtmüş oluruz. Kader olarak. Olur ya insanız ya hani belki küçücük ufacık bir fikrimiz varsa dozunu ayarlayarak tartıştığımız da olur –tabii dozu ayarlayan ben olduğum sürece- ama gözlerinden kan püskürmesine sebep olan kürt, yahudi, ermeni ve alevi mevzuları söz konusu olunca dikkatli olmamız gerektiğini biliriz.  En son Schindler'in listesi filmini çekmecemde bulduğunda günlerce filmden dolayı oluşacak olası Yahudi hayranlığımı bertaraf etmek için Yahudilerin insanoğluna neler yaşattığını, son derece öfkeli bir perdeden anlatıp, canlandırmıştı. Ama çok geçti, ben filmi izler izlemez Yahudi olmuş, cumartesi günleri Musevi arkadaşlarımla sinagog ayinlerine katılmaya başlamıştım… Göz dağları ve imalarla dolu o ikna odası günlerinden bu yana kelimelerimi dikkatli seçiyor, damarına basmamaya çabalıyordum. Bu kadar özen göstermem onu daha da şüphelendiriyordu, bütün bunları kanlı gözlerinin hareketlerinde görebiliyordum. Ona göre ben vatan hainliği yolunda at başı ilerliyordum, beslendiğim çok gizli kaynaklar olmalıydı. Bana bu akılları veren birileri, bazı adamlar… Dinimizi beğenmiyordum ve bunun müsebbibi öncelikle ayyaş babamdı. Sonra şu diğerleri. 
 Ona, sesimi en anaç tona getirerek alevi köyünden geçmekten bir zarar gelmeyeceğini, korkanın biz değil onlar olması gerektiğini, köyün içinden geçersek peygamberimizi kabul edeceklerini, çok sevap kazanacağımızı söyledim. Bir çeşit tebliğ. Tebliğ fikri aklını çeldi.  Bunda çok sevaplar vardı, biliyordu.  Cesaretini topladı ve arabayı köyün içine sürdü. Heyecanlıydık. 

Alevi köyünde insanların giyim tarzlarında ufak tefek farklılıklar ve cami olmaması dışında çevre köylerden hiç fark yoktu. Koyunlar yine zeytin gibi sıçmış, bildik horoz dama çıkmış tanıdık tavuklara bağırıyordu. Çeşmenin suyu her zamanki gibi homojendi. Taşlar bildiğimiz taş, kavaklar bildiğimiz kavaktı. Bir teyze dam dibine çömmüş patik örüyordu ve yemin ederim ki aynı modelden annem de örmüştü. Çeyizimde gördüydüm.  Bu aynılıkları abime yumuşacık sevimli sözlerle anlatmak için - ve belki içinde ufak bir mantık kırıntısı uyandırırım umuduyla- hazırlanıp döndüğümde abimin terden sırılsıklam olduğunu, hırsından ağladığını fark ettim. Dişinin gıcırtıları köye girince sesini daha da açtığımız oto teybinden gelen marşlara karıştı. Sanki yolumuzu şaşırıp savaşta olduğumuz bir ülkenin topraklarına düşmüş düşmanlar gibiydik. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu ama neden korktuğumu hiç bilmiyordum. Arabanın içini ağır mı ağır bir gerginlik kapladı. Nefret ediyordu. Kin duyuyordu. Nefreti,  insanı yaşama karşı dayanıklı yapma özelliğinden dolayı sevmeme karşın, elindeki nefretle akıl almaz işler çıkaran abim gibilerin korkak olmalarını tercih ederim. Bilmiyordu ama. Bu nefret ettiği insanlardan ne zaman ve ne amaçla nefret etmeye başladığını kendi de bilmiyordu. Sadece ona küçüklüğünden beri köylerinde camii olmadığı ve muhammed yerine ali'yi peygamber kabul ettikleri için onlardan nefret etmesi gerektiği öğretilmişti. Gusül abdesti almıyor ve bu nedenle arştan duyulacak kadar kötü kokuyorlardı. Melekler bile lanet ediyordu onlara. Şu cem evi ve mum söndü olayı ise tamamen gizemini korumaktaydı. Orada kim bilir neler neler yapılıyordu. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz demişti atalarımız. Bütün bunlara müslüman bir ülkede izin verdikleri için öte tarafta cezalandırılacaklardı. Bundan korkuyorlardı işte en çok. Neden onları yola getirmediniz? Neden tebliğ etmediniz? Ve kabul etmediklerinde neden cihat etmediniz? Soruları sorulduğunda verecek cevapları olmayışından.



 İçi alev alev yanan, kaportasından ter akan arabanın ani manevrasıyla irkildim. Geldiğimiz yöne doğru gerisin geri dönerek gaza bastı ve neredeyse bir saat sürmüş gibi hissettiğim o yolu 15 saniyede alıp köyden çıktı. Alevilere karşı nefretinin bu büyüklükte olabileceğini, yıllardır konuşulan onca şeye rağmen tahmin etmemiştim. İlk kez aha bu gözlerimle bir nefretin bir bedende nasıl göründüğünü seyrettim. Bir insanı bu tanımlanamaz hale nasıl bir güç getirebilir? Yolda kendisine bir soru soracak cesareti bulamadım. Bedeni dokunsan havaya uçacak bir intihar bombası. Hak bile versen biriken enerjisini senin üstünde atmasına bahane olacaksın. Sustum. Tek bir soru sormadan koltuğa gömüldüm. Bazı şeylerin cevabı yoktur çünkü sorulabilecek bir sorusu da yoktur. Mantıksızlığın daniskasıdır. Düşüncelerimin onun dünyasında bir karşılığı yok. İstediğin bilgiye sahip ol, dilediğin konuşma şeklini dene. Onu ikna etmenin olanağı olamazdı.


Daha uzun yollardan birkaç tarla biçerek kanserli hastanın köyüne gittik. Abim, hasta amcanın iğnelerini yaparken az önce alevi köyünde gözünden kanlı yaşlar boşalan, direksiyon başında nefret krizi geçiren adamdan çok uzak, sevecen, nazik bir doktor bey oluvermişti. İnsanlık öldü mü amca diyordu sık sık




Perşembe, Haziran 26, 2014

Biz de babamızı sevmedik



Babamız bizi sevmedi
Çirkiniz! çirkiniz!
Öyle birşey koptu ki içimizde
Bütün kötü kadınlar bizden sorulur
Kaçmayı biliriz biz en iyi
Ey cesur! ey sevgili! sıkıysa bak gözlerime
Taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
Çocukluk acıları pazılarımdır benim
Ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin



   Ablam ve ben büyüyüp de aynı yatağa sığmayınca aynı odada iki ayrı divanda yatmaya başlamıştık. Ne zaman uyumak için yataklarımıza girelim kapı açılır babam gelirdi. Her gece değil ama sık sık. Doğruca ablamın yatağına yönelir güzel sayılabilecek iltifatlar ederek yanına uzanırdı. Ablam henüz uyumamışsa sohbet ederlerdi. Ortada bir ayrım olduğunu fark edene kadar sohbete ben de katılıyordum. Babam çoğunlukla Tire adında yeşillikler içinde cennet gibi bir şehre taşınmaktan bahsediyordu. Yıllar önce gitmiş ve o gün kafaya koymuş. Bir gün evi tam şuraya, şu incir bahçesine yapacağım demiş. Öyle güzel, ondan normal şartlarda duymadığımız kelimelerle anlatırdı ki Tire’yi, günler geceler boyu üstüne hayaller kurmama neden olurdu. Rengarenk kuşlar, ağaç evler, şelaleler ve bahçeler vardı. İnsanlar çiçekli sarmaşıklarla sarılmış pencerelerden birbirleriyle muhabbet ediyorlardı. Patika yollardan bisikletlerimizle denize ulaşıyorduk. Giderken de ağaçlardan muz topluyorduk. Orada olsun yada olmasın istediğim hayali bir nesneyi oracığa bir yerlere kolaylıkla yerleştiriyor, ancak cennet tasvirlerinden rastlanacak bir dünya kuruyordum. Resmini de yapmıştım. Dünyanın en güzel şehirlerinden biriydi. Belki birincisi. Ulaşmanın aylar sürdüğü, limanlarına korsan gemilerinin dayandığı Mersin diye de bir ülke vardı. O da birinciydi. Onu da babam anlatmıştı. Babamın yanında silah taşımasının sebebi her gidişinde bu kahrolası korsanlarla savaşmak zorunda olmasındandı. Ben korsanları tutuyordum. Şu elinde paslı bir kama tutan burnu halkalı korsanı.

  Ne zamanki babamın benim yanıma uzanıp uzak şehirlerden ve ülkelerden asla bahsetmemiş olduğunu fark ettim, şüphelendim. Ters giden bir şeyler vardı. Uzaklardan sadece ona bahsettiğine, odaya daha girmeden dahi onun yatağına yöneleceğini ikimizin de bilmesine bakılırsa galiba babam sadece ablamı seviyordu. Bir babanın kızlarının yatağına uzanması normal miydi? Evet tabii ki. Peki sadece bir kızının yatağını tercih etmesi? Bak işte bu tercihli bir davranıştı. Hoş bunu istediğimden de emin değildim. Onun o sigara ve içki kokusunun zapt ettiği bedenine yemek sofrasında bile tahammül edemiyordum. Kehribar sarısı dişlerine, belki de yüzyıllardır ağırlığınca kirli kokular istiflemiş nefesinin kokusuna, fanilasının üstünden taşan ağarmış ve terli kıllarına gayri ihtiyari değmeye. Sevgisizliğe ayışın akabinde Tire ve Mersin en sevmediğim yerler oldu. Haritada üstlerini hunharca karalayıp kocamanca tükürdüm. Tüm kalbimle korsanların babamı esir alıp ahtapotlara atmalarını, köle pazarında firavuna satmalarını diledim. Hatta dilerse sevgilim korsanım şu paslı pala ile bitiriversin işini.

     Bir başka gece babam odaya girip yine doğru ablamın yanına gitti. Uyumuyordum ama kafama yorganı geçirip uyuyor numarası yaptım. Ablamla fısıltıyla konuşuyorlardı. Duyabileyim diye yorganı kulağımın arkasına sıyırdım. Benden bahsediyorlardı. Babam benim çirkin ve kara olduğumu bu yüzden beni öpmeyi sevmediğini söylüyordu.  Hani çocukları kızdırmak için duyabileceği şekilde “nesini seveceğim şu çirkinin” denir ya? Öyle bir şey yapıyordu güya. Uyumadığımı nefes alıp verişimden anlamış en zayıf olduğum noktalarla kışkırtarak karşılık vermemi istiyordu. Sonra öfkelenmiş tipime bakıp o sarı dişleriyle hangır hıngır gülecekti. Asla karşılık vermeyi düşünmedim. Gerçekten umurumda değillerdi. Umurum böyle düşündüğümün farkında mıydı bilmem.  “Onu çingenelerden aldık, büyüsün geri vereceğiz” diye devam etti. Ablam olacak mendebur da kıkır kıkır güldü ve hala güldü.  Ben yorganın içinden fırlayıp “sizsiniz çirkin işte” diye karşılık vermedikçe babam coştu. O kadar abarttı ki işi, psikolojik yıldırma bir bilim dalıysa mucidi babam olmalıydı. Bir baktım yatağın içinde devasa antenleri olan minik bir böcek olmuşum. Fık fık fık tıpı tıpı diye sesler çıkararak rutubetli karanlık bir deliğe doğru koşmak ve sığınmak ihtiyacı hissediyordum. İçi acı kelimelerle dolu spreyle ilaçlandım. Zehirlendim. Gözlerimden dünyanın en sessiz yaşları boşaldı. Artık beni kızdırıp yorganın dışına çıkarmak ve hep beraber olanlara gülmek amacı taşıdığına inanmıyordum. Benden gerçekten nefret ettiği açıktı. Ruhumun duvarlarına birbirine paralel jilet kesikleri atıldı. Kan kokusunu alabiliyordum. İçimde taşıdığım küçücük; bir gün benim yatağıma doğru yönelecek, yapmacık iltifatlarından sıralayarak sarılacak ve hikayeler anlatacak umudu saman taneciğinin saniyelik yanışı gibi yandı bitti. Gözlerimle gördüm.

    O geceden sonra galiba babamı sevemedim. Her hangi bir bayramda elini öpmeye kalksam onu öpmemden rahatsız olduğunu sanacak kadar da beni sevmediğini. Diğerlerinin içinde çocuğunu öpmeye mecbur tutmayım diye yüzümü ona yaklaştırmadım. Sevmeyişin buyruğu altında bütün bu ufak tefek ama yorucu angaryalarla uğraştım durdum. O bana soğuk olan kızım diye baktı ben de ona hemen hemen her evde bir adet bulunan bıyıklı şey diye. Kedisi olan evler müstesna. Kediler iyi.  Aslında sevmemeye ne zaman başladığımı tam kestiremiyorum. Bu olay da olabilir, kuşları vurması, bana da vurdurması, sümüklü mendillerini yıkatması veya mantarlı ayağına krem sürdürmesi, herhangi biri tetiklemiş olabilir.  Sevmek için de kılımı kıpırdatmadım. Hem zaten parçası olduğun bir adamı sanki yeni tanımış gibi sevmeye başlamak da kolay değildi ki. Sevmek göründüğünden daha karışık bir duygusal mühendislik. Nereden başlayacağını ve nerede sona erip ermediğini bilemiyorsun.


   Aileler çocuklar arasında ayrım yapmaz sözüne bu açıdan pek inancım yoktur. Eğer biri daha sevimliyse ve daha cana yakınsa yapılabiliyor. Ablam galiba sevimli bir arkadaş. Hiç bir ebeveyn de (ah şu tabiri hayat boyu sevmeyeceğim) huysuz çocuğunu gönlü kalmasın diye seviyormuş gibi yapmak zorunda olmamalı. Kafasına uyanı sevsin varsın. Yani evet. Onlar nezdinde sevilmek için epeyce kurala, kaideye uyman gerekli. Bense ne kazandırdığından bağımsız olarak kural sevmiyorum.


Ön kapıdan ve sırayla
Buyrun kibar hanımlar beyler
Babanız sizi sevdi de ne oldu?
Korkak, kör ve bok gibisiniz

***

Cumartesi, Ocak 25, 2014

Gelinliğinizi de alın gidin!

   


    Hava günlük güneşlik. Hafif aralık pencereden baharı hatırlatan kokular süzülüyor. Annem odasından duvara tutunarak çıkarken hazırladığım kahvaltı sofrasına bakıp mutlu oluyor. Kahvaltıdan sonra camları da sileceğim, evi süpürür bahçeye geçerim deyince gözleri doluyor. Aslında bunlar küçük işler ama annem son bir yıldır küçük veya çok küçük hiç bir işi yapamaz halde. Annem yürüyemiyor. Ameliyat olmazsa bir yıla kalmaz tekerlekli sandalyeye mahkum olacak. Alabilirsek. Annem henüz 58 yaşında. Yaşıtları tatillerde, gezmelerde, sabah program seyirciliğinde hatta izdivaç programlarında fink atıp bir evi ve emekli maaşı olan eşler ararken o bir odadan öteki odaya zor geçiyor. Bunun sebebi ne? Annem neden altmışına gelmeden ihtiyar bir neneye dönüştü?

    Annem,  35 yaşında at arabası altında ezilerek ölmüş anneannemi, evin bahçe kapısında dedemin kucağında kanlar içinde gördüğünde 12 yaşındaymış. Simsiyah upuzun saçları yerleri süpürüyordu diye anlatır. Çektiği acıyı anlamamız için kendi saçımın beliklerinden birini kopardım diye tarif eder. Geride en büyüğü annem olmak üzere, biri erkek 10 çocuk bırakır anneannem. Cenazeden, baş sağolsunlar ve vah vahlar bitip ortalık ıssızlaştıktan epey sonra çocukların hepsi evin bir köşesinde ağlar durur.  Beşi anne özleminden ise beşi açlıktan. Beşi açlıktan ise beşi altını ıslatmaktan. Annem evin en büyüğü olmanın sorumluluğuyla, kalkar gözüne ilişen ilk çuvaldaki undan bir hamur yapar, sacın üstünde pişirir, kardeşlerini doyurur. Hayvan yemi olduğunu sonra anladık ama tadı güzeldi der. Dedem, kadının toprağı kurumadan evlenmek lazım düsturu gereği apar topar, üç çocuğum var yalanıyla bir kadınla evlenir. Kadın eve geldiğinde her biri bir yanda, boklar, çişler ve kusmuklar içinde çocukları görünce çıldırır. Üç küçük bebek dışında kalanları kovar. Büyük çocuklar köylülerin evine sığınır. Bir süreliğine.  

   Çok geçmemiş.  Annem kavak ağaçlarının altında yemlik otu topladığı bir gün, evinde kaldığı yaşlı kadın el etmiş. Koşa koşa gitmiş çocuk annem "Bıyıklı, neredeyse babam yaşında bir adam elimden tuttu, beni bir arabaya bindirdi. Çocuğum ya, gezmeye gidiyorum diye sevindim. Keşke kardeşlerim de gelseydi diye düşündüm" diye anlatırken öyle ağlar ki, tarifine imkan olamaz. Köyden çıkış o çıkıştır. Bir daha asla köyüne getirmez, kardeşlerini görmesine izin vermezler. Kardeşleri de bir bir kocalara verildiği için izlerini bulmak kolay değildir keza. Çok çook uzaklarda, adetleri, havası, suyu bambaşka bir köye getirirler annemi. Getiren bıyıklı adam benim babam. Annemden 18 yaş büyük babam. İlk karısının çocuğu olmadığı için ikinciyle evlenmesi lazım gelen adam. Çünkü hakkı. Çünkü tohumlarını, soyunu ve soyadını yaymak en asli görevi. Çünkü öyle işte.

    Annem henüz 12 yaşında. Regl bile olmamış. Gezmeye gittiğini sandığı köye kuma gittiğini anlaması bile aylar sürmüş. Koca koca adamlardan oluşan akrabalar, onların eşleri, çocukları, tepeden tırnağa süzen yüzlerce göz. Öyle korktum ki aklımı oynatacaktım diye anlatır. Sanki dünya ters dönmüştü. Sanki bir karabasan görüyordum da uyanmayı bekliyordum. Her şeyin adı başkaydı, kokusu başkaydı, göğün rengi bile başka gelmişti. Benim köyümde adı tencere olan kap bu köyde guşeneydi. Kevgire ilistir diyorlardı, halaya bibi, domatese kırmızı. Bir gün süt sağan kadınlardan biri annemden sitili getirmesini istemiş. Gösterdikleri yere girdim ve sitilin ne olduğunu düşündüm, sitil sitil sitil... Acaba bıçak mı? Yoksa süpürgeye mi deniyor sitil diye? Şansa kepçeyi aldım götürdüm. Ben sana çömçe mi dedim sitil dedim diye kafasında kırmış kepçeyi. Böylece kafasında kırılan şeyin adının çömçe olduğunu öğrenmiş annem. Bütün isimleri döverek öğretmişler ona. Bacaklarına, kafasına vura vura. Bir kaç kez kaçmayı denemiş. Köy yollarında yakalayıp sürükleyerek getirmiş, daha fazla dövmüşler. Hemen hepsi sırayla.


    Biri yazmış oraya "çocuk evliliklerinin hepsi kötü sonuçlanmıyor ki etrafımızda mutlu çiftler de var" diye. Mutlu çiftler... Nereden biliyorsun? "Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyeceksin" diye yetiştirilmiş kadınlar elalem ne der endişesiyle anlatmadığı için ve zaten kimse de sormadığı için öyle biliyor olmayasın? Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkmakla tehdit edilen, boşanmak isteyince de yol ortasında öldürülen kadınların korkusunu mutluluktan mı sayıyorsun? Değişik bir mutluluk anlayışın var. Kocasıyla yatmadığı gece sabaha kadar meleklerin lanet edeceği söylenerek tecavüze katlanmak zorunda bırakılan kadına gidip bizzat sordun mu mutlu olup olmadığını? Hiç konuştun mu bak samimiyetle soruyorum? Deyzeee eppek mi bişiriyon gıızz tadında değil. Dertleşmek, deşmek, eşelemek için oturdun mu dizinin dibine? Neye dayanıyor o mutluluk çıkarımın? Sizin bu "onca yıllık mutlu evlilik" yalanınız da, küçük kız çocuklarının rahminin üstüne kurulmuş "türk aile yapısı" yalanınızın bir parçası. Öyle sikik, öyle dandik ki rahmimizi sallasak gürül gürül yıkılacak.  Ondan değil mi eğitim sistemini kurcalayıp durmanız. Hangi tarafını yırtsak da kız çocuklarının kendini okumaya verip doğurmayı unutmasının önüne geçsek. O derme çatma düzeninizin tuz buz olma korkusundan değil mi lisede ve üniversitede evliliği cazip hale getirecek kampanyalar yapmanız? Elinizden kaçmasınlar aman diyim, daha çok kampanya daha çok. Sonuçta okullar evlilikle çok alakalı yerler.

    Annemin 12 yaşındayken, 30 yaşındaki bir adamın ikinci "eşi" olması, seks, iş ve çocuk için suistimal edilmesi, köleleştirilmesi ne kadar da bildik, klişe bir hikaye değil mi? Şu eski kadınların çileli yaşam öyküleri işte. O zamanlar hepsi öyleymiş.  Öyleyse o zamanlar yaşanmış ve muhataplarının canını yakmış bir köhne kültürü sanki çok matahmış gibi neden hala getirip getirip önümüze koyuyorsun? Kendi çocuklarının medeni durumunda nostalji yaşatmak istiyorsan buyur nikah dairesi orada.  Bir çocuğun, tecavüz şöleninizin süslü kostümü “gelinlik” giyme mutluluğundan daha çok büyümeye ihtiyacı olduğunu önce bir öğren sonra bakan ol, yazar ol, ne bok oluyorsan ol götü rahattam. Lafta değil harbi harbi ebesinin nikahına, ruhunun seceresine kadar bilmediğin, dizinin dibine oturup çözmediğin, çözsen bile kulağını şişirecek kadar sıklıkla duyduğun için savsakladığın o hayatlar hakkında empati yapmadan fazla ötme sevgili metropol sümsüğüm.  O senin uydurma bir masal dinler gibi dinleyip,  komik tortularına gevrek gevrek güldüğün yaşamların hepsi gerçekten yaşandı.  Sahibinin etinden löp löp parçalar kopararak, bacaklarına, sırtına,  rahmine, vajinasına  kanata kanata, yırta yırta izler bırakarak yaşandı ama bitmedi. Bitmez.  Her şeyden evvel mutluluk tanımını yeniden bir kolaçan et. Mutluluk tespitinin görüntüden yapılamayacağını, iyi giyimin, gülen yüzlerin hatta kibar sözlerin o kapalı kapılar ardındaki, kanlı, şiddetli,  görev icabı evliliklerin dışarı çıkmadan takılmış maskeleri ve çalışılmış rolleri de olabileceğini öğrenmelisin. İnsanların dışarıyı içerden daha fazla değer verdiğini, elalemin ağzına laf vermemeyi hayatlarındaki her şeyden daha çok önemsediklerini bu ülkede yaşayıp da hala bilmemene şaşarım sayın kutsal aile şakşakçım.

Annem yürüyemiyor. Bacaklarında, sırtında, karnında 12 yaşından beri biriken, silkeleyip atamadığı ağırlıklar  var. Günden güne her aklına geldikçe uç uca eklenip ayaklarına pranga olan yaşadıkları. Öyle ağırlaştılar ki yürütmüyorlar. Ve annem, dışarıya, adam gibi adamın sessiz ve namuslu karısı görünmek için son çırpınışlarını verirken, bir yerlerde bazı adamlar ve kadınlar, annemin kaderinin benzerini yeniden ve yeniden küçük kızlara yaşatmak için yazılar yazıyor, yasalar çıkarıyor, övgüler diziyor.



Pazar, Aralık 15, 2013

Çok canım sıkılıyor kuş vuralım istersen

       


   Ankara yine sert bir kışla karşı karşıyaydı. Tepeleri, korulukları, yolları, evleri karlar alıp götürmüştü, satamadan da getiriyordu. Ankara'nın kışını kim alır ki? Sanki gökten çığ düşmüş, karın altında kalmıştık. Haliyle her kışa dendiği gibi, bu kışa da yüz yılın ennn enn sert kışı dendi. Yaşlılara geçmişte gördükleri benzer kışları kıyaslayıp, hikayeleştirme fırsatı doğdu. O gece saat gece yarısına yaklaştığı halde hiç birimiz uyumamıştık. Az önce kış hikayecisi bir teyzeyi daha savuşturmuş olduğumuzdan yorulmuş, sere serpe yatıyorduk. Gürül gürül yanan sobanın alevleri tavanda ışık oyunları yapıyor, annem de sobanın gözüne babamın sabah evden giderken tembihlediği çöçeği yerleştiriyordu. Çöçek, çiğ köftenin pişirileni denebilecek bir yemek. Kuru soğan, yeşil biber, bulgur gibi malzemeler etli veya etsiz yoğuruluyor bir tepsiye yayılıp fırında kızartılıyor. Çocukken çok tatlı gelirdi de büyüdükçe annemin çocukluğumun kışlarında yaptığı, pekmez helvası, arabaşı ve çöçek gibi yemeklerin aslında insanın boğazına doluşan, içini kurutan, apartma yemekler olduğuna karar verdim. Annem duymasın. Bu sırada dışarıda bir kaç kez silah patladı ve hepimiz aklımızdan geçen bin türlü senaryoyla dışarı fırladık. Karanlık, boyumca karla kaplı, kömürlüğe ve tuvalete gitmek için yollar açtığımız bahçemizin ortasında babam ve bir kaç adam daire şeklinde toplanmış ortadaki bir şeye bakıyorlardı. Korkmuş ama mutluydular. Hatta babama abartılı bir teveccüh gösteriliyordu. Babam bizi görünce, eliyle sert bir içeri girin işareti yaptı. Annem, babamın bakışları da dahil bütün tepkilerine karşılık daima geri çekilir. Babamın bizi kendine yaklaştıran tek bir vücut hareketi yoktur. Bakışı, elleri, ayakları, öksürüğü hep gidin der, gidin.
  Annem ve diğerleri eve dönerken ben, yerdeki şeyin ne olduğunu merak ettiğim için bir kaç adımda aralarında bittim. Bembeyaz kar kana bulanmıştı ve kanların ortasında kocaman, tüylü bir köpek yatıyordu. Babam beni gördüğü halde ses etmedi. "Eti yinmez, postu para itmez atalım gitsin, başımız derde girer belediyeyle" dedi biri. "Niye eti yenmesin n'olur ki la" diyeni hemencecik susturdular. Öteki, hayvanın buralara kadar gelmekle salaklık ettiğini ama demek ki baya aç olduğunu ekledi. Kış o kadar çetindi ki kurtlar burnumuzun dibine inmişti. Kurtlar? Yerde yatan kurttu. Doğal olarak ilk defa kurt gördüğüm için daha da yaklaşıp köpekten farkını bulmaya çalıştım. Tek farkı yoğun, alacalı tüyleri ve biraz daha iri olmasıydı. Eğilip yüzünü görmek istedim. Ağzının ve gözlerinin hareketlerine bakılırsa hala can vermemişti. Az sonra da gözlerindeki kıpırdanmalar, ışıklar ve manalar kayboldu. Sonra da bedeni. Bacaklarından tutup sürükleyerek götürdüler. Nereye götürdüler bilmiyorum. Onu babam vurmuş.



                                                            bu ara flört dinliyorum
  
          Üzülmüştüm ama bu babamla ava gitmeme engel olamadı. Sonbaharda başlayıp kışın öldürücü soğuklarına kadar babam mahalleden bir kaç kafadarla ve abimlerle ava giderdi. Bazen sırtına bağladığı kocaman kanlı, kirli bir çuvalla gelir, çuvalı karın üstüne dökerdi. Yüzlerce, sığırcık, serçe, güvercin. Oturup sayardık, 15, 35, 57, 93. Sonra da birazını komşulara dağıtır, temizler, günler boyunca küçük küçük kuşlar yerdik. Çöçekten daha çok sevdiğimiz kesindi. Tavşan eti hariç. Türcü midemiz; ponçik, tontiş, hoppidik tavşanı yemeye katiyyen razı olmadı. Babam biz 3 kızına da avlanmayı öğretti. O kim bilir belkide eser miktarda avrupa görmüş biri olduğundan kızlarını o kadar sıkmak istemiyordu. Saçımı salıp, süslenip düğüne derneğe giderken görünce maşallah benim türkan şoray kızıma diye seviyordu. Ama özellikle amcam ve kahvedeki erkeklerin evde dururlarsa eve erkek alırlar, sokağa çıkartırsan peşlerine erkek takarlar, her halükarda bir erkeklik canları var gazına çabucacık gelip o mili gramlık avrupalı baba huyunu da kaybediyor bizi hemen, acilen baş göz edesi geliyordu. Ah o amcam ah. Alzaymır olduğun için üzülmeli miyim? Bence hayır. Tuhaf ki babam üç cümlede çabucak aleyhimize gaza gelen bir adam olmasına rağmen, avlanmaya götürmekten "kızlarını ayılar siker" bile deseler caymadı, caydıramadılar. Özellikle sonbahar aylarında, kırıkkale'den yozgat'a geniş bir kırsal alanda avlandırdı da avlandırdı. İstemeye istemeye, zorla cürümle. Sonbahar hem dağların en şahane meyvesi alıçın mevsimiydi, gitmişken ondan da topluyorduk. Hem de piknikçiler ve yaylacılar nihayet evlerine dönmüş olduğu için onları vurma riskimiz azalıyordu.

          Av tüfeği, ateşleyince mermisindeki saçma parçaları çok geniş alanlara saçılan, bu sayede aynı anda onlarca kuşu indiren bir silah olduğu için tehlikelidir. Çoluğun çocuğun eline tutuşturmak hatadır ama babamın hayatta en çok istediği şeylerden biri kızlarını avcı olarak görmek olduğundan bu konuda kimseyi dinlemedi. Annem arkamızdan kaç ağıt yaktı, her tarafımıza bizi koruması için muskalar iğneledi. İçlerinde öğrenmeyi en istemeyen bendim. Çünkü hala kurdun gözlerindeki ışığı unutmamıştım. Ne zaman babam tüfeği komutan tonlamasıyla gez-göz-arpacık diyerek gözüme yaslıyor, gezin öte yanından kurdun ne renk olduğunu hatırlayamadığım sulu, elveda der gibi bakan gözleri beliriyordu. Ama maalesef babamın istediğini yapmak zorundaydım. Başka bir seçeneğimiz olmadığına inanmaya alışmıştık. Acıma duygumu yok etmesi için çocukluğumda gözerle tuzak kurup öldürdüğüm kuşları düşündüm. Zaten onları başka bir aletle yine  öldürüyordum ki, şimdi öldürme aletim tüfek diye mi mızmızlanıyordum? Hem bu tüfeğin mermisini de evde kendim imal etmedim mi? Ne yaptığımı sanıyordum çöçek mi? İlk ateşlemenin insanı "sağır oldum işte, kendimi vurdum işte, birini vurdum işte" endişelerine sürükleyen etkisi geçtikten sonra ikinci atış daha kolay atlatılıyor. Sonra ise kendinizi bu bağımlılık yapan öldürme zevkinin kollarına atıyorsunuz. Sazlıkların içine ateş edip vurduğunuz hayvanları toplamak, saymak, büyüklüklerine bakmak garip bir zevk veriyor insana. Bilinçsizce kendinizle ve öteki avcılarla rekabet etmeye başlıyorsunuz. Buradan savaşlara dair bir ders çıkarmak gerekir mi emin değilim. Bence hiç üstünde durmadan uzaklaşsak daha iyi olur. Babam da uzaklaştı keza. Ne zamanki bizi de bu avlanma tutkusuna katıp sürüklemeye başladı vurduğu hayvanlar birer birer ziyaretine gelmeye başladılar. Geceleri, sıcak yatağında uyurken ve elbette silahsızken başına çöreklendiler. Nefesi genzine tıkanıp kendini evin koridorlarına atıyor, boğulmaktan kurtulmaya çalışırken bildiği tüm duaları okuyordu. Tövbe istiğfar çekiyordu sürekli. Bize uzun zaman bu durumu basit bir nefes sıkışması diye açıkladıysa da "av eti yemeyeli aylar oldu" sesleri yükselmeye başlayınca avlanmaya tövbe ettiğini söyledi. Gerisini annem detaylandırdı. Güvercinlerin, serçelerin ve sığırcıkların babamı önlerine katıp çığlıklar atarak kovaladıklarını. Tavşanların babamın kafasını bir havuç gibi katur kutur kemirdiğini. Babamı düz ovada avlayan keklikleri. Ben en çok kurdun babama nasıl bir sürpriz hazırladığını merak ettim. Ama anlattıklarını hatırlamıyorum.

Sıkı can iyidir, kuş vurmayalım istersen


not: blog yazmayı teşvik için bir kaç arkadaşım #blogfırtınası diye bir eylem başlatmış. çok güzel yazılar okudum sayesinde. bakın bence

Salı, Eylül 17, 2013

Ekmek

          





  Zenginliğini anlatmak görgüsüzlük, yoksulluğunu anlatmak ajitasyon yani deniyor ki sus! hakkında hiç bir şey bilmek istemiyoruz. Yek ya? Bana göre insan bulunduğu hali tüm gerçekliği ile anlatmak istediğinde anlatabilmeli. Elalemin memnuniyeti için kırılıp bükülmek samimiyetsizlik. Misal biz sokak köpekleri gibi yoksulluk çektik ama ben bunu anlattığımda meeh acındırıyo denebilir. Mümkün. Yalnız şu var ki yoksulluğu ben yaratmadım ve bütün o açlık zamanlarının zanlısı ben değilim. Her birimiz başka bir tarafa dağılmış düştüğümüz hayatı bitirmeye çalışıyoruz. Ama zengin ama fakir ama güzel ama çirkin. Anlatmaya gelince başkasının hayatını anlatacak değiliz, dizi çekmiyoruz burda. Hayır sinirlenmedim.

   O sene her seneden daha leşlikte fukaralığa düştüğümüzü sanıyorum. Annemin bir sedir üstünde oturup tespihle yüzbinlerce “her gününe şükür yareppiiim” çekmesinden, karnı guruldadıkça tespihe daha bir hırsla asılmasından belliydi. İnancına göre parça pinçik olsa da, acından geberse de daima büyük bir teslimiyet içinde şükretmesi icap ediyordu. En ufak bir şikayet kırıntısında - ki düşünsel olarak bile- rabbi onu bugününden de beter ederdi. Şükrün mükafatı büyüktü. Öte dünya her şeydi. En basit ihtiyaçları bile öte dünyaya ertelemenin bünyeyi çok zorlamasından olacak tespih taneleri miktarınca da göz yaşı döküyordu. Sabrın, bağlılığın, iradenin ve affetmenin temsilciği anneme verilmiş gibiydi. Sofraya her akşam ama her akşam istisnasız salçasız bulgur pilavı koyuyor, bulguru da genelde halam Makbule’den ödünç alıyordu. Konuya komşuya türlü "ödünç"ler borçlanmıştık. Allahtan ödünçten haciz gelmiyordu. Kaşıkla yemeyelim, zaten eser miktarda olan yemeği üçer kaşıkta yutmayalım diye de yer sinisine yaydığı kuru yufkaların üstüne döküyordu pilavı. Islanmış ekmeği pilavıyla yola yola yemek hiç de kötü sayılmaz bu arada. Haşin bir beslenme biçimi.  
 Gündüz okuldan gelip “anneaa ebbeek” diye 5 ağızdan çınladığımızda ekmeğin arasına margarin sürüp üstüne küp şeker serpiyordu.  Bir köşeye birikip tıpkı at sürüsü gibi katur kutur sesler çıkararak küp şekerli dürümleri götürüyorduk. Hiç konuşmazdık yerken. Bu da fena bir menü değildi. Sabah kahvaltısında da bu ekmeklerin kırıntısını yağda kavuruyor ( namı diğer omaç) üstüne günde bir yumurta vererek anneme daha çok, çok şükür yareppim çektiren tek tavuğu sarıfışkı'nın yumurtasını kırıyordu. Ona fışkı demesinin sebebi komşu kümeslere, çatılara, alakalı alakasız her yere yumurta bırakıp bir kere bile annemin hazırladığı yere bırakmamasındandı. Arsız, isyankar sürtüğün tekiydi. Kadının, bahar ayından beri zor bela yetiştirdiği diğer tüm tavuklarına kıran girmiş, ölmüşlerdi. Belki içlerinden sarıfışkı'nın tersine oturmasını kalkmasını bilen hanım hanımcık tavuklar çıkacaktı. Kısmet olmadı. Velhasıl işimiz gücümüz ekmek yemekti.  Ölümüne ekmek,  çıldırasıya ekmek, tokmalayasıya ekmek. 

Annemin demesine göre aslında zengindik biz. Paralarımız hep bankada duruyordu. Dükkanlarımız falan vardı. Hatta Mersin diye bir yerde yazlığımız bile vardı. Sonra adını hatırlamadığım başka bir yerde daha. Çok acayip zengindik. Okula gittiğimde herkese semtin en ama eeen zengini olduğumuzu söylüyordum. Buna inancım tamdı.  Böyle söyleyince benden korkuyorlar ve arkadaş oluyorlardı. Zenginliğin hükmedici, ateş böceklerini toplayan sokak lambası gibi çekici bir etkisi var. Fakirliğin ise tiksindirici, çil yavrusu gibi dağıtıcı.

  Mahallede neredeyse herkesin yoksul olması, yoksul olduğumuzu fark etmemizi engelliyordu. En iyi durumda olanın en fazla Şahin arabası ve bulaşık makinası vardı işte. İyi durumdakilerin evlerine makinalarını seyretmeye giderdik  ( MAKİNA SEYRETMEYE GİTMEK) Bulaşık makinası çok acayipti. Tabakları içinde çalkalayıp durduğu halde neden şıngırtı gelmediğini, kırmadan nasıl geri verdiğini yoğun beyin fırtınalarına, çeşitli iştişarelere rağmen çözemedik. Görmemişler demesin, şımarmasın diye ev sahibine de soramadık,  içimize oturdu. Çamaşır makinası daha beterdi. Sıkarken çıkardığı sese bakılırsa her an patlayıp binayı yerle bir edebilirdi. Bu şeyi eve sokanın şuncacık aklı yok. Zaten temiz de yıkamıyor, yıkarız elimizde misler gibi.  Benzer nedenden düdüklü tencereye de alışmak hiç kolay olmadı. Bu tencerede yemek pişerken eve girmek her babayiğidin harcı değil. Girip düdüğünü indirebilen o yürekli çocuklara selam olsun. Bunların dışında yoksulluğumuzu yüzümüze vuran,  bak onlarda şu var bizde yok diyebileceğimiz fazla örnek olmadı. Her ev de hemen hemen aynı kokan yemekler pişiyor, aynı pazarın atleti, aynı mefruşatçının çarşafı iplere geriliyordu. Kapıların önünde yığılı ayakkabıların hepsi aynı dükkanın rafından inmişti. Terliklerse hurdacı Abidin’in hurda karşılığı bin bir nazla abla valla kurtarmazlarla verdiği, tokaları sudan paslanmış tokya terliklerdi. Genelde bütün hurdalarımızı bir kırmızı hamam tası anca kurtarıyordu.  Gayri safi milli hasılanın açıkladığı 4 kişilik mutfak masrafını borsayla ilgili bir şey sanan insanlardan söz ediyorum. Rakam yükseldikçe memleket iyiye gidiye aman dolar yükselmesinde.. diyen insanlar. Gayri Safi adlı herif o 4 kişinin kim olduğunu hiç açıklamadı yalnız. 

     Fakirlik güzellenecek kadar matah bir şey değil anladık. Bienal'da sergilenen bir çalışma olmadığı müddetçe hiç kimse ortasında damdan damlayan suların biriktiği leğen olan evi dekoratif bulmaz. Ama durumumuzu kabullenmemiz hepimizin iyiliği için. Aksi takdirde geceleri beyaz türkleri yemeye çıkan, plazalarda kravatlı avlayan yamyamlara dönüşürdük. Çok kabullenebildiğimiz de söylenemez. Borçla harçla alamancı akrabalarının gönderdiği üstle başla orta sınıfların arasına karıştık, zenginleri koklamak hiç olmazsa uzaktan nasıl yaşadıklarını seyretmek istedik. Çok aşırı fakirler müstesna. Çünkü onlar seyretme yerlerine bile gidemeyecek kadar fakirdi. Aşırı fakir bir kız vardı ismi Hatice. Hem albino hem de aşırı fakir  olduğu için kimse onunla oynamıyordu.  Temizlik parası toplanacağı vakit öğretmen onu “Hatice sen getirmiyorsun” diye teğet geçiyor bu sayede diğer çocukların onu mimlemesini sağlıyordu.  Hatice getirmiyordu. Getirmedikçe damgalanıyor, ayrıştırılıyor, işaretleniyordu. Bu benim için de bir işaretti. Ne olursa olsun o para gelmeliydi! Gerekirse tarlaya tapana gidilecek, humar oynanacak, çalınacak çırpılacak getirilecek. Hiç kimse evde ekmek arası küp şeker, ekmek üstü pilav yediğimizi öğrenmemeli. Tek bir kişi bile okul çantamın kırk çocuğun sırtından geçip bana ulaştığını, yamalarla ayakta durduğunu, yırtıklarında tarih öncesine ait böcek fosilleri bulduğumu, odunumuz olmadığı için saman ve tezek yaktığımızı, annemin açlıktan tespih çektiğini daha bir çok küçük sırrımızı bilmemeliydi. Bir çocuk için erken sayılabilecek yaşta bir hayli onur meselesi yapmıştım. Servet sahibiydim. Hayatta bir insanın başına gelebilecek en utanç verici olay temizlik parası getirememek.  Hatice’nin safına geçmek, öğretmenin bana dönüp “sen getirme” cümlesini kurması.. Bunlar altından kalkılacak, yenilip yutulacak çileler değil.

       Bir sabah korktuğum oldu. Akşam  anneme babamdan 10 lira alması için defalarca tembihlediğim halde, annem parayı alamamıştı. Çünkü babam eve gelmemişti. Kim bilir hangi kadının koynunda sabahlamış, hangi duvar dibinde sızıp kalmıştı göbel. Acaba gelse verecek miydi? Yoksa bir 10 lira için sıra dayağı mı yiyecektik bunlar hep gizem olarak kaldı. İyi ki. Yıkılmayı kapı eşiğine çömerek tıpkı annem gibi sessizce yaşamak istediysem de kudurmayı durduramadım. Babama çekmişim. Hem yıkıldım hem kudurdum. Yerlerde tepiniyor, elime geçirdiğimi sağa sola atıyor, üstümü başımı yırtmaya çalışıyordum. İşte aşırı küp şeker yemenin sonuçları. Annem ne yapacağını bilemeden öylece duruyordu. Ağlamış gibiydi. Belki de az önce soğan doğramıştır nebliyim (soğanımız boldu, her gününe şükür yareppiim ) Buğulu gözlere bazen fazla anlam yüklüyoruz.  “Okula gitmeyeceğim artık. Temizlik parası veremedikten sonra ne anlamı var okumanın” dedim.  Annem bunu duymadı. Çünkü hemen az önce “git anam git her şeyden yıldım” demiş çekmiş gitmişti. Annem ilk defa bir şeyden yılmıştı??? Sabır? Şükür? Meeeh! O gidince kendime baktım. Güzel dağıtmıştım ama. Öfkeden kafamdaki martı kurdeleyi yemişim. Çorabımın teki de ortada yoktu. Sonra onu 3 sokak aşağıda buldum.
Annem bir saat sonra geldi. Annem, parayı parmaklarının arasında kendine has bir şekilde tutar. Öyle bir tutuştur ki elinde kaç para olduğunu parmağının boğumundan anlarsın. Tam tamına 10 lira tutuyordu. “Al şunu al da okuluna git, karaltın kaybolsun giit!” diye bacaklarımın arasına hışımla fırlattı. Onurumu şerefimi kurtaran, beni götürmeyenlerden eylemeyen bu iyiliğini hiç unutmadım. Ertesi günden sonra uzun süre omaçı yumurtasız yedik ama olsun. Paçayı kurtarmıştım ya. Teşekkürler sarıfışkı. Işıklar içinde uyu   


                                                               (bu yazının bi ana fikri yok, öylemesine)


Cuma, Kasım 16, 2012

Nasıl bıraktım


  

İçkiyi, sigarayı ve esrarı değil tabiki

  Bayramlarda şeker toplamanın,  düğünleri eğlenceli bulmanın ve hamamda annenin dizleri arasına çömüp keselenmenin ayrı ayrı  biyolojik mühleti  vardır. Çocuklukta birer birer bırakırsın bu işleri. Bayram şekeri toplamayı boyumun züreyfa gibi olması yüzünden 5  yaşında bıraktım. Belki 6, baya erkendi işte. Elimde hışırdayan pazar poşeti gezdirmeyi boyuma yediremiyordum. Kapıyı açan büyüklerin bana attıkları “koca kız utanmıyor da” bakışı gün gibi aklımda. Bunların bayram günleri edalarına tavırlarına öyle pis bir “Şeker dağıtan yüce insan” sirayet ederdi ki, erken yaşta bıraktığım için üzüldüğümü söyleyemem. Ucuz, erimiş şekerlerinize ve öpülecek ellerinize muhtaç mıydık sanki? Belki de bunu hazmedememişimdir. ( daha o yaşta o ne anarşiklik o)

Hamam müptelası değildim zaten. Her seferinde nasıl bir masumiyetse annemin gel kızım sana terlik papuç alacağım vaadlerine kanıp gittim. Yaldır yaldır devrilen gövdelere sahip oğlan analarının daha 12 yaşında gelinlik kız gözüyle gördüğü yaşıma kadar da direndim.  Artık nasıl bir yalan uydurduysam annem beni götürmek için kırk dereden su getirmeyi  bıraktı, kurtuldum o çıplak yığınlıktan. Şekersiz çay içmeye “şeker torbasında fare bokları gördüm, öldürseniz çayıma şeker atmam” diye başlamıştım, inanmışlardı. İnanmasalar ne olacak deme,  ben görmeden çayıma şeker atıp karıştırıyor, şeker atmazsam zafiyet geçirip öleceğime inanıyorlardı.

Düğünlere gitmeyi bırakmam ise lokum arası bisküvi dağıtmayı bıraktıkları yıllara denk düşer. Yoksul insanların tek eğlendiği bahaneydi düğünler. Sadece düğünlerde şakalaşırlardı. Hani gelinin kapısı içerden kilitlenir de gelin yüklü miktar bahşiş alınmadan verilmez,  sonra küstüm yastığı çalınır damada  fahiş fiyata satılır, damat kaçırılır bir arabanın bagajına kilitlenir düğün ağasından para almadan serbest bırakılmaz böyle şakalar, komiklikler işte. Keşke derdim keşke normal rutin hayatımızda da iki kişinin yasal sevişmesinin kutlandığı günleri beklemeden de böyle eğlenebilseydik.  Türk halkının eğlenmek için kalabalığa ihtiyaç duyması,  davetiye beklemesi beni öldürebilir. Her neyse işte o lokumlar için giderdim bizzat. Sini içinde gezdirilen lokum ve bisküvilerin altında dolanır her zaman hakkım olandan daha fazlasını kapıp aksırana tıksırana kadar yerdim. O nasıl bir dünya güzelleridir, nasıl muhteşem bir nostaljik tatlıdır bilen bilir bilmeyen hiç bilmesin, sevmeyebilir.

Düğünleri sevmemem için başka bir çok sebep çıktı sonraları.  Çakma feministliğime, kendine kadın hakları savunuculuğuma dokunan her hangi bir yerinden kıllandıkça palazlandım, gıcıklandım düğünlerden. Her kız gibi illa bin beş yüz kere “ben evlenmem” dedim.  Bekarlık değil asıl evlenmek “evde kalmak” tır,  adı da üstünde işte dedim. Dedim de dedim. Derim ben böyle.  Bekarlığın sultanlığını da yaşamadık hoş. Ee malum sultanlık yaşamak için bir sarayın olması gerek. Saray burada içinde pek çok özgürlük, hovardalık, oh anam of amman sabahlar olmasın barındıran bir metafor.  Nikahta olan o meçhul kerametinde anasınski. 
Ben mi göremiyorum yoksa iyi yere mi saklamışlar bilmiyorum şu yaşıma kadar bir kerametiyle karşılaşmış değilim. Hiç bir evli çift de aha bu da bizim kerametimiz diye ayı ortadan bölmüş değil.  Evliliğin içine kazara düşmüşlerin ve diğer pek çoklarının evliliğinin dışarı yansıttıkları gibi olmadığını avucumun içinden bile daha iyi biliyordum. Sanki gizli bir anlaşma gibi bütün evlenenler gerdek gecesi başlayan bir tiyatro oyununu sergiliyor, dışarı sağlıklı tek bir bilgi sızdırmıyorlardı. Akşam kocasının dayak  attığı kadın sabah yıkılan gururunu “kocam çok iyi içkisi yok kumarı yok daha ne olsun” yalanlarıyla onarmaya debeleniyordu.  Haklıydı ki. Sadece bizlere karşı debelenmesi saçmaydı. Bizi kandırabilirsin ama ya kendini? Şakaklarımda ki damarlar güp güp atmaya başladı gene. Esasında ben bambaşka bir şey anlatacaktım ama içimden gelmedi, daha bambaşka bir şey çıktı. Dertleşmeye ihtiyacım var.


Çarşamba, Ekim 10, 2012

Sebebim oldun sonbahar



 Bu mevsimde doğmama rağmen sonbaharı sevmiyorum. Seveni de sevmiyorum. Bütün gün gördüğün şey  apartman girişine düşmüş, çöpçülerin süpürüp götürmediği iki sıracalı yaprak. Nerede gördün doğayı adeta bir yorgan gibi örten sarının tüm göz alıcı tonlarını? Sanki bu şair ruhlu sonbahar çocuğunun ahşap kulübesinin verandası ormana açılıyor. İşe de atla gidiyor. Hasat mevsimini severim ama bak.  Hani tarladan mahsul kalkar da kuşlar toprağa dökülmüş yemlere üşüşür ya? Ayçiçeği ve mısırlar toplanınca gövdelerinden kısa süreli sap ormanları oluşur. İçine dalar unutulmuş mısır koçanı ararsın. Bağlarda son kalan eciş bücüş üzüm salkımları toplanmayıp kuşlara ve çocuklara bırakılır. Tepelerden, harmanlardan patos sesleri yankılanır. İşte hastasıyımdır o kısacık kuru ve saman kokulu günlerin. Yalnız bak aklıma geldi biz o kuşları gözer denilen büyük elekle avlardık be. Gözerden kurduğumuz tuzağın içine düşen zavallı kuşun kellesini sündüre sündüre koparır, tarla kenarına çömüp hemen ateş yakar, ala temizlenmiş şekilde sopaya takıp yarı pişti pişecek hooop cukkaa...  Çocukken; duyarlılıktır,  bunlar hep vahşettir, dostlarımızı yememeliyiz arkadaşlardır pek gelişmiyor. Çatur çutur karınca bile yediğimi biliyorum, nerede karıncayı bile incitmeyen bir insanımlık? Canlıydılar ve sayıca çoktular


Hasat mevsimi ne kadar kuru ve güzelse bu sonbahar melunu o kadar ıslak, çamurlu, ayak üşütücü, sistit yapıcı leş bir hayvandır. Gürültülüdür. Mevsimlerin tamtam dansıdır. Yazın mayışık sessizliğine tepki olarak doğmuş “hızar”ın anavatanıdır. O hızar sesi ki bana göre dünya üzerindeki gelmiş geçmiş en kötü ikinci ses. Birincisi elbette ki babamın “ağşam yatmak bilmiyoğuz,  zabah gakmak bilmiyoğuz” gibi kakışları da kapsayan kendine tenor sesi. Üçüncülüğü de yeni taşınan komşu matkabına veriyoruz. Yarışma bitmiştir.
Mamak’ın fukaralığının üstü; samsun köprüsünden geçenlerin “bu melih gökçek çok çalışıyor haa” diyebilsin diye henüz bu kadar yapaylıkla ört bas edilmemişti. İçi gibi dışı da mezbelelikti ama kimsenin görüntüyle uğraşacak zamanı da parası da yoktu. Öylemesine doğaçlıyorduk. Her ay birinin boğulduğu kanalın kıyıları alabildiğine meyve ağacıyla sıvalıydı. Rayların kenarında ise kavaklardan oluşmuş bir koruluk vardı. Artık koruluk muydu yoksa 5-6 ağaçtı da gözümde mi büyütüyorum bilmem. Ben oraları sahipsiz zannederdim, tıpkı dünyadaki tüm ağaçların sahipsiz olduğunu sandığım gibi. Yanılırmışım. Dünya üzerinde el konmamış ne bir karış toprak, ne bir damla su, ne de tek bir çıbık varmış. Kavakları tomar tomar para karşılığında bir adama satarlarken gördüm. Mahallede gelişen her olayı da görüyormuşum ha. Tarihteki ilk mobese kamerasıyım. Ağacın satılabilir olması çok tuhafıma gitmişti. Bir iki tane de ben satayım, parasıyla cıncık boncuk alırım diye geçti aklımdan. Elmas teyzenin bahçesine sinsi gözlerle baktım. Birkaç gün sonra ah kavakları zalım hızarlarla kesip kesip götürdüler. Bu köpoğlu köpeğin sesi kulağıma ilk çalındığı gün çocukluğum da rahmetli oluyordu.  Sesi sanki “dikkat dikkat sonbahara girdik” borusu gibi bir duygu uyandırıyordu.  Yada “Kış hazırlıkları başlamıştır çel çocuk görev yerlerine” çağrısı. Bir römork dolusu ağaç tomruğu evimizin 50 metre aşağısına dökülür ve bunları kırıp odunluğa yığma talimatı gelirdi, yukardan bir yerlerden.. İncecik kolların varmış, kız çocuğu böyle kaba saba işleri beceremezmiş, balta sapar zemine çarpar zeminden hoop döner gelir kelleni alırmış kimin umurunda.  İşinize gelince hemen de sığınırsınız kızız biz bahanesine! Eşitlikse al sana eşitlik. İş olunca herkes bizim güçlü olmamızı, bitirim olmamızı istiyordu. İşlere asılıp oğlan çocuğu gibi ayakta işemeye başladığımızdaysa fikir değiştirip bir kız gibi utangaç, mızmız olmamızı beklediler. Bizimle ne yapacaklarına bir türlü karar veremedi hıyarlar.
 Oramız buramız kıymıklarla çizik çizik, çam kokusu çekmekten kafalar güzel olmuşken bu seferde o kara, o kör olası madenin fısıltıları yayılırdı  “kömür aldın mı?  kaç ton aldın? yolda mı? geliyor mu? geldi mi?” aha da geldii. Nasıl bir mahalle dayanışması ise başka zamanlarda birbirinin gözünü oyan çıkarcı büyükler kış hazırlıklarında el ele tutuşuyor, bize her gün başka bir evin kömürünü taşıtıyorlardı. Çocukların kış hazırlıklarını aradan çıkarmak için keşfedildiği gün gibi ortada. Adı üstünde Ev-Lat. Ev için üretilmiş işçi. Lat malum eski Türkçe de işçi demek. (Güzel uydurdum bunu yalnız)
Günlerce kömürlük kömürlük dolanmaktan Türkçe olimpiyatlarına gelmiş afrikalı çocuklara dönüşürdük. Neyse ki “bir angara bebesi ağlıyor/ gözleri yaşlı / hani yalnızca bir kamyondu / tonları aştı” diye şiir okutan olmadı. Çok şükür yazan bile olmadı.  Ağzımın içine dolup dişlerimin arasında çıtır çıtır eden kömür tozunun tadını hiç unutmadım. Renk  olarak karıncayı andırmasına rağmen lezzet açısından farklılıklar var. Kömür damakta çok hafif bir Zonguldak aroması bırakıyor.
Odun ve kömür işi bitse bile çile bitebilen bir şey olmadığından annelere paylaştırılırdık. Elimize süpürge tutuşturan dişi öncümüzle birlikte, o aşağıda yakında ebeleri bellenecek olan kavakların dökülen yapraklarını (gazel) toplamaya geçerdik. Bu yaprakları bazen soba tutuşturmak, bazen ekmek yapmak bazen de rutubete karşı kullanıyorduk.  Aslında gazel toplamak çok zevklidir. Havaya savurdukça daha da mis gibi kokan kuru yapraklar sonbaharla ilgili sevdiğim az sayıdaki diğer şeylere eklenebilir. Çünkü kuru. Çünkü o da bir nevi hasat. Ben kendim şahsen hasat seviyorum. Yorulunca kavakların altına, yığılmış yaprakların üstüne uzanır son göçmen kuşların seslerini dinlerdim. Eğer bir mevsimden başka mevsimlere göç edemiyorsam insan olmanın ne güzelliği vardı ki? Kuşların göç ederken çıkardığı o tiz sesler bizim yerimizde çakılmışlığımıza götleriyle gülmeleri değilse ben de neyim.
Şimdi bu kavak korusunun bulunduğu yeri Nimet et şarküteri, GelAl Market, Yusuf Kocamanoğulları sitesi gibi sikindirik beton yığınları aldı. Ağaçlardan arındı, kalkındı pek bir şahane oldu. O kadar şahane ki  betonun cazibesine dayanamıyor gidip şarküterinin önündeki kaldırıma boylu boyunca uzanıp göçmen kuşların… Uydurması bile olmuyor bak. Kuşlar bize gülmesinde kim gülsün.

Gazel toplamayla bitti mi sandın? Önce odunları sonra kömürleri yığdığımız depoya gazelleri koyup “oh bitti hadi gidekte  tepeden yuvarlanmaca oynayak” diye düşünürken "hah oraya indir oğlum oraya oraya" diye bir ses daha gelirdi.. yine o 50 metre aşşadan,  o kötü yüklerin habercisi aşşadan! Yılaaaan! Sonbahar boyunca oraya indir, buraya bindir, üstüne çöğdürlerin ardı arkası kesilmek bilmezdi ki. Pikapla gelen salçalık domatesler, kamyonetle gelen turşuluk hıyarlar, otobüsle gelen yatmalık akrabalar... Gel de sev bu ciğerleri ağzından gelesi mevsimi! Sinirlendim bak gene bak. Zaten sistitim


Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...