Dün gece bir mesaj aldım; yani alıyorum öyle mesajlar sık sık. İşte, aşk ilanlarıymış, sana ölüyorumlarmış, o pembe saçlarında yak beni kavurlarmış, kül etlermiş, koca ayağında yatsam uyusamlar.. ohoo arşiv yaptım onları, klasör klasör istifledim, tuzladım, salamuraladım.
+ uğrumda ölecekler şuraya
+ şiir gibi herifler buraya
+sapık pislikler aşağıya +yakışıklı olanlar oraya +yaşlı amcalar saniye teyzeye
Öyle yani... Bilahare aşifte edeceğim seçtiklerimi, pardon aşimile edeceğim, oda mı değil? aşure edeceğim? meyşure? neyse ne!!
Mesajı okuyunca bir şimşek çaktı kafamda, işte lan iştee başardık!! sadece benim değil kahraman ırkımın hür kadınlarının başarısı! hey yavrum heyy hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım hah! (kulağıma istiklal marşı geldi, o derece coştum)
Bak şimdi gardını al, gözlerini kıs, burnunu kurtlar vadisi raconuyla fırtlat, oku mesajı:
"Abaza derler diye popüler bayanları listeme eklemedim. Onların yazılarına yorum yapmadım. Siminya başkaydı kimse bir hikaye kahramanı, kimliği belirsiz birine sulandığımı düşünmezdi. Tam yorum yapacağım siliyorum neden ? acaba gereksiz mi olur, simi hazır cevaplığı ile beni bozar mı? bir erkeğe hayalide olsa toplum önünde kadından laf yemek yakışır mı? Düşünebiliyor musun? güçlü kadınlar, özgüveni düşük erkeklerde sosyal medya fobisi yapıyorlar ama her yerde ezildiklerinden dem vuruyorlar. Erkeklerde eziliyor ama eziliyoruz demek onlara yakışmıyor"
Gördün mü ablam, aldın mı mesajı? açılımı şu: Sizin yukarınız bıyık aşağınız sakal kızım. Sizinle arkadaş dost olsak, yazdıklarınıza mesaj yazsak öteki erkekler tarafından, abaza, a.biti, yalaka, yavşak gibi damgalar yiyoruz. Hadi kimseyi umursamadık diyelim, yazdık yorumumuzu bu seferde siz yazdıklarımızdan başka anlamlar bulup bizi bozuyorsunuz ve hemcinslerimizin önünde küçük düşürüyorsunuz, eziyorsunuz çatır çatır ama bunu kabul etmek dalikanlı adama yakışmaz. Ne olacak bu durum? bu kıllar tüyler?
Harbiden varya biz kendimizi ezik-büzük edebiyatına kaptırmış gidiyorken bitmiş olabilir o "ezilen gadın" geyiğinin sezonu. Bugün piyasada nokia 3210 bile bitmişken.
Aman erikekler bizi eziyolar, ay erikekler çok sapıklar, vay hep bizi böle böle kullanıp kullanıp atıyolar musturluğu kabak tadı verdi (mustur: dudağını buruşturup ağlama tribi çekmek)
Her yerde hakimiyet kayıtsız şartsız çenemizin eline geçmiş, yazıyoruz, çiziyoruz, oradayız, buradayız, adanada'ki otobüs şoförlerinin yarısından fazlası kadınmış, hileri klintın bile kadın! Hatta şu fotoğraftakine de kadın diyorlar ama onu tıkladığın an konu sapar..
Hiç hiç hiç bir şeyden eksik kalmıyoruz, nazar değmesin. Ama ne ayaksa eziliyoruz, çiziliyoruz, çok bedbahtız mızıldamalarından asla feragat etmiyoruz en baştada ben, hep ben, tek ben.
tekfen holding.. inşaat, tarim, endüstri, finans, gayrimenkul, dis ticaret ve tekstil tekfen tekfen (reklam aldım buraya, lafı özellikle getirdim reklam için)
Tamamda ben neden gaipten istikal marşı duyacak kadar sevinmiştim unuttum! Erkeklerin ezildiğini öğrendiğime mi sevinmiştim? Kadınların ezilmediğini öğrendiğime mi? Ezildiğini ezilerek itiraf eden erkeğe mi? Ezilmenin ezilmişliğinde ezilen...
Perşembe, Ekim 15, 2009
Perşembe, Ekim 08, 2009
Bal karşılığında kız alınır verilir
Sabah uyanır uyanmaz aklıma geliverdi de ben burada ne yapıyorum lan???? ne yapmaya geceleri kasa kasa kara üzüm yiyip, "oyunu deniz baykal'a vereceksin yoksa senden ahşap doğrama yeteneğimi kullanarak antik sehpa yaparım siminya" diyen bir enişteye katlanıyorum, neden??
Aylarca plan kurup kaytan bıyıklı, erol taş kılıklı babamın alkadrazından kaçıp gele gele eniştemin filmi "baldızların sessizliğine" gelmem amaç ve sonuç uyumsuzluğunu göstermez mi? Ha onca zebilliği, sifilliği bu filmde rol almak için çektiyseydim amenna ama değil ki! Benim oynayacağım film güneşi gördüm olacaktı, sette hata var yöntmenim!! (acaba öğretmenime örtmenim diyen nesil, yönetmenime yöntmenim mi diyor?)
Temmuz ayının başından beri kaç yere gittim haritada çizdimde ısparta ve ağrı'yada uğrasaydım posta gazetesinin hediyesi ilkokul atlası gibi bir hatun olacaktım.. atlas gibi hatun, bunu sevdim.
Bu kendine harita ve kadastro sıtajımda..
Pıtraklı, at pislikli, pireli, bitli çadırlarda mı yatmadım?
Aynı anda 5 kişinin osurup, 4 kişinin "hafkk puffııkkk nihoooaaaak" diye horladığı köy evlerinde mi uyumadım?
Turpun sanki bir ananasmışcasına güpür güpür tüketildiği; sokaklarında ilaç niyetine bir kadın bile olmayan buna rağmen tüm kahverengi elbiseli, kahverengi tesbihli erkeklerin kaldırımları mesken ettiği, neolitik çağın günümüze hediyesi şehirlerde mi sürtmedim?
Ya ya o çingeneler? kalaycı dedikleri çingenelere gidip "siz aslında hintlisiniz biliyor musunuz, atalarınız punjabice konuşuyormuş ama siz! şuna bak asimile" dedimde bana kalaylanacak kazanmışım gibi bakmadılar mı?
Anadolumun mapmasum(!) köylerinde arabayı durdurup alman birası, üstelik sadece stuttgarter hofbrau markası arayan başka bir asimile örneği dayımın karısı, bilinen adıyla yengem için "eşşek sidiğini alman birası diye satan bir yurdum girişimcisi bize denk gelir inş" diye dualar edip, adaklar adamadım mı?
Hepsini bir kenara bırak lütfen bırak! rica ediyorum bak kırılırım bırak! kaç köy deliğanlusuna hatta dul adamına gelin edilmeye yeltenildim sen biliyon mu ? ha biliyon mu? hissedebiliyor musun içimdeki satılık kız var isyanını? haberin var mı dayı beni evime gönder kampanyasından? toplumsal duyarsız seni! pislik!
O düğün denilen topluca birbirini süzme, elekten geçirme etkinliklerinde kaç çift gözün töhmeti altına girdim, kaç çift gözün göz zinasına ev sahipliği yaptım, kaç çift göz bana beşi bir yerde taktı bi anlatsam karşı ki dağlar yıkılır yıııkılır oy diley ley.
Katırcalı köyü diye bir köy vardı dayım oradan bal aldı. Neredeyse bir çerçeve balla beni takas ediyordu evet evet ediyordu.
Bizim sülalenin hepsinde var bu kızları, karıları, dulları, gelinleri kızarmış tavuğa bile feda etmek. Ama dayım, babam gibi "bir taşa iki kız" zihniyetinde bir humarcı değildir. Görmüş, geçirmiş (nasıl görmüş geçirmiş olunulur? yazarlar: arif verimli & müge anlı) almanya'da kültürlenmiş, kültürleşmiş küfür küfür, kütür kütür bi dayı.
Balcının değiş tokuş imasını beğenmedi, suratını astı, elini beline götürdü kenarda bekleşen bize son bir kez yaşlı gözlerle baktı ve adama hışımla dönerek dediki:
-4 çerçeve bal olursa belki!!!
hassstttt !!!!
Nereye kaçarsam kaçayım bu talihte benimle gelecek anlaşıldı. Varsa iki adet süt topağın illaki birinin koynuna gireceksin. Yanlış anlaşılmasın koyunlara sıcak bakıyorum (yine yanlış anlaşılmasın küçükbaş olan koyun değil,insanın koynu olan koyuna sıcak bakıyorum. ama hayvan olan koyunda sıcak bir hayvanımızdır) kim istemez sevdiğinin koynuna girmek, sıcacık, yumuşacık, bıcır bıcır, gıdı gıdı ofş pofş. Ama sevdiğinin olacak seveceksin, gireceksin zızt tokai.
Üzümden başlayıp bala, baldanda koyuna uzanan bir doğal yaşam yazısı oldu bu. Amacım "üzüm ye üzüm yersen bağcı kazanır, bağa çiçek eker, çiçekten bal olur bal ise kızların başlık parasına dönüşür ülke kalkınır, koyunlar meler " diye tırt bir slogan atmaktı.
Aylarca plan kurup kaytan bıyıklı, erol taş kılıklı babamın alkadrazından kaçıp gele gele eniştemin filmi "baldızların sessizliğine" gelmem amaç ve sonuç uyumsuzluğunu göstermez mi? Ha onca zebilliği, sifilliği bu filmde rol almak için çektiyseydim amenna ama değil ki! Benim oynayacağım film güneşi gördüm olacaktı, sette hata var yöntmenim!! (acaba öğretmenime örtmenim diyen nesil, yönetmenime yöntmenim mi diyor?)
Temmuz ayının başından beri kaç yere gittim haritada çizdimde ısparta ve ağrı'yada uğrasaydım posta gazetesinin hediyesi ilkokul atlası gibi bir hatun olacaktım.. atlas gibi hatun, bunu sevdim.
Bu kendine harita ve kadastro sıtajımda..
Pıtraklı, at pislikli, pireli, bitli çadırlarda mı yatmadım?
Aynı anda 5 kişinin osurup, 4 kişinin "hafkk puffııkkk nihoooaaaak" diye horladığı köy evlerinde mi uyumadım?
Turpun sanki bir ananasmışcasına güpür güpür tüketildiği; sokaklarında ilaç niyetine bir kadın bile olmayan buna rağmen tüm kahverengi elbiseli, kahverengi tesbihli erkeklerin kaldırımları mesken ettiği, neolitik çağın günümüze hediyesi şehirlerde mi sürtmedim?
Ya ya o çingeneler? kalaycı dedikleri çingenelere gidip "siz aslında hintlisiniz biliyor musunuz, atalarınız punjabice konuşuyormuş ama siz! şuna bak asimile" dedimde bana kalaylanacak kazanmışım gibi bakmadılar mı?
Anadolumun mapmasum(!) köylerinde arabayı durdurup alman birası, üstelik sadece stuttgarter hofbrau markası arayan başka bir asimile örneği dayımın karısı, bilinen adıyla yengem için "eşşek sidiğini alman birası diye satan bir yurdum girişimcisi bize denk gelir inş" diye dualar edip, adaklar adamadım mı?
Hepsini bir kenara bırak lütfen bırak! rica ediyorum bak kırılırım bırak! kaç köy deliğanlusuna hatta dul adamına gelin edilmeye yeltenildim sen biliyon mu ? ha biliyon mu? hissedebiliyor musun içimdeki satılık kız var isyanını? haberin var mı dayı beni evime gönder kampanyasından? toplumsal duyarsız seni! pislik!
O düğün denilen topluca birbirini süzme, elekten geçirme etkinliklerinde kaç çift gözün töhmeti altına girdim, kaç çift gözün göz zinasına ev sahipliği yaptım, kaç çift göz bana beşi bir yerde taktı bi anlatsam karşı ki dağlar yıkılır yıııkılır oy diley ley.
Katırcalı köyü diye bir köy vardı dayım oradan bal aldı. Neredeyse bir çerçeve balla beni takas ediyordu evet evet ediyordu.
Bizim sülalenin hepsinde var bu kızları, karıları, dulları, gelinleri kızarmış tavuğa bile feda etmek. Ama dayım, babam gibi "bir taşa iki kız" zihniyetinde bir humarcı değildir. Görmüş, geçirmiş (nasıl görmüş geçirmiş olunulur? yazarlar: arif verimli & müge anlı) almanya'da kültürlenmiş, kültürleşmiş küfür küfür, kütür kütür bi dayı.
Balcının değiş tokuş imasını beğenmedi, suratını astı, elini beline götürdü kenarda bekleşen bize son bir kez yaşlı gözlerle baktı ve adama hışımla dönerek dediki:
-4 çerçeve bal olursa belki!!!
hassstttt !!!!
Nereye kaçarsam kaçayım bu talihte benimle gelecek anlaşıldı. Varsa iki adet süt topağın illaki birinin koynuna gireceksin. Yanlış anlaşılmasın koyunlara sıcak bakıyorum (yine yanlış anlaşılmasın küçükbaş olan koyun değil,insanın koynu olan koyuna sıcak bakıyorum. ama hayvan olan koyunda sıcak bir hayvanımızdır) kim istemez sevdiğinin koynuna girmek, sıcacık, yumuşacık, bıcır bıcır, gıdı gıdı ofş pofş. Ama sevdiğinin olacak seveceksin, gireceksin zızt tokai.
Üzümden başlayıp bala, baldanda koyuna uzanan bir doğal yaşam yazısı oldu bu. Amacım "üzüm ye üzüm yersen bağcı kazanır, bağa çiçek eker, çiçekten bal olur bal ise kızların başlık parasına dönüşür ülke kalkınır, koyunlar meler " diye tırt bir slogan atmaktı.
Pazar, Ekim 04, 2009
İnsanın rus arkadaşı olmayacak
Bu aralar fazla miktarda dondan, göynekten bahsettiğimi biliyorum. Ama malesef konumuz yine iç çamaşırı ve iç çamaşırlarının rus arkadaş bulmadaki yeri ve ehemmiyeti.
Ablamın balkonunda oturmuş karşı balkonda; 15 yaşında olan ama 35 gösteren ayça'nın facebook için yeni fotolar çekme mücadelesini izliyordum. Arada kıza laf atıp;
-güzelim daha yaratıcı ol, mesela "balkondan aşağı düşüyorken sol yukarıya son bakış" pozu çek o şekilden feys'te yok, kısa sürede "bu onun son pozuydu" adıyla olay olursun bak.
Ayça bana kahkaha ile cevap verip şak şak şak şak kendini çekmeyi sürdürdü. Bu sırada balkonun demirine pat diye bişey düştü. Ayça'nın yeni bir poz denemesi olduğunu düşündüm, değilmiş. Yaklaştım ten renginde, dantelli, ipek bir iç çamaşırı, ıslak. Yukarı baktım kimseyi göremedim belkide bana daha daha yukarıdan ilahi bir mesaj geliyordur "iç çamaşırı alanında büyük bir işe imza atacaksın ondan sürekli seni fistanla fanilayla cebelleştiriyorum, gözünü açsana"mesajı. (aklıma papazın fıkrası geldi)
Biraz bekledim, kimse donunu sormaya gelmeyince "whose don is this" operasyonu kararı aldım. çamaşırı elime alıp sallaya sallaya bizim dairenin sırasındaki tüm evlere sormak amacıyla evden çıktım. Üst kattaki kadın elimde dantelli, baştan çıkartıcı ve tüm dikkatleri üzerine çekici bir nesneyle sırıttığımı görünce içerde salonun iç katmanlarında atletiyle dikilen eşine bir bakış fırlattı. Eşi de ona bana, ona bana, ona bana bir sürü bakışla tepki gösterdi. Korktum bu "bir bakış baktın kalbimi yaktın" çiftinden. Topu topu "bu don sizin mi" sorusuna gözleriyle "yoksa beni aldatıyormusun osman" senoryosu yazdılar. Oradan kaçtım.
Bir üst katın kapısını çaldım. Kapıyı 2 metre boyunda bir afet-il alayı vücud açtı. Sapsarı saçları, mavi gözleri, beyazın transparan tonlarında bir teni, miniminnacık gülümseyen dudağıyla bir kadın.
-buyrrrrunuz kimi arrrramiştiniz.
Rusların "R" harfini allah ne ka verdiyse o ka kullandıklarını ilk kez o an anladım. Eğer r harfini kullanırken böyle görüneceksem, ömür boyu r'den başka harf kullanmadan konuşurum.
-şi şeyy ee hık mık bu şey bizim balkona düştü de acaba..
-ahh o benim, benim çamaşşırrr rrüzgar savurrmuş aşağıya çok teşekür.
Donu sahibine verip gitmek merakımı gidermeyeceği için soru bulmaya çalıştım, otobüs ve hastane sıralarında önüne çıkana "memleket nere ve neren ağrıyor" sorusunu saniyesi saniyesine sorabilen bir neslin evladı olarak, zor olmadı.
-memleket nere?
-ben ukraynalıyım, ozan'la evlendik biz ama daha komşuları tanımıyor ben.
-dert etme bende bilmemek var komşuları hatta ozan'ı
-sende mi yeni gelmek
-hı hı ablam var burda, şu aralar aile bünyesinde zararlı bakteri olarak barınıyorum.
Böyle tanıştık işte Swedna ile. O kendisine seda diyor, ozan öyle istemiş. Bir kaç gün içinde de iki gurbetçi olarak bir sürü ortak noktamızı bulduk, fiziksel özellikler hariç.
Swedna o kadar güzel bir yaratık ki onunla arkadaş olmak her karayağız türk kızının harcı değil. Bir kere sokakta yürüken ben onun küçük, şirin orangutanı gibi görünüyorum. Elimden tutup bana muz alsa "uh uh uh uh uh" diye ses çıkararak koltuk altlarımı kaşımam beklenebilir. Eğer evrim gerçekse ben ilerde evrimleşip swedna olmak istiyorum, isityorum istiyorum istiyorum.
Erkekler, kadınlar, çocuklar ve kediler sadece ona bakıyor ve birbirlerine onu gösteriyorlar. Hello, welcome, du yu sipik türkiş diye el sallıyor, ilgisini çekmeye çalışıyorlar.
Hatunla takıla takıla 3 güne kalmadı, bende;
aşağılık, çirkinlik ve pejmurdelik kompleksi, gözümde çapak mı kaldı lan? kaşlarım orman gibi mi yoksa?, dişlerimi fırçaladım ki!, ben cüce falan değilim tamammııı!! gibi içgüdüsel haykırışlar cebelleş oldu.
Bende bunları damarlarımdan atabilmek için swedna'ya bazı şehir efsaneleriyle saldırdım.
-hah hah!! bi kere siz yaşlanınca ebeme benziyormuşsunuz, böyle memeleriniz asfaltı süpürüyormuş, derinizi tutup yukarı kaldırınca 3 ay eski yerine gelmiyormuş ne oldum deme kızıımm ne olacağını hepimiz biliyoruz!
-hayır siminya bunlar doğru değil; annem beni 35 yaşında doğurdu ve şu anda 6o yaşında ama gördüklerinde ablam olup olmadığını soruyorlar, üstelik anaannem ve büyükannemde yaşıyor ikiside çok bakımlı kadınlar, eğer türkiye'ye gelirlerse tanışmanı isterim. dedi.
Ne tanışcam lan ne tanışcam!! sen canıma yettin zaten birde ecdadınlamı imtihan olacağım, uzunnn!!
Belki boyu uzun aklı kısadır diye düşündüm. Biraz daha olsun ona; köy muhtarının görev ve yetkilerini, türkiye'nin en güvenilir seda sayan'ını, obama'nın babannesinin yaşadığı köyün adını falan sorarım. Bunları bilirse en son kozum olan nataşalık cephesinden saldırırım, çökertirim düşmanımı kıskançlığımın hakkıyla, evelallah.
Ablamın balkonunda oturmuş karşı balkonda; 15 yaşında olan ama 35 gösteren ayça'nın facebook için yeni fotolar çekme mücadelesini izliyordum. Arada kıza laf atıp;
-güzelim daha yaratıcı ol, mesela "balkondan aşağı düşüyorken sol yukarıya son bakış" pozu çek o şekilden feys'te yok, kısa sürede "bu onun son pozuydu" adıyla olay olursun bak.
Ayça bana kahkaha ile cevap verip şak şak şak şak kendini çekmeyi sürdürdü. Bu sırada balkonun demirine pat diye bişey düştü. Ayça'nın yeni bir poz denemesi olduğunu düşündüm, değilmiş. Yaklaştım ten renginde, dantelli, ipek bir iç çamaşırı, ıslak. Yukarı baktım kimseyi göremedim belkide bana daha daha yukarıdan ilahi bir mesaj geliyordur "iç çamaşırı alanında büyük bir işe imza atacaksın ondan sürekli seni fistanla fanilayla cebelleştiriyorum, gözünü açsana"mesajı. (aklıma papazın fıkrası geldi)
Biraz bekledim, kimse donunu sormaya gelmeyince "whose don is this" operasyonu kararı aldım. çamaşırı elime alıp sallaya sallaya bizim dairenin sırasındaki tüm evlere sormak amacıyla evden çıktım. Üst kattaki kadın elimde dantelli, baştan çıkartıcı ve tüm dikkatleri üzerine çekici bir nesneyle sırıttığımı görünce içerde salonun iç katmanlarında atletiyle dikilen eşine bir bakış fırlattı. Eşi de ona bana, ona bana, ona bana bir sürü bakışla tepki gösterdi. Korktum bu "bir bakış baktın kalbimi yaktın" çiftinden. Topu topu "bu don sizin mi" sorusuna gözleriyle "yoksa beni aldatıyormusun osman" senoryosu yazdılar. Oradan kaçtım.
Bir üst katın kapısını çaldım. Kapıyı 2 metre boyunda bir afet-il alayı vücud açtı. Sapsarı saçları, mavi gözleri, beyazın transparan tonlarında bir teni, miniminnacık gülümseyen dudağıyla bir kadın.
-buyrrrrunuz kimi arrrramiştiniz.
Rusların "R" harfini allah ne ka verdiyse o ka kullandıklarını ilk kez o an anladım. Eğer r harfini kullanırken böyle görüneceksem, ömür boyu r'den başka harf kullanmadan konuşurum.
-şi şeyy ee hık mık bu şey bizim balkona düştü de acaba..
-ahh o benim, benim çamaşşırrr rrüzgar savurrmuş aşağıya çok teşekür.
Donu sahibine verip gitmek merakımı gidermeyeceği için soru bulmaya çalıştım, otobüs ve hastane sıralarında önüne çıkana "memleket nere ve neren ağrıyor" sorusunu saniyesi saniyesine sorabilen bir neslin evladı olarak, zor olmadı.
-memleket nere?
-ben ukraynalıyım, ozan'la evlendik biz ama daha komşuları tanımıyor ben.
-dert etme bende bilmemek var komşuları hatta ozan'ı
-sende mi yeni gelmek
-hı hı ablam var burda, şu aralar aile bünyesinde zararlı bakteri olarak barınıyorum.
Böyle tanıştık işte Swedna ile. O kendisine seda diyor, ozan öyle istemiş. Bir kaç gün içinde de iki gurbetçi olarak bir sürü ortak noktamızı bulduk, fiziksel özellikler hariç.
Swedna o kadar güzel bir yaratık ki onunla arkadaş olmak her karayağız türk kızının harcı değil. Bir kere sokakta yürüken ben onun küçük, şirin orangutanı gibi görünüyorum. Elimden tutup bana muz alsa "uh uh uh uh uh" diye ses çıkararak koltuk altlarımı kaşımam beklenebilir. Eğer evrim gerçekse ben ilerde evrimleşip swedna olmak istiyorum, isityorum istiyorum istiyorum.
Erkekler, kadınlar, çocuklar ve kediler sadece ona bakıyor ve birbirlerine onu gösteriyorlar. Hello, welcome, du yu sipik türkiş diye el sallıyor, ilgisini çekmeye çalışıyorlar.
Hatunla takıla takıla 3 güne kalmadı, bende;
aşağılık, çirkinlik ve pejmurdelik kompleksi, gözümde çapak mı kaldı lan? kaşlarım orman gibi mi yoksa?, dişlerimi fırçaladım ki!, ben cüce falan değilim tamammııı!! gibi içgüdüsel haykırışlar cebelleş oldu.
Bende bunları damarlarımdan atabilmek için swedna'ya bazı şehir efsaneleriyle saldırdım.
-hah hah!! bi kere siz yaşlanınca ebeme benziyormuşsunuz, böyle memeleriniz asfaltı süpürüyormuş, derinizi tutup yukarı kaldırınca 3 ay eski yerine gelmiyormuş ne oldum deme kızıımm ne olacağını hepimiz biliyoruz!
-hayır siminya bunlar doğru değil; annem beni 35 yaşında doğurdu ve şu anda 6o yaşında ama gördüklerinde ablam olup olmadığını soruyorlar, üstelik anaannem ve büyükannemde yaşıyor ikiside çok bakımlı kadınlar, eğer türkiye'ye gelirlerse tanışmanı isterim. dedi.
Ne tanışcam lan ne tanışcam!! sen canıma yettin zaten birde ecdadınlamı imtihan olacağım, uzunnn!!
Belki boyu uzun aklı kısadır diye düşündüm. Biraz daha olsun ona; köy muhtarının görev ve yetkilerini, türkiye'nin en güvenilir seda sayan'ını, obama'nın babannesinin yaşadığı köyün adını falan sorarım. Bunları bilirse en son kozum olan nataşalık cephesinden saldırırım, çökertirim düşmanımı kıskançlığımın hakkıyla, evelallah.
fotonun kaynağı maynağı yok bizzat swedna dedim ben ona
Pazartesi, Eylül 28, 2009
Sevilay nasıl öldürüldü?

Başlığı boşver sevilay ölmedi fantaazilerde yaşıyor, taş gibi de yaşıyor. Sevilay kim asıl soru bu? kim bu sevilay nedir yani? Madem durup dururken kafadan sevilay kim diye sordun meraklı şey seni, anlatayım.
Bazı bazı bilirsin bi palazlanırız biz; pucca olsun, ben olayım, esther olsun, delininbiri'de olsun işte tüm hatun blogcular."Ay canım kadınlara bi rahat yüzü yok, blogda yazdırmıyorlar, rahatta azdırmıyorlar regl yazsak; orkid'in olayım anam diyorlar, bakireyim desek; müessesemizde tüm bakirelik çeşitleri bozulur, dikilir, onarılır yazıyorlar, sekiz desek dokuz diyorlar nedir bu çektiğimiz yeter yıaa" isyanı patlatıyoruz.
Haklı bir isyan bu, zayıf damarımızdan giriyorlar mevzuya, gıdıklanan yerimizi hedef alıyor, tüylerimizi tütsülüyorlar kardeşimm!!
Düşündüm daha biz sanal dünyanın şu kadarcık kahrını kaldıramıyorken acaba aysu kayacı, hadise, beren saat gibi kasesi, portakalları, marulu, maydonozu bilumum nebatatı meydanda, vücudundaki ben sayısı bile resmi kayıtlara geçmiş hatunlara ne laflar ediliyordur? Güzel vatanımın sınırlarında boylu boyunca uzanan karakollar, taburlar, birlikler, bölükler, bölünmeyikler sabah akşam bu hatunların fotoğraflarıyla gusül tazeliyor, ne hissediyorlardır bu gusül konusunda? Düşüncelerini merak ettim-- merakımı daha hayırlı işlerde kullansaydım şimdi nerede olurdum bunuda şu an merak ettim, merak aralarında başka şeyleri merak ediyorum-- Fışkılar bi blog yazmazlar ki okuyup anlasak hislerini.
İşim neyse artık aklıma bir fikir geldi. Fikirin iyisi kötüsü olmaz, kötü bir fikir ama sonuçta oda bir fikir, onunda canı var, oda gelmek istiyor.
Fikir şu: Seksi fotoğraflarını kullanarak sanal alemde arkadaş edinmek isteyen kızların hislerini anlarsam, o zaman hadise'yi yada aysu kayacı'yı anlarım. Kim aysu kayacı'nın blog yazmasını bekleyecek ki?
Dün av mevsiminin startını verdim.
Friendfeed sitesi; bataklıklarıyla, meşe ve kayın ağaçlarının sıklığıyla, yumurtlama mevsimi gelmiş türlü çeşit börtüsüyle, böceğiyle eşi bulunmaz bir avlanma sahası. Bir adres aldım adı sevilay. Fotoğraf olarakta rusların meşhur sitesi fishki'de 800 bin kez görüntülenen dolgun kalça, çıtır parça Jessica'nın fotolarını kullandım. Zehirli fotoğraflarını profilime yükleyip pusuya yattım. İlk dakikalarda pek ses seda çıkmadıysa da üye olmamdan yarım saat sonra düşman cephe kahraman birlikleriyle karşı atağa geçti. Sevilay derhal püskürtülmeli akabinde mümkünse o müthiş girintili çıkıntılı topraklar ele geçirilmeliydi!
FF milleti gözüpek, külyutmaz ve gergindir. Sevilay'a şüpheyle baktılar, bir yanları "fake bu" desede, aşağı yanları (bilinçaltı canım) "böyle fakeye can gurban, sus bi sen" dedi.
Ben sevilay'ı aptal bir kız olarak tanıtmayacaktım. Az beynimi zorlar hazır cevap biri yaparım, kitap, film özetleri anlatırım, haber sitelerinde dolanır linkleri paylaşırım "aaa bak savcı bilmemkim general bilmemkimle gizli gizli buluşmuş cık cık cık" diye yazarım, zeki gösterecek ne kadar done varsa hepsini kullanıp, gözlerine girerim diye planlamıştım. Ama önce vucutumla, bacaamla, jennifır lopez kalçalarımla gözlerine gireyim dediydim, iyi dememişim. On dakikada onlarca işkilli, küçümser ve her türlü gideri var bunun yorumuyla sevilay'ın ağzına sıçtılar. Bir saat sürmeden eleğini eleyip duvara zımbaladılar. Fotograf kaynağımı bile buldular, larda lar.
İstemiyorum ama empati yaparsam bende doğru birşey yapmadım zaten, onların yalnış yaptığını söylersem tam adil olmuş olmam. Daa olayın birde sosyolojik, fizyolojik, meteorolojik gerçekleri var efenim lütfen lütfen. Malum bu bir deneydi bilimsel bir deney, sonucunda bir fiyasko yaşasamda yinede istediğimi elde ettim.
1. Eğer güzel bir vücudun var ve onu teşhir ediyorsan arkandan konuşulanları duymamak için sağır olman iyi olur.
2.Kalçan güzelse sen güzelsin.
3. Zekanı görebilmeleri için çirkin olmalısın.
4. Erkekler seksi göründüğün için zekanı küçümseyebilir ama daha acı olanı kadınların küçümsemesi.
5.İnternette fotograflarını yayınlamadan önce iyi bir yer edinmen gerekiyor. Yayınlayanlarda ise derviş sabrı olmalı.
6.Hadise ve diğer kızlar asla sosyal medyada dolaşmasın.
7. Saygı iyi bişey.
8. Güzelliğiyle bir yere geldi deyimi tartışılmalı.
Cuma, Eylül 25, 2009
İzninizle memenize bakabilir miyim?
6ay önce kendimi yaprak dökümü ailesinin sevilmeyen ezik veledi leyla gibi hissediyordum. Bu günlerde ise eniştesine kaçan sonra da sokaklara düşen kızı necla kıvamına geldim. Sırada 3 çocuklu dul herife varan çok bilmiş fikret olmak var, şeytan kulağına kızgın demir, kaynar yağ, asit ve türevleri.
Enişteye kaçmak kısmını açıklamam lazım. Beni gördüğü her yerde "gene mi geldi bu karabatak" diye atağa geçen kendine komunist enişteye kaçmak için beyin gerdirme ameliyatı yaptırmış olmalıyım. Yada harbi harbi bir kuş türü olan karabatak olmalıyım ki onun o dazlak kafasına yuva yapayım (karabatak kuş muydu kablumbağa mı??) Kaçılacak bir enişte olsa mesela behlül benzeri bir enişte, tamam yaparız belki öyle bir terbiyesizlik ama değil işte adamla aynı havayı tenefüs bile edemiyoruz birbirimize iyi, kötü, çirkin bakışı atmaktan ortamdaki negatif elektronlar gözle görülür hale geliyor.
Ablamda ayrı bir reşat nuri güntekin romanı. Ne misafirliğim kaldı, ne bacılığım, ne sırdaşlığım, gözünü açtıktan zıbarıncaya kadar dırdır dırdır ( Enişteme olumlu bir dua etmem sözlükte " imkansız"la aynı anlama gelse de ablamın çenesine karşı sen bu adama sabır ver allahım (ama başka bir şey verme mümkünse verdiklerini de al)
abla hatun:
-Bir aydır ben özgürüm ayağına ne pisliklere battın kimbilir? kırk kere yıkanmadan benim güzel taç nevresimlerime değeyim deme, annemlere karşı seni savunmaktan öyle kıdem atladım ki savunma bakanlığından iş teklifi aldım gerizekalı siminya!!! gibi sap sup laflar etti.
Lan bu kız gazi üniversitesinin kampüsünde ertuğrul'la söz kesip, otlarda yuvarlanırken ben evdekilere onu öyle bir farklı yere gitmiş gibi anlatıyordum ki dinleyen günü birlik umreye gittiğini sanıyordu, böyle mi olacaktık abula haa böyle mi???
Dedim kendi kendime kendimden daha kendimlere; bu iki imitasyon karı kocaya günlerini göstereyim bir işe girip para kazanayım ondan sonra filmlerdeki gibi ilk maaşımı getirip tam suratlarının onikisine çarpayım şırank patank tapank diye.
Buraların meşhur bir iç çamaşırı mağazası varmış. Ankara'da hiç görmedim ama meşhurmuş, demekki ben çamaşır cahiliyim. ( sonra bi düşündüm iç çamaşırı cahili olmadığımı göstermek için gocunurk gocunurk gocundum zaten her konuda ezik, beceriksiz, zevksiz damgası yemişim şu sanal alemde, bari buradan bir takdir ve tebrik alayım "cahil değilmiş lan yazık kıyamam" desinler bana dedim; ne güzeldir missclaire giyerim giydiririm, ciddiyim)
Bir tezgahtar arıyorlarmış bu mağazaya. Müdür deneyim lazım dedi ben yetiştiriyorum onlar soluğu akmerkez'de alıyor, artık bu düzene hayır hayır hayır diye çığlık attı (atmadı ama ben olsam atardım, nankör tezgahtarlara ölüm diye pankart bile açardım) Israr, kıyamet, rica, minnet işe aldırdım kendimi. Patronun deneyimden kastı şuydu:
-dükkana bir kadın girdiya sen çat diye meme numarasını bilecek ve sütyenleri önüne yığacaksın.
-huhaha bu mu deneyim :) ne var ben bilirim kadınlar birbirini memesinden tanır, bana memeni söyle sana adını söyleyeyim.
Başladım işe ama bir halt anladığım yok. Heryer alabildiğine çamaşır, çamaşır, çamaşır, çamaşır. Bu mağaza bir tören alanı, bir panayır yeri, bir rus sirki. Donlar birbiri ardına kortej yürüyüşündeler, dantel çoraplar seyirci kontenjanında, sütyenler askeri, sivil erkan. Ünlülerin "hergün makyaj ve kuaförden bıkıyoruz, bu nedenle günlük hayatımızda bunları kullanmıyoruz" demesini hatırladım. Burada yıllarca çalışan bir insan bir daha iç çamaşırı giymez, giyemez, doyar böyle hırtlağına kadar. Çamaşırcı bir yakının varsa bir ara eteğinin ucunu kapı koluna tak ve dene bakiim altında bişey var mı yok mu.
İşe başladım direktif gereği içeri giren herkesin direk memelerine ve aşağı bölgelerine odaklanıyorum
-aaa karton piyer gibi kız bu, olmayan memesine benden bi 65.. bi dakka 65 numara sütyen var mı ki? ben direk 85 den girdim piyasaya.-one beee annem benim, sütaş'a ham madde sevkiyatı yapacak gibisin, bu eder 150 nümero.
-şu adam slip isteyecek gibi yürüyor, ama acaba erkeklerin slipleri neye göre, nerelerine göre ölçülüyor? şak diye bilsem ayıp olur mu??? sonra demesin kıza bak slip numarasında nasıl uzmanlaşmış, vay kaltak!
İç çamaşırı satmak demek bütün gün gelenin geçenin cinsel bölgelerine bakmak demek, bunu bildim bunu yazdım aha.
Tamam öteki tezgahtar kız içeri girenin kulağından fanila numarasını, ense traşından don lastiğini bile şakkadanak biliyor ama o 10 yıldır bu alemin insanı, bense çömez doncuyum olacak o kadar göz tacizi, el yordamı.
Fakat lakin, patron; çamaşır kuytularından, çorap yamaçlarından beni dikizledi ve gitmeyişatımı hiç beğenmedi. Sadece 3 gün sonra, iç çamaşırı dünyasından akmerkez'e terfi etme hayali bile kuramadan dehlendim. İyi oldu ama, üzülmedim, çünkü burada çok değil 3 ay çalışsaydım ne kadar direnirsem direneyim hemcinsi sapık olmam içten bile değildi.
Enişteye kaçmak kısmını açıklamam lazım. Beni gördüğü her yerde "gene mi geldi bu karabatak" diye atağa geçen kendine komunist enişteye kaçmak için beyin gerdirme ameliyatı yaptırmış olmalıyım. Yada harbi harbi bir kuş türü olan karabatak olmalıyım ki onun o dazlak kafasına yuva yapayım (karabatak kuş muydu kablumbağa mı??) Kaçılacak bir enişte olsa mesela behlül benzeri bir enişte, tamam yaparız belki öyle bir terbiyesizlik ama değil işte adamla aynı havayı tenefüs bile edemiyoruz birbirimize iyi, kötü, çirkin bakışı atmaktan ortamdaki negatif elektronlar gözle görülür hale geliyor.
Ablamda ayrı bir reşat nuri güntekin romanı. Ne misafirliğim kaldı, ne bacılığım, ne sırdaşlığım, gözünü açtıktan zıbarıncaya kadar dırdır dırdır ( Enişteme olumlu bir dua etmem sözlükte " imkansız"la aynı anlama gelse de ablamın çenesine karşı sen bu adama sabır ver allahım (ama başka bir şey verme mümkünse verdiklerini de al)
abla hatun:
-Bir aydır ben özgürüm ayağına ne pisliklere battın kimbilir? kırk kere yıkanmadan benim güzel taç nevresimlerime değeyim deme, annemlere karşı seni savunmaktan öyle kıdem atladım ki savunma bakanlığından iş teklifi aldım gerizekalı siminya!!! gibi sap sup laflar etti.
Lan bu kız gazi üniversitesinin kampüsünde ertuğrul'la söz kesip, otlarda yuvarlanırken ben evdekilere onu öyle bir farklı yere gitmiş gibi anlatıyordum ki dinleyen günü birlik umreye gittiğini sanıyordu, böyle mi olacaktık abula haa böyle mi???
Dedim kendi kendime kendimden daha kendimlere; bu iki imitasyon karı kocaya günlerini göstereyim bir işe girip para kazanayım ondan sonra filmlerdeki gibi ilk maaşımı getirip tam suratlarının onikisine çarpayım şırank patank tapank diye.
Buraların meşhur bir iç çamaşırı mağazası varmış. Ankara'da hiç görmedim ama meşhurmuş, demekki ben çamaşır cahiliyim. ( sonra bi düşündüm iç çamaşırı cahili olmadığımı göstermek için gocunurk gocunurk gocundum zaten her konuda ezik, beceriksiz, zevksiz damgası yemişim şu sanal alemde, bari buradan bir takdir ve tebrik alayım "cahil değilmiş lan yazık kıyamam" desinler bana dedim; ne güzeldir missclaire giyerim giydiririm, ciddiyim)
Bir tezgahtar arıyorlarmış bu mağazaya. Müdür deneyim lazım dedi ben yetiştiriyorum onlar soluğu akmerkez'de alıyor, artık bu düzene hayır hayır hayır diye çığlık attı (atmadı ama ben olsam atardım, nankör tezgahtarlara ölüm diye pankart bile açardım) Israr, kıyamet, rica, minnet işe aldırdım kendimi. Patronun deneyimden kastı şuydu:
-dükkana bir kadın girdiya sen çat diye meme numarasını bilecek ve sütyenleri önüne yığacaksın.
-huhaha bu mu deneyim :) ne var ben bilirim kadınlar birbirini memesinden tanır, bana memeni söyle sana adını söyleyeyim.
Başladım işe ama bir halt anladığım yok. Heryer alabildiğine çamaşır, çamaşır, çamaşır, çamaşır. Bu mağaza bir tören alanı, bir panayır yeri, bir rus sirki. Donlar birbiri ardına kortej yürüyüşündeler, dantel çoraplar seyirci kontenjanında, sütyenler askeri, sivil erkan. Ünlülerin "hergün makyaj ve kuaförden bıkıyoruz, bu nedenle günlük hayatımızda bunları kullanmıyoruz" demesini hatırladım. Burada yıllarca çalışan bir insan bir daha iç çamaşırı giymez, giyemez, doyar böyle hırtlağına kadar. Çamaşırcı bir yakının varsa bir ara eteğinin ucunu kapı koluna tak ve dene bakiim altında bişey var mı yok mu.
İşe başladım direktif gereği içeri giren herkesin direk memelerine ve aşağı bölgelerine odaklanıyorum
-aaa karton piyer gibi kız bu, olmayan memesine benden bi 65.. bi dakka 65 numara sütyen var mı ki? ben direk 85 den girdim piyasaya.-one beee annem benim, sütaş'a ham madde sevkiyatı yapacak gibisin, bu eder 150 nümero.
-şu adam slip isteyecek gibi yürüyor, ama acaba erkeklerin slipleri neye göre, nerelerine göre ölçülüyor? şak diye bilsem ayıp olur mu??? sonra demesin kıza bak slip numarasında nasıl uzmanlaşmış, vay kaltak!
İç çamaşırı satmak demek bütün gün gelenin geçenin cinsel bölgelerine bakmak demek, bunu bildim bunu yazdım aha.
Tamam öteki tezgahtar kız içeri girenin kulağından fanila numarasını, ense traşından don lastiğini bile şakkadanak biliyor ama o 10 yıldır bu alemin insanı, bense çömez doncuyum olacak o kadar göz tacizi, el yordamı.
Fakat lakin, patron; çamaşır kuytularından, çorap yamaçlarından beni dikizledi ve gitmeyişatımı hiç beğenmedi. Sadece 3 gün sonra, iç çamaşırı dünyasından akmerkez'e terfi etme hayali bile kuramadan dehlendim. İyi oldu ama, üzülmedim, çünkü burada çok değil 3 ay çalışsaydım ne kadar direnirsem direneyim hemcinsi sapık olmam içten bile değildi.
Cumartesi, Eylül 19, 2009
Onlar ve bizler
Bizimkilerin bize özgüven veremedikleri dönemde (ne varsa bu küçüklükte verilemeyen şeylerde var, verilmeyince bizim gibi orta saha çocukları peydah oluyor işte, siz siz olun ne verecekseniz küçükten verin küçükten) insanları onlar ve bizler diye ayırırdım. Onlar zengin ve mutlu insanların adıydı "bizler" ise; kiremitleri dahi yıkık evlerin viranlarından satın alınmış, akan ve kokan evlerin insanları.
Hiç sebepsiz onlara karşı nefret beslerdim. Tek suçları belki bir sürü renkli kokulu silgilerinin olması, tüp yapıştırıcıları tam bitmeden okulun çöpüne atmalarıydı. Belki okul çantalarının ve defter kaplarının üzerinde en sevdiğim çizgi film insanlarının figürlerinin olmasıydı. Yemek saatlerinde biz salça yerken onların salam yemesiydi. Çantam abimden kalan, altı kocaman yamanmış haki yeşil bir çantaydı, seyahat çantasına benziyordu. Çantamla dalga geçtikleri içinde nefret etmiş olabilirim, hatırlamıyorum işte çocuklukta kaldı.
Onlar bizim mahalleye sadece "çocuk bakıcısı, hasta bakıcısı, ev temizlikçisi, ölü yıkayıcısı" gibi aramalar için gelirlerdi. Olaki gelip son model arabalarını park ettiler anında tekerinin havasını alırdık, hergün bize havamızı aldıran arabadan ancak böyle hırsımızı alırdık.
Bazen onların okullarının civarına yolum düşerdi. Dikkat ederdim o yöne doğru hiç bakmıyorum. Eğer bakarsam o mutlu ve hiç derdi olmayan (!) zengin veletlerin durup dururken günahını da alacaktım.
Onlar benim olmayan herşeye sahiptiler bunun nedenini bir türlü anlayamazdım. Beni aşağı gördüklerini düşünürdüm, benim hakkımı yediklerini, bana acıyarak baktıklarını. Birgün onlardan birilerini sevdik, onlarda bizden birilerini sonra onlarla halay çektik parmaklarımızı tuttu onlardan birileri, demekki tutmaktan tiksinmiyorlardı. Bütün önyargılarım ve özgüven sorunum böyle böyle ufalıp gitti.
Ta ki...
İstanbul'a halatını almadan himalaya'lara tırmanmaya çalışan bir dağcı gibi geldim. Aylar önceden hayalini kurduğum halde ne yapacağımı, nerde kalacağımı hiç hesaplamamıştım. Kafası dumanlı bir himalayaydım. Elbette ki bu bir "iç turizm" değildi, otogara yüzümde kocaman bir tebessümle inmedim.
Amaçlarım vardı, ne olduklarına dair hiç birşey bilmediğim ulvi amaçlarım. Ne kimselere sığınmaya ne de asalak olmaya niyetim yoktu. İnsan hayalperest olunca yarınını hayal ederken öylesi canlı renkler kullanıyorki, hayallerde siyah ve gri tonlara yer yok. Oysa madalyonun ön yüzü şapa oturmakmış.
Hayallerim, pırıltılı renkler kullanarak beni kekledi! Böyle parazit gibi oraya buraya tutunarak yaşamak yoktu vaadleri arasında! Eğer illa bir parazit olacaksam bit olmak istiyorum, hiç değilse kendi saçlarım arasında kayıplara karışıp giderim.
Annem recep ivedik'in "buğdaylar baş vermeden kör buzağa topallamazmış" lafı gibi buzağılı bir deyim söyler; "yularından boşanmış buzağa" misali acıkınca annemin memesini emmem gerektiğini bile düşünmeden, hiç hesap yapmadan, bodoslama daldım "burası istanbul'a". Sonrada orada tıkandım kaldım.( böyle yavaştan kıyın kıyın ajitasyona kayan yazılar yazdığımda yine bir yerlere kaçasım geliyor, her zaman trajikomik yazılardan yanayım çünkü hayat zaten bok gibi birde acındırıkçı, melankolik, ağlak yazılar yazıp boku iyice cıvıklaştırmanın anlamı yok da hep yapıyoz işte ) Bu hal beni yine o eski takıntıma götürdü. Onlar ve bizler, onlar ve bizler, onlar ve bizler,varmış, yokmuş, varmış, yokmuş. Ben neden bu haldeyken onlar orada öyleler? Neden? Ama nedennnn??
Bir gün sırf onlardan durup dururken nefret etmek için bebek'e gittim. Kendimi kill bill filmindeki deri tulumlu suikastçiler gibi hissediyordum. Oysa üzerimde dolama bir nepal etek, pislick tişört ve bez çanta vardı, hipilere benziyordum bir tek marihuana resimli aksesuarlarım eksikti. Benden olsa olsa nepal sokaklarında yaşayan keş (iş) olur.
Sol tarafımda deniz ve şu meşhur barlardan bir dolusu. Sağ yanımda yalı mı diyorlar, köşk mü, başka bişey mi bilmiyorum acayip süslü püslü evler sıra sıra. Bir kaplan gibi pusup kesmeye başladım masum insanları. Bilseler dışarıda yumruklarını sıkmış kendi kendine gelin güvey olup duran bir kızın dolaştığını.
Evlerin çoğu perdesiz içerisi şam şam şakıyor. Bizim evlerimizde kalın kalın güneşlikler örtülü olur çünkü o evde pek değerlimiz namus kavramımız gezinir. Birilerinin biryerlerimizi görmesi endişesini taşırız, gözüyle bizi yiyecek insanlardan korkarız, kendimize bayılırız!
İçerilerde beni tüm ailemle birlikte satın alacak büyüklükte ve çoklukta tablolar, pırıl pırıl yanan lambalar vardı. Balkonlarda yemek yiyip sohbet edenler mutlu muydu ne? Daha başka ayrıntıları görmek için bir ağaca tırmanmam gerekirdi ama görgüsüzlüğümü etrafta yürüyüş yapanlardan saklamam icab ediyordu. Önümden sarı bir ferrari geçti yine durup dururken ferrariye orta parmak çıkardım. İçinde giden ben olsaydım sorun olmazdı heralde, insanoğlu çiğ süt emmiş.
Bu saçma nefret seromonisinden o işlemeli saraylardan birinde kendi halinde sessizce oturan yaşlı bir amcayı görünce sıyrıldım, kendimi ve yaptığım şeyi sevmedim. Belkide bende onlardan biriyim, şu anda herhangi bir tarlada pamuk toplayan işçi kızda kendisine "bizler" bana "onlar" diyordur kimbilir.
foto
HALALUYA: lafı uzattım köpekler hani kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırınca ne der? "hıyimi hıyımi muyiii" işte tamda öyle diyerek ablama sığındım, bu yerinde kaçış tatbikatıda sona ermiş oldu artık bir dahakine, kısmet
Hiç sebepsiz onlara karşı nefret beslerdim. Tek suçları belki bir sürü renkli kokulu silgilerinin olması, tüp yapıştırıcıları tam bitmeden okulun çöpüne atmalarıydı. Belki okul çantalarının ve defter kaplarının üzerinde en sevdiğim çizgi film insanlarının figürlerinin olmasıydı. Yemek saatlerinde biz salça yerken onların salam yemesiydi. Çantam abimden kalan, altı kocaman yamanmış haki yeşil bir çantaydı, seyahat çantasına benziyordu. Çantamla dalga geçtikleri içinde nefret etmiş olabilirim, hatırlamıyorum işte çocuklukta kaldı.
Onlar bizim mahalleye sadece "çocuk bakıcısı, hasta bakıcısı, ev temizlikçisi, ölü yıkayıcısı" gibi aramalar için gelirlerdi. Olaki gelip son model arabalarını park ettiler anında tekerinin havasını alırdık, hergün bize havamızı aldıran arabadan ancak böyle hırsımızı alırdık.
Bazen onların okullarının civarına yolum düşerdi. Dikkat ederdim o yöne doğru hiç bakmıyorum. Eğer bakarsam o mutlu ve hiç derdi olmayan (!) zengin veletlerin durup dururken günahını da alacaktım.
Onlar benim olmayan herşeye sahiptiler bunun nedenini bir türlü anlayamazdım. Beni aşağı gördüklerini düşünürdüm, benim hakkımı yediklerini, bana acıyarak baktıklarını. Birgün onlardan birilerini sevdik, onlarda bizden birilerini sonra onlarla halay çektik parmaklarımızı tuttu onlardan birileri, demekki tutmaktan tiksinmiyorlardı. Bütün önyargılarım ve özgüven sorunum böyle böyle ufalıp gitti.
Ta ki...
İstanbul'a halatını almadan himalaya'lara tırmanmaya çalışan bir dağcı gibi geldim. Aylar önceden hayalini kurduğum halde ne yapacağımı, nerde kalacağımı hiç hesaplamamıştım. Kafası dumanlı bir himalayaydım. Elbette ki bu bir "iç turizm" değildi, otogara yüzümde kocaman bir tebessümle inmedim.
Amaçlarım vardı, ne olduklarına dair hiç birşey bilmediğim ulvi amaçlarım. Ne kimselere sığınmaya ne de asalak olmaya niyetim yoktu. İnsan hayalperest olunca yarınını hayal ederken öylesi canlı renkler kullanıyorki, hayallerde siyah ve gri tonlara yer yok. Oysa madalyonun ön yüzü şapa oturmakmış.
Hayallerim, pırıltılı renkler kullanarak beni kekledi! Böyle parazit gibi oraya buraya tutunarak yaşamak yoktu vaadleri arasında! Eğer illa bir parazit olacaksam bit olmak istiyorum, hiç değilse kendi saçlarım arasında kayıplara karışıp giderim.
Annem recep ivedik'in "buğdaylar baş vermeden kör buzağa topallamazmış" lafı gibi buzağılı bir deyim söyler; "yularından boşanmış buzağa" misali acıkınca annemin memesini emmem gerektiğini bile düşünmeden, hiç hesap yapmadan, bodoslama daldım "burası istanbul'a". Sonrada orada tıkandım kaldım.( böyle yavaştan kıyın kıyın ajitasyona kayan yazılar yazdığımda yine bir yerlere kaçasım geliyor, her zaman trajikomik yazılardan yanayım çünkü hayat zaten bok gibi birde acındırıkçı, melankolik, ağlak yazılar yazıp boku iyice cıvıklaştırmanın anlamı yok da hep yapıyoz işte ) Bu hal beni yine o eski takıntıma götürdü. Onlar ve bizler, onlar ve bizler, onlar ve bizler,varmış, yokmuş, varmış, yokmuş. Ben neden bu haldeyken onlar orada öyleler? Neden? Ama nedennnn??
Bir gün sırf onlardan durup dururken nefret etmek için bebek'e gittim. Kendimi kill bill filmindeki deri tulumlu suikastçiler gibi hissediyordum. Oysa üzerimde dolama bir nepal etek, pislick tişört ve bez çanta vardı, hipilere benziyordum bir tek marihuana resimli aksesuarlarım eksikti. Benden olsa olsa nepal sokaklarında yaşayan keş (iş) olur.
Sol tarafımda deniz ve şu meşhur barlardan bir dolusu. Sağ yanımda yalı mı diyorlar, köşk mü, başka bişey mi bilmiyorum acayip süslü püslü evler sıra sıra. Bir kaplan gibi pusup kesmeye başladım masum insanları. Bilseler dışarıda yumruklarını sıkmış kendi kendine gelin güvey olup duran bir kızın dolaştığını.
Evlerin çoğu perdesiz içerisi şam şam şakıyor. Bizim evlerimizde kalın kalın güneşlikler örtülü olur çünkü o evde pek değerlimiz namus kavramımız gezinir. Birilerinin biryerlerimizi görmesi endişesini taşırız, gözüyle bizi yiyecek insanlardan korkarız, kendimize bayılırız!
İçerilerde beni tüm ailemle birlikte satın alacak büyüklükte ve çoklukta tablolar, pırıl pırıl yanan lambalar vardı. Balkonlarda yemek yiyip sohbet edenler mutlu muydu ne? Daha başka ayrıntıları görmek için bir ağaca tırmanmam gerekirdi ama görgüsüzlüğümü etrafta yürüyüş yapanlardan saklamam icab ediyordu. Önümden sarı bir ferrari geçti yine durup dururken ferrariye orta parmak çıkardım. İçinde giden ben olsaydım sorun olmazdı heralde, insanoğlu çiğ süt emmiş.
Bu saçma nefret seromonisinden o işlemeli saraylardan birinde kendi halinde sessizce oturan yaşlı bir amcayı görünce sıyrıldım, kendimi ve yaptığım şeyi sevmedim. Belkide bende onlardan biriyim, şu anda herhangi bir tarlada pamuk toplayan işçi kızda kendisine "bizler" bana "onlar" diyordur kimbilir.
foto
HALALUYA: lafı uzattım köpekler hani kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırınca ne der? "hıyimi hıyımi muyiii" işte tamda öyle diyerek ablama sığındım, bu yerinde kaçış tatbikatıda sona ermiş oldu artık bir dahakine, kısmet
Etiketler:
aşağıdakiler,
berililker,
bizler onlar,
bunlar,
kimler,
ötekiler,
sizler,
şunlar,
yukardakiler
Çarşamba, Eylül 09, 2009
Kıytırık kaçışın zottirik bitişi
Bu hafta başıma gelenler.. pişmiş tavuğa haksızlık etmeyelim çünkü onun durumu daha fena kazıkta döne döne cızırdamak falan... çok kötüydü. Yaylada tüm adamlara kaş göz yapan manukyan benzeri civelek kadın beni arayıp "oo gelip hemen seni alıyorum yavrum; dayını severim, dedeni tanırım, eniştenle sevişmişliğim var haklarını ödeyemem" diyerek aldı beni yolda öpücük ata ata, mimik çeke çeke işyerine götürdü.
Mahmutpaşa'da izbemi izbe berbat bir dükkanı var. İstersen burada benimle çalış, bizim evde yat kalk, takıl istediğin gibi, diye birşeyler geveledi. Çok güzel! ben şimdi burada işe başlayayım, sonra osmantan erkır'ın yapacağı EsnafStar yarışmasına katılırım, oralara çıkar masus sivri sivri hareketler yapıp dikkat çekerim, aldımmı ordan bir iki dizi teklifi ver elini peru! İşte buuu hayalini kurduğum hayata az kaldı(!) &%&/(/(!'^^^++!! a.q
Mahmutpaşa'da izbemi izbe berbat bir dükkanı var. İstersen burada benimle çalış, bizim evde yat kalk, takıl istediğin gibi, diye birşeyler geveledi. Çok güzel! ben şimdi burada işe başlayayım, sonra osmantan erkır'ın yapacağı EsnafStar yarışmasına katılırım, oralara çıkar masus sivri sivri hareketler yapıp dikkat çekerim, aldımmı ordan bir iki dizi teklifi ver elini peru! İşte buuu hayalini kurduğum hayata az kaldı(!) &%&/(/(!'^^^++!! a.q
Gönülsüz gönülsüz evine gittik. Evde aile ambiansına hiç uymayan farklı ebatlarda insanlar vardı.
*Parmaklarının 4 tanesi marangoz makinasında kesilen ama buna rağmen akşama kadar olmayan parmaklarıyla burnunu karıştıran, çıkardıklarını da koltuğun kol koyma yerinin altına sıvayan bir yaşlı amca. (benim baktığımı gördükçe "ee sen kimin kızıyım demiştin bakiim" diye örtbas etti)
* Saçını tahminen 15 gündür taramadığını düşündüğüm 16 yaşlarında bohem bir kız.
*İki tane genç erkek birisi habire homurdanıp duruyor, kapıları çarpıp hepimize ana avrat saydırıp ayar çekiyor. Ben ne hata yaptım bilmiyorum arada banada geçiriyor ama tam benim tarzım forever bad boy's.
*Biriside tıpkı jim carey gibi hiperaktif, tek amacı beni eğlendirip, oynaşmak. Hakkari'de komandoymuş 2 yıl önce dönmüş sürekli pazularını gösterip " işte bunlarla savaştık borumuu vay babam vay öperim ben bunları" diye kendini bana satıyor.
*Birde küçük bir kız var 10 yaşında sıcak kanlı, şirinmi şirin. Bunlar civelek kadının ailesi oluyormuş güya! Hangisi kocası hangisi çocuğu denkleştiremedim, eşleştiremedim, sonrada salladım gitti. Ben sorgulanmayı sevmiyorsam kimse sevmiyordur.
Akşam yemeği sırasında istanbul'a neden geldiğimi sordular bende "hiç işte kurslar murslar var; turizmdi, sanattı, koldu, kanattı onlara gireceğim sonra sınav, sertifika, cart curt işte böyle böyle deyişik amaçlar yani" diye attım bişeyler. Alıştım artık bu geçiştirmelere, aman daha derinlere inmesinler diye uydurduğum bahanelere... Ablamda büyükçekmece'den bizimkilere yalanlar yolluyor. Akşam arasalar "uyuyor" gündüz arasalar "denizde" aralarda aradıklarında "cır cır oldu kaç saattir tuvalette hapis" Bu kaçmacılık oyununun en zor tarafı soranlara evimi terkettim diyemiyorsun. Yeniden eve dönerim diye arkanda ekmek kırıntıları bırakman gerekiyor, kuşlar yemez inşallah.
Neyse akşam oldu civelek bana küçük kızın odasındaki ikinci yatağı hazırladı. Üstüme 16 yaşındaki kızın şortlu geceliklerini verdi, ayağıma amcanın terliklerini sonrada oramı buramı çimtikleyip gitti (kesin biseksüel)
Odada bilgisayar vardı; çarşamba gününden, cumartesi gününe kadar beni internette sürterken görenler olmuştur, işte bu evden girmiştim. Yazı yazamadım çünkü birtakım komando bozuntuları rahat bırakmadı. Gece saat 1'e geliyordu bende friendfeed'de ki hesabımdan giriş yapmıştım. Tam bu sırada kapı açıldı içeri bizim koca pazulu komando girdi.
-Yemezlerrrr kursa gelmişmişte, alıp gidecekmişte bak bu göze yer mi öyle yalanları?
-bismillahh öyle pat diye ne dalıyosun odama, belki giyiniyorum, soyunuyorum sizde adet böyle mi!? (lan ne iş? karı beni bu oğlana mı pazarladı nedir? bunlar aile değil hissediyorum ve başka şey daha hissediyorum, boku yedim)
-az muhabbet edelim dedim, internete mi takılıyorsun? o ney firiendfid siminya ne?
-hiiiç öyle bir sosyal site, buda üyelerden biri, tıkladım o çıktı ( çaktırmadan çıkış yapayım sonrada bu evden çıkışı bulayım)
-bende bazen internete bakarım ama benim için internet "karı havuzu" karı kız var mı diye bakarım, her zamanda vardır maşallah yıhı yıhı, sen neye bakarsın?
-bende aynı aynı, erkek var mı diye bakarım varsa sevinirim, yoksa çıkarım ne işim olur erkeksiz internetle hiç işte. hadi git yatacağım ben, sabah konuşuruz.
Gereksiz paranoyak tavırlarımı sevmediğim için onu gönderince kendimi teskin ettim "abartıyorsunnn bunlar iyi insanlar" diyerek. Blogger açtım yazı yazayım diye, pat gene daldı bizimki. Elinde iki fincan kahve yüzünde işveli sırıtış.
-gece kuşuuuu yatmayacağını biliyordum hadi bana eşlik ette höpürdetelim. ne yapıyorsun buldun mu erkek?
-innatayna kelkevserrr çattık! arıyorum az sonra patır patır dökülürler! (iyi insanlar iyi şişş sakin)
-söyle bakiim istanbul'a sevgiline mi geldin? seni ortada mı bıraktı? yanlız mısın? bende yanlızım ikimizde yanlız, şu köşe yaz köşesi şu köşe kış ortada iki yanlız ehuehuehu.
o böyle dalgasını geçerken ben sessizce kahvemi içiyordum bir süre sonra midem bulanmaya başladı zaten paranoyak şizoid pisikotikim, pusuda bekliyorum.
- kahveme ilaç mı kattın lan papucumun komandosuu! öyle bişey yaptıysan öğğğğ seni böğğğ öldüröğğğğğğ
Çocuk yerlerde, gülmekten kahveyi heryere saçtı.
-sen hastasın yaa hahaha ne kadar sertsin kızıımm bence sen benim kahveme ilaç katarsın o enerjiyi alıyorum senden haha.
Koşarak tuvalalete gittim komando da arkamdan, koskoca pazulu dev ufaldı ufaldı minnacık kaldı.
-valla üçü bir arada yaptım ne ilacı ya, belki son kullanma tarihi geçmiştir ben özürdilerim ben ben iyi misin peçete havlu ne vereyim yaaa :((
-tamam geçti iyiyim uyursam geçer sonra doktora giderim. ya ben sana bişey diyecektim ne diyecektim ha tamam adın ne senin?
-selçuk benim adım selçuk
-teşekürler selçuk belki gece umduğun gibi olmadı ama bence eğlenceliydi dimi dimi?
-hıı ya kusmuk falan iyiydi işte en kötü günümüz böyle olsun.
Ertesi gün doktora gittim. Midemi üşütmüşüm 3 gün sürekli kustum buraya geldiğim günden dahada paçoz vaziyetteyim; elime bir ekmek verseler şu yağmurlu istanbul'da bir inşaatın altındaki tenteye koysalar, fona da ferdi tayfur'dan gırtlak delen bir müzik tam arabesk film sahnesi olurum. Ama kendime acımıyorum istediğim buydu hakettiğimi yaşıyorum. Ablama gideceğim sanırım, göstergelerime baktım pilim az kalmış.
Salı, Eylül 01, 2009
Kötü yola düşemiyorum
Filmlerden öğrendiğimize göre İstanbul'da otobüsten inen her yalnız kızı bir nuri alço beklerdi, "şimdi açsındırda sen" muhabbeti ile 3 günde; bu saf, üşüyüp duran, alık kızı evirir çevirir çamura yatırırdı. Ben baktım kulliyen şeraiyen yani. Türk insanında gereksiz tevazu gösterisi kadar gereksiz abartı sanatıda uzmanlık seviyesinde.
Bir kaç ay önce Ankara'da ki ablamın balkonunda oturmuş mahalleliyi izliyorduk. Ben yine gözümü yukarılara dikmiş suç ve ceza'da ki raskolnikov gibi imkansız hayallerimi ablama anlatıyordum.
-buralar bana dar be abla, ben böyle oturup çekirdek çitleyecek kız değilim bişeyler yapmalıyım bişeylere kalıbımı basmalıyım. belki belki az daha çabalasam dünya'yı kurtarabilirim neden olmasın abla! ha söyle bana kurtaramaz mıyım yokmu sence bende o potasniyel???
Ablam avucundaki çekirdeklerden birini daha çitleyip yüzüme doğru "püfff" diye fırlattı.
-sen varya buradan kaçıp gitsen aha şuraya yazıyorum sitriptizci olur, direklere falan tırmanırsın sende sadece o potansiyeli görüyorum ehe ehee.
-ohaa, çüş, deve, ayı bilimum argolar ablaaa! o kadar mı belli oluyor oradan bakınca? eee sitriptizci kızlarda güzel oluyordu demi? yani şey tamam beni onlara benzetmeni sevdim hatırlatta bir ara seni öpeyim, bu güne kadar bana söylediğin en güzel kötü şeyi söyledin ama yinede bana direkleri layık görmen hiç hoşuma gitmedi! ne işim var lan gadın direğin tepesinde??
Son durumuma baktımda; ablam ve türk filmleri benim bulunduğum noktadan bilimkurgu gibi görünüyorlar. Ne terminalde birisi elimden bavulumu alıp zorla beni bir pansiyona götürdü, nede kayda değer bir direk gördüm. Bu nasıl istanbul? hani sokaklarda ki o meşhur tehlikeler! Tehlikeyi yalnış yerde arıyorum galiba. Ha şu parktaki olayı saymazsak tabi...
Geçen akşam bir parkın içinde tek başıma yürüyordum. Hertaraf ağaç ve çalılarla doluydu. Kalabalıktır sanmıştım ama fazla insan yoktu, parkın çıkışını arıyordum arkamdan birisi beni tuttu. O an matrix efektleri başladı kendi eksenim etrafında ağır çekimle dönüyorum, acele acele düşünüyorum.
"bingooo işte o an dırırırımmm! şimdi eliyle ağzımı kapatacak, saçımdan kavralayıp arkaya doğru çekmeye başlayacak.. off biliyordum bu parka girmemeliydim o teyzenin yanında yürüseydim belki bunu yapmazlardı yanlız gördüler tabii.. acaba kaç kişiler?? amanin biride bacaklarımdan yakalarsa o zaman çırpınamamda!! hemen bağırayımda canımı kurtarayım... diye bir tuhaf ve hatta bunun iki misli karmaşık evhamlar içinde çırpınırken arkamı döndüm, yürüyüş yolunun kenarında ki bir çalı montumdan sallanan kemer parçasına dolanmış!! hepsi bu. İyiki don kişot gibi çalıya saldırıp" imdaaaat yetişin adam öldürüyorlar" diye bağırmadım.
Ne diye bize yıllardır " istanbul tekinsiz yer bildiğin harlem. buranın serserileri varya tuttuklarını affetmeyen tipler, adım başı gay bar, bu gaylar böyle sokaklardan genç oğlan topluyor, travestiler kamyon kamyon, çevre yolunun her metre karesinde çalı kıpırdısı, kamyoncu bıyığı, çantalar anında kapkaça kurban" diye empoze ediliyor? Uğur Dündar'mı yaptı ne bunu?? Bir ankara türküsü kadar bile etmez buraların tehlikesi. Sadece babam gibi halk ozanlarının bildiği ve söylediği (yemişim onun halk ozanlığını) "ölüsünü örterik deliğine dürterik" diye bir türkü var mesela, piyasaya verilmesi adının anılması imkansız çünkü resmen ölmüş insan üzerine kurulu fantezilerden oluşuyor. Bu lüzumsuz korku yüzünden kaç gündür kemal sunal'ın para dolu çantasını göğsüne basıp dolaştığı hallerdeyim, sıkı sıkı sarılıyorum denize dalsam çantamla dalarım, dokunanı yakarım. (imza: havlayan köpek)
Bu ara en çok sinirimi bozan Hakan'ın sürekli "sen bana emanetsin, başımızın üstünde yerin var, bacımsın, seni korurum, sahiplenirim, falan ederim, filan yaparım" sözleri. Ben zaten bu korumacı, sahiplenici, yön verici, kol kanat gerici, kurda kuşa yem etmeyici anlayıştan kaçtım ama yağmurdan kaçarken doluya yakalandım. Ben yanlızlık istiyorum, kimsenin bana destek olmadığı, anlamaya çalışmadığı, sorgulamadığı, akıl vermediği bir hayat istiyorum bunu nasıl kazanacağımı ah bir bilsem ahh ahh!! Geçen gece sırf bu tavra kızıp tek başıma eminönü'ne indim. Beleş bir çay sırası gördüm sırada çay almayı beklerken gülme krizine tutuldum, insanlar benden rahatsız oldu ama kendimi tutamadım. Ankara'dan buraya haldır haldır beleş çay almaya gelmiş gibi hissettim, oy senin özgürlük arayışına tüküreyim.
Bu kafe korkunç ayak kokuyor, ne oluyo ya girişte ayakkabılarınızı mı çıkardınız millet!!! ramazan'da kafelere ayakkabıyla girilmiyor mu yoksa? neyse ya gidiyom.
Bir kaç ay önce Ankara'da ki ablamın balkonunda oturmuş mahalleliyi izliyorduk. Ben yine gözümü yukarılara dikmiş suç ve ceza'da ki raskolnikov gibi imkansız hayallerimi ablama anlatıyordum.
-buralar bana dar be abla, ben böyle oturup çekirdek çitleyecek kız değilim bişeyler yapmalıyım bişeylere kalıbımı basmalıyım. belki belki az daha çabalasam dünya'yı kurtarabilirim neden olmasın abla! ha söyle bana kurtaramaz mıyım yokmu sence bende o potasniyel???
Ablam avucundaki çekirdeklerden birini daha çitleyip yüzüme doğru "püfff" diye fırlattı.
-sen varya buradan kaçıp gitsen aha şuraya yazıyorum sitriptizci olur, direklere falan tırmanırsın sende sadece o potansiyeli görüyorum ehe ehee.
-ohaa, çüş, deve, ayı bilimum argolar ablaaa! o kadar mı belli oluyor oradan bakınca? eee sitriptizci kızlarda güzel oluyordu demi? yani şey tamam beni onlara benzetmeni sevdim hatırlatta bir ara seni öpeyim, bu güne kadar bana söylediğin en güzel kötü şeyi söyledin ama yinede bana direkleri layık görmen hiç hoşuma gitmedi! ne işim var lan gadın direğin tepesinde??
Son durumuma baktımda; ablam ve türk filmleri benim bulunduğum noktadan bilimkurgu gibi görünüyorlar. Ne terminalde birisi elimden bavulumu alıp zorla beni bir pansiyona götürdü, nede kayda değer bir direk gördüm. Bu nasıl istanbul? hani sokaklarda ki o meşhur tehlikeler! Tehlikeyi yalnış yerde arıyorum galiba. Ha şu parktaki olayı saymazsak tabi...
Geçen akşam bir parkın içinde tek başıma yürüyordum. Hertaraf ağaç ve çalılarla doluydu. Kalabalıktır sanmıştım ama fazla insan yoktu, parkın çıkışını arıyordum arkamdan birisi beni tuttu. O an matrix efektleri başladı kendi eksenim etrafında ağır çekimle dönüyorum, acele acele düşünüyorum.
"bingooo işte o an dırırırımmm! şimdi eliyle ağzımı kapatacak, saçımdan kavralayıp arkaya doğru çekmeye başlayacak.. off biliyordum bu parka girmemeliydim o teyzenin yanında yürüseydim belki bunu yapmazlardı yanlız gördüler tabii.. acaba kaç kişiler?? amanin biride bacaklarımdan yakalarsa o zaman çırpınamamda!! hemen bağırayımda canımı kurtarayım... diye bir tuhaf ve hatta bunun iki misli karmaşık evhamlar içinde çırpınırken arkamı döndüm, yürüyüş yolunun kenarında ki bir çalı montumdan sallanan kemer parçasına dolanmış!! hepsi bu. İyiki don kişot gibi çalıya saldırıp" imdaaaat yetişin adam öldürüyorlar" diye bağırmadım.
Ne diye bize yıllardır " istanbul tekinsiz yer bildiğin harlem. buranın serserileri varya tuttuklarını affetmeyen tipler, adım başı gay bar, bu gaylar böyle sokaklardan genç oğlan topluyor, travestiler kamyon kamyon, çevre yolunun her metre karesinde çalı kıpırdısı, kamyoncu bıyığı, çantalar anında kapkaça kurban" diye empoze ediliyor? Uğur Dündar'mı yaptı ne bunu?? Bir ankara türküsü kadar bile etmez buraların tehlikesi. Sadece babam gibi halk ozanlarının bildiği ve söylediği (yemişim onun halk ozanlığını) "ölüsünü örterik deliğine dürterik" diye bir türkü var mesela, piyasaya verilmesi adının anılması imkansız çünkü resmen ölmüş insan üzerine kurulu fantezilerden oluşuyor. Bu lüzumsuz korku yüzünden kaç gündür kemal sunal'ın para dolu çantasını göğsüne basıp dolaştığı hallerdeyim, sıkı sıkı sarılıyorum denize dalsam çantamla dalarım, dokunanı yakarım. (imza: havlayan köpek)
Bu ara en çok sinirimi bozan Hakan'ın sürekli "sen bana emanetsin, başımızın üstünde yerin var, bacımsın, seni korurum, sahiplenirim, falan ederim, filan yaparım" sözleri. Ben zaten bu korumacı, sahiplenici, yön verici, kol kanat gerici, kurda kuşa yem etmeyici anlayıştan kaçtım ama yağmurdan kaçarken doluya yakalandım. Ben yanlızlık istiyorum, kimsenin bana destek olmadığı, anlamaya çalışmadığı, sorgulamadığı, akıl vermediği bir hayat istiyorum bunu nasıl kazanacağımı ah bir bilsem ahh ahh!! Geçen gece sırf bu tavra kızıp tek başıma eminönü'ne indim. Beleş bir çay sırası gördüm sırada çay almayı beklerken gülme krizine tutuldum, insanlar benden rahatsız oldu ama kendimi tutamadım. Ankara'dan buraya haldır haldır beleş çay almaya gelmiş gibi hissettim, oy senin özgürlük arayışına tüküreyim.
Bu kafe korkunç ayak kokuyor, ne oluyo ya girişte ayakkabılarınızı mı çıkardınız millet!!! ramazan'da kafelere ayakkabıyla girilmiyor mu yoksa? neyse ya gidiyom.
Salı, Ağustos 25, 2009
Gel gör şimdi ne haldeyim
Yine bir şehrin, bir internet kafesinde Dj bahtiyar, DJ hamido, Dj nazmi adında rep'imsi bişeyler geveleyen adamların akımına kapılmış emoların arasından yazıyorum. Bu sefer İstanbul Kağıthane'deyim.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum belki iki ay belkide daha fazla zamandır tanımadığım insanlarla yaylalara çıkıp çadırlarda koyun koyuna yattım. Onlarca köy ve kasabayı turneye çıkmış sirk kafilesindeki beyaz popolu hint maymunu gibi dolaştım, türlü gösteriler sergiledim, halayda başı çektim, günün sayısız vakti kostak oynayıp bir baraj gölünde boğulmaktan kurtuldum. Nihayet macera bitti...sayılır.
Dayım Kayseri'de bir çiftlik evi satın aldı. Son bıraktığımda at, inek, eşek, köpek topluyordu. Akşamları balkonda oturup "ali dayının bir çiftliği var çiftliğinde horozlorı var" şarkısını söyledik, şarkıyı söyleye söyleye bulduk bir çiftliğe hangi hayvanlar istiflenirmiş. İnşallah kendini şarkıya fazla kaptırıp çiftliği domuzla doldurmaz, çünkü hala kendini Almanya'da sanıyor.
Geçen gece yine, kahretsin ki yine bir düğüne gittim, insanlar ne çok evleniyor uçkuru düğümlenesiceler! Günde 20 tane düğün-20 gerdek gecesi-20 bebek-20 evlenecek insan daha.. eyvah eyvah!!
Düğünde bir kadın vardı; çingeneler gibi dallı güllü giyinmişti, sanki seksi gibiydi ama itici bir seksapeli vardı, kaşıyla gözüyle yaylanın tüm erkeklerini koynuna davet ediyordu gözüm hiç tutmadı, tutmadığı içinde gecenin sonuna kadar onunla muhabbet ettim.
"İstanbul Mahmutpaşa'da 4 katlı bir dükkanım var, geldiğinde ara beni gelir seni terminalden alırım takıl ablana" dedi göz kırptı.
Telefonlarımızı aldık ama bu matild manukyan'ın çingene pembesi tonu kadını aramaya hiç niyetim yoktu, işte öylesine oldu silerim bir ara.
Bir kaç gün sonra dayıma artık beni azad etmesini söyledim Ankara'ya bilet alacaktı "birazda ablama gideyim biletimi İstanbul'a al dayıcım" diyerek ikna etttim.
Geçen hafta çıktım yola kafamda bin türlü plan; şöylemi yapsam, böylemi etsem, onu naapsam, bunu neetsem, yok yok etmeyim etmeyim. Sık sık otobüsten inmeyi düşündüm Sakarya'da indim, geri bindim, indi bindi yaptım.
Ablam beni Merter'den alacaktı ikide bir arayıp;
- nerdesin geldin mi, az mı kaldı, çok mu oldu?! telefonu kapattım. Birazda onun bu korumacı soruları cesaretimi artırdı. İstanbul Okmeydanı'na gelince "tamam" dedim burası son durak. Otobüs gitti kaldım ortada, kendimle kavga ediyorum:
"kız koş koş otobüsü takip et, ahada gitti gitti! allahın aptalı bak şimdi ne yaptın nereye gideceksin? çocuk oyuncağımı lan bu işler? az sonra çişin gelse işeyecek yer bile bulamassın sen! aklına işe bari aklınaaaa!!"
Ayağımda kenarı yırtık babetler, elimde yayla kokan elbiselerle dolu ama üzerinde denizbank yazan bir çanta. Ani bir korkuya kapıldım, kalbimi yıllardır ilk defa böylesine çarptıran bir duygu yaşıyordum, hoşuma gitmedi değil kah aşk böyle çarptırır, kah banki camping ama çarpıntı aynı çarpıntı böyle depreme benziyor. Sezercik pozisyonunu aldım bir yere çömdüm, etrafa tıpkı aynen onun gibi baktım "cesaret cesaret korkacak bişey yok heryer aynı, bak kuyuyazı caddesi gibi buralar" ne kadar salağım! korkulacak şey sayısında İstanbul'dan ötesi var mı!
Kimi arayacağımı düşündüm. Aklıma düğünde tanıştığım şu seksi çingene kadın geldi sonra geri gitti, kendiliğinden gitmedi ben zorla götürdüm. Sonra pazarcı arkadaşım, kardeşim, kadim dostum Hakan'ı hatırladım. Çocukluk arkadaşım Hakan bu yaz evlenip Ankara pazarlarından İstanbul pazarlarına terfi etti Kağıthane'de ev tuttum demişti. Telefonu açtım ablamın arama mesajları geldi, hiç ırgalamadı.
Sonra düşünüp, taşınıp birazda açık kapı aradığımdan ablamla konuştum. "Aklım şu aralar başımda değil kafama göre şeyler yapacağım, beni bir rahat, bir serbest bırakın allahınızı seviyorsanız bıkkınım abla ya bıkkın! sen beni anlarsın, cesaretin olsa sende bırakıp gidersin yalan mı?? Şimdilik bizimkilere sende olduğumu söylersin yada sen bilirsin, işine ne geliyorsa onu söyle arama bi müddet" dedim, evet dedim. Ablam şok oldu tabii, kafamda bana normal gelen şeyler söze dökülünce karşımdakilere anormal geliyor, niyeyse?!
Hakan geldi beni Kağıthane'de ki evine getirdi. Eşi beni görünce kocası kuma getirdi sandı, söylemedi ama yüz ifadesi öyleydi. Sonra ben ikisine durumu anlayabilecekleri nisbette anlattım, anladılar sanırım yada anlamış gibi yapıyorlar herneyse neyse ne. İşte bir haftadır onlarda kalıyorum çok kötü bir evde yaşıyorlar fakirler fukaralar birde ben geldim hah şimdi sefillleri çekebiliriz. Hakan pazara gidiyor, eşi kurdele nakışı işliyor, komşular gelip gidiyor benim kim olduğumu araştırıyor. Ben burada ne yapıyorum ki? iki yeni evli benim yüzümden artık sesli ve gürültülü sevişemiyorlar en çok buna üzülüyorum valla. Yukardan E5 karayolu geçiyor İstanbul'un meşhur "e beşe çıkmak" deyimi aklıma geliyor bazen.
Sürem doluyor bundan sonraki yazımı Bingöl'de ki bir kafeden "şemmamme" dinleyen kara yağız oğlanların arasından yazarım artık. Ailemden haber alıyorum, beni ablamda sanıyorlar. Ama olurda bir televizyon proğramında "yavrummm kimbilir nirelerde perperişan hallerdesin, vıy anam vıy ben nere gideyim" diye ağlayan bir kadın ve onun sol yanına oturmuş habire kadının gözüne yumruk indirip "mına goduumun garısı senden olan gızların hepisi anca böyle mudara olur" diyen pos bıyık kara bir herif görürsen bilki onlar benimkiler, sakın haber verme!
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum belki iki ay belkide daha fazla zamandır tanımadığım insanlarla yaylalara çıkıp çadırlarda koyun koyuna yattım. Onlarca köy ve kasabayı turneye çıkmış sirk kafilesindeki beyaz popolu hint maymunu gibi dolaştım, türlü gösteriler sergiledim, halayda başı çektim, günün sayısız vakti kostak oynayıp bir baraj gölünde boğulmaktan kurtuldum. Nihayet macera bitti...sayılır.
Dayım Kayseri'de bir çiftlik evi satın aldı. Son bıraktığımda at, inek, eşek, köpek topluyordu. Akşamları balkonda oturup "ali dayının bir çiftliği var çiftliğinde horozlorı var" şarkısını söyledik, şarkıyı söyleye söyleye bulduk bir çiftliğe hangi hayvanlar istiflenirmiş. İnşallah kendini şarkıya fazla kaptırıp çiftliği domuzla doldurmaz, çünkü hala kendini Almanya'da sanıyor.
Geçen gece yine, kahretsin ki yine bir düğüne gittim, insanlar ne çok evleniyor uçkuru düğümlenesiceler! Günde 20 tane düğün-20 gerdek gecesi-20 bebek-20 evlenecek insan daha.. eyvah eyvah!!
Düğünde bir kadın vardı; çingeneler gibi dallı güllü giyinmişti, sanki seksi gibiydi ama itici bir seksapeli vardı, kaşıyla gözüyle yaylanın tüm erkeklerini koynuna davet ediyordu gözüm hiç tutmadı, tutmadığı içinde gecenin sonuna kadar onunla muhabbet ettim.
"İstanbul Mahmutpaşa'da 4 katlı bir dükkanım var, geldiğinde ara beni gelir seni terminalden alırım takıl ablana" dedi göz kırptı.
Telefonlarımızı aldık ama bu matild manukyan'ın çingene pembesi tonu kadını aramaya hiç niyetim yoktu, işte öylesine oldu silerim bir ara.
Bir kaç gün sonra dayıma artık beni azad etmesini söyledim Ankara'ya bilet alacaktı "birazda ablama gideyim biletimi İstanbul'a al dayıcım" diyerek ikna etttim.
Geçen hafta çıktım yola kafamda bin türlü plan; şöylemi yapsam, böylemi etsem, onu naapsam, bunu neetsem, yok yok etmeyim etmeyim. Sık sık otobüsten inmeyi düşündüm Sakarya'da indim, geri bindim, indi bindi yaptım.
Ablam beni Merter'den alacaktı ikide bir arayıp;
- nerdesin geldin mi, az mı kaldı, çok mu oldu?! telefonu kapattım. Birazda onun bu korumacı soruları cesaretimi artırdı. İstanbul Okmeydanı'na gelince "tamam" dedim burası son durak. Otobüs gitti kaldım ortada, kendimle kavga ediyorum:
"kız koş koş otobüsü takip et, ahada gitti gitti! allahın aptalı bak şimdi ne yaptın nereye gideceksin? çocuk oyuncağımı lan bu işler? az sonra çişin gelse işeyecek yer bile bulamassın sen! aklına işe bari aklınaaaa!!"
Ayağımda kenarı yırtık babetler, elimde yayla kokan elbiselerle dolu ama üzerinde denizbank yazan bir çanta. Ani bir korkuya kapıldım, kalbimi yıllardır ilk defa böylesine çarptıran bir duygu yaşıyordum, hoşuma gitmedi değil kah aşk böyle çarptırır, kah banki camping ama çarpıntı aynı çarpıntı böyle depreme benziyor. Sezercik pozisyonunu aldım bir yere çömdüm, etrafa tıpkı aynen onun gibi baktım "cesaret cesaret korkacak bişey yok heryer aynı, bak kuyuyazı caddesi gibi buralar" ne kadar salağım! korkulacak şey sayısında İstanbul'dan ötesi var mı!
Kimi arayacağımı düşündüm. Aklıma düğünde tanıştığım şu seksi çingene kadın geldi sonra geri gitti, kendiliğinden gitmedi ben zorla götürdüm. Sonra pazarcı arkadaşım, kardeşim, kadim dostum Hakan'ı hatırladım. Çocukluk arkadaşım Hakan bu yaz evlenip Ankara pazarlarından İstanbul pazarlarına terfi etti Kağıthane'de ev tuttum demişti. Telefonu açtım ablamın arama mesajları geldi, hiç ırgalamadı.
Sonra düşünüp, taşınıp birazda açık kapı aradığımdan ablamla konuştum. "Aklım şu aralar başımda değil kafama göre şeyler yapacağım, beni bir rahat, bir serbest bırakın allahınızı seviyorsanız bıkkınım abla ya bıkkın! sen beni anlarsın, cesaretin olsa sende bırakıp gidersin yalan mı?? Şimdilik bizimkilere sende olduğumu söylersin yada sen bilirsin, işine ne geliyorsa onu söyle arama bi müddet" dedim, evet dedim. Ablam şok oldu tabii, kafamda bana normal gelen şeyler söze dökülünce karşımdakilere anormal geliyor, niyeyse?!
Hakan geldi beni Kağıthane'de ki evine getirdi. Eşi beni görünce kocası kuma getirdi sandı, söylemedi ama yüz ifadesi öyleydi. Sonra ben ikisine durumu anlayabilecekleri nisbette anlattım, anladılar sanırım yada anlamış gibi yapıyorlar herneyse neyse ne. İşte bir haftadır onlarda kalıyorum çok kötü bir evde yaşıyorlar fakirler fukaralar birde ben geldim hah şimdi sefillleri çekebiliriz. Hakan pazara gidiyor, eşi kurdele nakışı işliyor, komşular gelip gidiyor benim kim olduğumu araştırıyor. Ben burada ne yapıyorum ki? iki yeni evli benim yüzümden artık sesli ve gürültülü sevişemiyorlar en çok buna üzülüyorum valla. Yukardan E5 karayolu geçiyor İstanbul'un meşhur "e beşe çıkmak" deyimi aklıma geliyor bazen.
Sürem doluyor bundan sonraki yazımı Bingöl'de ki bir kafeden "şemmamme" dinleyen kara yağız oğlanların arasından yazarım artık. Ailemden haber alıyorum, beni ablamda sanıyorlar. Ama olurda bir televizyon proğramında "yavrummm kimbilir nirelerde perperişan hallerdesin, vıy anam vıy ben nere gideyim" diye ağlayan bir kadın ve onun sol yanına oturmuş habire kadının gözüne yumruk indirip "mına goduumun garısı senden olan gızların hepisi anca böyle mudara olur" diyen pos bıyık kara bir herif görürsen bilki onlar benimkiler, sakın haber verme!
Pazartesi, Ağustos 10, 2009
istesem o dakka blog yazmayı bırakırım !
diye az dayılanmazdım ama işin aslı öyle değilmiş. Blog yazmadığım daha doğrusu yazamadığım günlerde gece gündüz sayfa sayfa blog yazmaya devam ettim, beynimin A4 lerine. Ama sabah kalktığımda elde ne yazı vardı ne bişey, kaldım öyle öğsüzler gibi. Bu işi bırakmak her dayının harcı değil güzelim, bırakılmıyor, bırakılamıyor. Kafelerde yasaklansa kapının önüne iskemle atar orada tüttürürüz bloğu valla.
Şu anda bırak kadınları dişi sandalyenin bile giremediği bir internet kafede, ensemde kantır oynayan erkeklerin arasındayım. Arada banada ateş ediyor "fire in the hole" diye bağırıyor bu ismail yk klanı osuruk ahalisi.(umarım bu yana bakmıyordur az önce yanımdaki osurdu haliyle tüm kafe cemaatini osuruklu olarak damgalamama o sebebtir. bir laf var "bir tırkı dana bir nahırı boklar" diye o hesap)
Nerede olduğuma gelince; şehir sembolü "turp" olan bir kasabadayım (deminki osuruk hadisesini yeterince açıklayan bir sebze) Burada senede bir kere turp festivali düzenleniyor "turup gibiyim turup" yarışmasında kasabanın güzeli falan seçiliyor. Yedikleri turpların gazını da boşa israf etmemişler bir takım tesisler kurmuşlar; kaplıca, değirmen, şeker fabrikası gibi tesislerin enerjisini bizzat turp yiyenlerden temin ediyorlar, geğirmek ve bilimum gaz salgısı hiç bu kadar ülke ekonomisine fayda sağlamamıştı.
Aman be ne anlatıyorum ben ? şimdi konu niye turp? bu mu yani bir aydır blog yazmama nedenim? turp mu??? Değil yav değil işte beni bilirsin bi çene bi çene, açıldımıydı parkta oturan neneler gibi; kuyruğuna kurt düşen koyunlar kurtlardan nasıl kurtarılıra kadar giderim.
(internet cafedeki son 20 dakikam)
Almanya'dan kesin dönüş yapan dayım ve "bu köy niçin köy gibi kokuyor şahin!??" diyerek bana kendinden eğlencelik malzemeler veren karısıyla medeniyet denen tek dişi kalmış canavarın hiç uğramadığı orta anadolu'da şamatalı bir gezi halindeyim. (sosyete neden tibet'e gider ki? işte türkiye'nin tibet'i buralar, çok vakte kalmaz buda'ya ulaşmazsanız biraz sonra aşağıdaki satırda adı geçecek armut ağacında yorum onaylamak nasip olmasın)
Yani evimizde değilim, internetim yok, cep telefonum sadece yosma teyzenin (adı yosma olan bir teyzeye şaşırma burada adı hafiye, eşe ve köşe olan başka teyzelerde var) armut ağacının 3. dalında çekiyor. Kaç insan armut ağacının tepesinde blog yorumu onaylarsa ben o kadar insanım, ben o kadar armutum ama bu sene armutlar hiç iyi değil. Hazır küçük emrah dramına düşmüşken aklıma geldi, sahi paramda yok benim! Köy köy dolaşıp eşek ölüsü arıyorum ki nalını mıhını sökerde pazarda satarım diye. Te o kadar eşeğim!
Daha anlatacak yazacak çok şey var, buraya anlatmasam bile sabaha kadar pireli itler gibi debelene debelene duvarlara anlatıyorum zaten. Şimdi gideyim kafedeki tek güzel şey olan hatta bir aydır gördüğüm en güzel şey olan kasadaki çocuk "bitti bitiyor" bakışı atıyor, ee hadi siminya' da gitti gidiyor zaten...
Perşembe, Temmuz 02, 2009
Fakenizi fakeyim!
Küccük onur siminya kederlere düçar olur (düçar 5 aydır kullanayım diye beklettiğim janjanlı kelime, kaldı 34 kullanılmamış kelimem daha) alır dümbeleğini eline dümbürdetir.
Benim doğum günüm yok, bizimkiler beni kola kutusunda bulmuşlar. Babam adı "zencefil" olsun demiş annemin zencefile alerjisi olduğu için kabul etmemiş. Ablam "jale" olsun demiş babam ablamı eşek hoşaftan anlayana kadar dövmüş. Jale babamın ve gave ahalisinin en sevdiği türk porno yıldızının adıymış. Annem anamın adı olsun demiş anneanemin adı "hatun ana"ymış. Aylarca, melül bakışlı el kadar sabiye hatun ana demişler. Hiç hatun analar altına sidikleyip, omuzlara kusar mı? Benim bildiğim hatun analar savaşlara cephane taşır, elinde orak, sırtında sıpa erkeğine "bre koç yiğidim" der durur. Nihayet babamın avcı arkadaşlarından biri beşikteki hatun anayı fazla iddialı bulup adımı değiştirmiş "bıldırcın gibi kız maşallah adı bıldırsu olsun" demiş, türkiye'nin ilk tiky adı bana konmuş. İnanmayan mamak nüfus idaresinden öğrenebilir.
İnanmadın değil mi? tamam o halde buna inan.
Laleli'de yaşayan bir travestiyim. Adım önceden hüseyin'di şimdi damla. Geçen gece leğen kemiğimin 2 cm sağından bıçaklandım arkadaşım şahin beni bir kaç esnaf'ın yardımıyla acile yetiştirdi saolsun. Acildekiler artık bizi eskisi gibi yadırgamıyorlar, nüfusumuz çoğaldı hatta internet sitemiz, derneğimiz buluştuğumuz cafelerimiz var, daha iyi günlerimiz olacak, bizden başbakan bile çıkacak. Annem geçen yıl reflü asidinin ses tellerini yakması sonucu konuşma yeteneğini kaybetti. Üzülmüyorum çünkü konuşabilirken hep bana bağırıp, beddua ediyordu. Babam zaten yok, neden olmadığını anlatmak istemiyorum, benim için özel...
Buna benzer işkembe-i büşra'dan kırk tane "hayatım roman" hikayesi sıkar, sanalın sonsuz yalan kaldırma potansiyelinde kulaçlar atabilirim. Kendimi birilerine kanıtlamak için sertap erener'in mümtaz bir soysal site olan fefe'de yaptığı gibi, dakka başı fotolarımı yollamama gerek yok, çünkü ben sertap erener değilim, dimi? Ben nickgiller familyasının 1 milyarıncı üyesiyim, anonymousum. Seviyorum; reklamcı ağzıyla "viral" netin klişe ağzıyla "fake" kabul edilmeyi.
Ne iştir anlamadım sanalın evlatları; sanalda, sanal olanlara takmışlar kafayı. Akşama kadar o sanal benim, bu sanal senin dolaşıp sanal biriyle karşılaşınsa "sen sanalsın ben değil" diye bir garip iddialaşmaya düşmüşler. Bu sayın işkilciklilerle aynı ortamda bulunma inatçılığı gösteren biz nickgilcikler, tahmin edileceği gibi daha ağzımızı açmadan mağlupuz. Niye olmayalım? ad soyad onlarda, sıtarbıkta "frappiççuno" yudumlarken 32 diş tekmili birden galeyana gelmiş pozlar onlarda. Bebeğimmm sana aldığım kolyeyi takmamışannnn muhabbetiyle "nahada bak o kadar gerçeğizki somut delillerle konuşuyoruz boru falan değiliz" göndermesi onlarda. Görenleri var, duyanları var, dokunanları var hatta koklayanları.
Bizim gibi sahte profillerle, sahte isimlerle, sahte diplomalarla çıkmamışlar görücüye. Nereye gitsek nah diye çarpıyorlar yüzümüze civilerini, linkedinlerini, kariyerlerini, iş yerinde beni satın alacak leptoplarıyla çektirdikleri sırıtkan fotograflarını. O kadar gerçek ve mutlular ki oturdukları sandalyeler, önlerindeki dosyalar, kalem kutuları bile uzatsan elini dokunacakmışsın hissi veriyor, çok hislendim bak, ağlıycam bu sahicilik karşısında.
Bak siminya sana söylüyorum siminya sen anla! Millet reeli bırakıp internetin gerçeği olmuş sen daha sanal gerçekliğinin geyiğini çeviriyorsun. Burda salak salak tripler, cılk cılk evhamlar, kokuşmuş endişeler sergiliyor "ay gizemli olayım, kırk yıl uğraşılsam bile çözülemeyim heyhat! kimse bana ulaşamasın bak perihan mağden'e ulaşılamıyomuş banada ulaşılamasın, hii nete fotoğraf düşmesin arada düşer gibi olsun korkmuş gibi yapayım. ailem beni önce kızılırmak'a boğar, yuvarlar, sonra oltayla avlar, kılçığımdan kravat iğnesi yapıp, artıklarımı çiçek gübresi olarak kullanır valla yaparmılarmı yaparlar" diye ahmak ahmak yazılar yazıyorsun. Düşündümde galiba sana iyi ediyorlar. Bu zenci ağzıyla "kahrolası beyazlar" edebiyatıyla en fazla 3 yıl daha sebeplenirsin, söylemiştim ceza şarkılarını fazla kaçırdın.
Belki gidip sıtarbıkta "gerçektende gerçekim" fotoğrafları çektirmeliyim? Her diploması alnına yapışık, tavangöt elitin orada paççinolu, puççinolu bir içeceği yudumlarken fotosu var, benimde olsun. Geçen bi özsüt'e gittim o sayılır mı acaba? Adı türkçe olunca bilirim fazla süksesi yoktur, üstelik öz kahramanoğulları, öz bakliyat ticaret, öz bursalı kardeşler diye diye yıllardır soğuttular bizi öz'ümüzden. Belki menüsü türkçe değildir, inşallah değildir diye umutla baktım. Eh arza göre yapmış adamlar bir dolu yabancı isimli tatlı. Ama gözüme ürkütücü ürkütücülükte bir türkçe isim çarptı "kazandibi" !! İşte o an soğudum özsüt'ten. İnsan şunu italyancaya çevirir ( translate çevirdi: kazandibi=vincere inferiore della) mammamia!
Neyse ya sedata geleyim diyorum, ne kadar sahici olduğunu ispatlamak için kıçını yırtma, senin gerçekliğinle hiç ilgilenmiyorum. Kelimelerimden fallar tutup "bunları yazan bir kadın olamaz bu erkek" medyumluğuna memişliğine hacet yok. Aha burada sapına kadar fake siminya. Sen gerçek ol, ben yalan. Çok ırgalamıyor beni yalanlar, gerçeklerin bu kadar yalan olduğu hayatta. Eğer ıspatlar arıyorsan hadi benim kola kutusundan çıkmadığımı ispatla, yapabilir misin?
Benim doğum günüm yok, bizimkiler beni kola kutusunda bulmuşlar. Babam adı "zencefil" olsun demiş annemin zencefile alerjisi olduğu için kabul etmemiş. Ablam "jale" olsun demiş babam ablamı eşek hoşaftan anlayana kadar dövmüş. Jale babamın ve gave ahalisinin en sevdiği türk porno yıldızının adıymış. Annem anamın adı olsun demiş anneanemin adı "hatun ana"ymış. Aylarca, melül bakışlı el kadar sabiye hatun ana demişler. Hiç hatun analar altına sidikleyip, omuzlara kusar mı? Benim bildiğim hatun analar savaşlara cephane taşır, elinde orak, sırtında sıpa erkeğine "bre koç yiğidim" der durur. Nihayet babamın avcı arkadaşlarından biri beşikteki hatun anayı fazla iddialı bulup adımı değiştirmiş "bıldırcın gibi kız maşallah adı bıldırsu olsun" demiş, türkiye'nin ilk tiky adı bana konmuş. İnanmayan mamak nüfus idaresinden öğrenebilir.
İnanmadın değil mi? tamam o halde buna inan.
Laleli'de yaşayan bir travestiyim. Adım önceden hüseyin'di şimdi damla. Geçen gece leğen kemiğimin 2 cm sağından bıçaklandım arkadaşım şahin beni bir kaç esnaf'ın yardımıyla acile yetiştirdi saolsun. Acildekiler artık bizi eskisi gibi yadırgamıyorlar, nüfusumuz çoğaldı hatta internet sitemiz, derneğimiz buluştuğumuz cafelerimiz var, daha iyi günlerimiz olacak, bizden başbakan bile çıkacak. Annem geçen yıl reflü asidinin ses tellerini yakması sonucu konuşma yeteneğini kaybetti. Üzülmüyorum çünkü konuşabilirken hep bana bağırıp, beddua ediyordu. Babam zaten yok, neden olmadığını anlatmak istemiyorum, benim için özel...
Buna benzer işkembe-i büşra'dan kırk tane "hayatım roman" hikayesi sıkar, sanalın sonsuz yalan kaldırma potansiyelinde kulaçlar atabilirim. Kendimi birilerine kanıtlamak için sertap erener'in mümtaz bir soysal site olan fefe'de yaptığı gibi, dakka başı fotolarımı yollamama gerek yok, çünkü ben sertap erener değilim, dimi? Ben nickgiller familyasının 1 milyarıncı üyesiyim, anonymousum. Seviyorum; reklamcı ağzıyla "viral" netin klişe ağzıyla "fake" kabul edilmeyi.
Ne iştir anlamadım sanalın evlatları; sanalda, sanal olanlara takmışlar kafayı. Akşama kadar o sanal benim, bu sanal senin dolaşıp sanal biriyle karşılaşınsa "sen sanalsın ben değil" diye bir garip iddialaşmaya düşmüşler. Bu sayın işkilciklilerle aynı ortamda bulunma inatçılığı gösteren biz nickgilcikler, tahmin edileceği gibi daha ağzımızı açmadan mağlupuz. Niye olmayalım? ad soyad onlarda, sıtarbıkta "frappiççuno" yudumlarken 32 diş tekmili birden galeyana gelmiş pozlar onlarda. Bebeğimmm sana aldığım kolyeyi takmamışannnn muhabbetiyle "nahada bak o kadar gerçeğizki somut delillerle konuşuyoruz boru falan değiliz" göndermesi onlarda. Görenleri var, duyanları var, dokunanları var hatta koklayanları.
Bizim gibi sahte profillerle, sahte isimlerle, sahte diplomalarla çıkmamışlar görücüye. Nereye gitsek nah diye çarpıyorlar yüzümüze civilerini, linkedinlerini, kariyerlerini, iş yerinde beni satın alacak leptoplarıyla çektirdikleri sırıtkan fotograflarını. O kadar gerçek ve mutlular ki oturdukları sandalyeler, önlerindeki dosyalar, kalem kutuları bile uzatsan elini dokunacakmışsın hissi veriyor, çok hislendim bak, ağlıycam bu sahicilik karşısında.
Bak siminya sana söylüyorum siminya sen anla! Millet reeli bırakıp internetin gerçeği olmuş sen daha sanal gerçekliğinin geyiğini çeviriyorsun. Burda salak salak tripler, cılk cılk evhamlar, kokuşmuş endişeler sergiliyor "ay gizemli olayım, kırk yıl uğraşılsam bile çözülemeyim heyhat! kimse bana ulaşamasın bak perihan mağden'e ulaşılamıyomuş banada ulaşılamasın, hii nete fotoğraf düşmesin arada düşer gibi olsun korkmuş gibi yapayım. ailem beni önce kızılırmak'a boğar, yuvarlar, sonra oltayla avlar, kılçığımdan kravat iğnesi yapıp, artıklarımı çiçek gübresi olarak kullanır valla yaparmılarmı yaparlar" diye ahmak ahmak yazılar yazıyorsun. Düşündümde galiba sana iyi ediyorlar. Bu zenci ağzıyla "kahrolası beyazlar" edebiyatıyla en fazla 3 yıl daha sebeplenirsin, söylemiştim ceza şarkılarını fazla kaçırdın.
Belki gidip sıtarbıkta "gerçektende gerçekim" fotoğrafları çektirmeliyim? Her diploması alnına yapışık, tavangöt elitin orada paççinolu, puççinolu bir içeceği yudumlarken fotosu var, benimde olsun. Geçen bi özsüt'e gittim o sayılır mı acaba? Adı türkçe olunca bilirim fazla süksesi yoktur, üstelik öz kahramanoğulları, öz bakliyat ticaret, öz bursalı kardeşler diye diye yıllardır soğuttular bizi öz'ümüzden. Belki menüsü türkçe değildir, inşallah değildir diye umutla baktım. Eh arza göre yapmış adamlar bir dolu yabancı isimli tatlı. Ama gözüme ürkütücü ürkütücülükte bir türkçe isim çarptı "kazandibi" !! İşte o an soğudum özsüt'ten. İnsan şunu italyancaya çevirir ( translate çevirdi: kazandibi=vincere inferiore della) mammamia!
Neyse ya sedata geleyim diyorum, ne kadar sahici olduğunu ispatlamak için kıçını yırtma, senin gerçekliğinle hiç ilgilenmiyorum. Kelimelerimden fallar tutup "bunları yazan bir kadın olamaz bu erkek" medyumluğuna memişliğine hacet yok. Aha burada sapına kadar fake siminya. Sen gerçek ol, ben yalan. Çok ırgalamıyor beni yalanlar, gerçeklerin bu kadar yalan olduğu hayatta. Eğer ıspatlar arıyorsan hadi benim kola kutusundan çıkmadığımı ispatla, yapabilir misin?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum
Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...
-
Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...
-
*İş arkadaşımın kocasının tacizleri yüzünden çelişkili günler geçiriyorum. Aslında bu taciz konusu da ince iş, n...
