Cuma, Mart 18, 2011

Türk'ün yırtık donla imtihanı

"kapıya tırmanmak gibi aşortman sağlığına zararlı hareketlerden bir enstantene"
Annem söylene söylene  yeni aldığım günün gecesi ağını yırttığım pijamamı dikerken bir yandan da “soykanın dişleri mi var nedir anam babam?” gibi yaran benzetmeler yapıyor. Dolabımda yamuk yumuk katlı duran, birini çekince kalanların domino gibi devrildiği ne kadar don, göynek varsa hepsinin orta yerinde daha önce defalarca dikişleri atıp, kerelerce dikildiği belli olan izler var. İp aramaya üşenmekten mi? yoksa tam lazım olduğunda ortadan kaybolan gereçler yüzünden mi bilmiyorum gri eşortman ağı siyah iple dikilmiş, siyah eşortman beyazla,  kırmızı masura ile dikilmiş pembe pijama aradan sırıtıyor. Annem; ne yediğimiz, ne giydiğimizle ilgilenmediğimiz zamanlarda bunlara yama yapardı.  Hızını alamayıp okul çantamı (yeşil bir seyahat çantasıydı) bile yün yatakların kaplandığı kaput beziyle yamamıştı. Babamın ceket astarından senenin modasına göre çaladikiş yamadığı önlüğüm okulun en tarz konseptiydi. Bir bakan bir direğe çarpıp durana kadar bakmaya devam ediyordu. Galiba ikonların canıydım. Mutluydum.

Konumuz; “ne kadar normal, ne kadar içimizden biri” olduğunu kanıtlamada, çamaşırsuyulu giysilerden sonra en çok kullanılan “ağı yırtık aşortmen” olduğunda bir şeyi merak ediyorum. Dünya’nın öbür ülkelerinde de donların ağı yırtılıyor mu? Mesela castin bibır koltuğunda beybi beybi beybi diye pineklerken yüz bin dolara aldığı aşortmanının ortasındaki yarığın iplerini tutup sökerek dahada büyütüyor mudur? Lady gaga bir konserine "yırtık ağdan fırlayan takma taşaklar" tasarımı ile çıkmayı  düşünüyor mudur? Beyaz saray çamaşır makinelerinden obama’nın delikli donları geçiyor mudur? Yoksa türklerin soykası annemin dediği gibi dişleri olan bir canavar mı? Geceleri biz uyurken kafasını çıkarıp don ağlarını kemiren, kopardığı  pamuk parçalarıyla beslenen “soyka canavarı” 
Şimdi bana memleketin en kallavi, en fiyaka marka eşortmanı nı getir ve götüme çok değil 3 gün mühlet ver. Üçüncü günün sabahı gerçek cennet cehennem mağaraları mersin’de miymiş benim donumda mıymış görürüz. Hayır dışardan bir müdahele de yapmıyorum. Ufak yaşlarda bu yırtıkları kalemle dahada belirginleştirirken ablama yakalandığım ve mahalleye “siminya şeyine kalem batırıyorduuuuuu” diye anons edildiğim o lanetli günden beri yırtıkları kendi haline bıraktım. Dikmiyorum da, öylece salıyorum. Yırtıldığı yere kadar yolu var.

Şimdi düşündükçe don yırtıkları ile alakalı bir dolu şey hatırlıyorum. Tepeden tırnağa çıplak gördüğüm (istemeden röntgenledim)  ilk erkek olan kiracımızı.  5 yaşında “bakiim seninki benimkiyle aynı mı” diye birbirimize zımbırtılarımızı gösterdiğimiz muzırlıkları saymazsak; insanların bacaklarının arasında neler olduğu? Herkesinkinin aynı olup olmadığı? İçlerine ne giydikleri? Ne giymedikleri? ile alakalı bilgilerimin belki yarısını yırtık donlar sayesinde öğrendim. Acaba minnet duymalı mıyım? Tarihte bi tanede donlara minnet duyan biri olsun. 

 Mesela halime abla. Son derece didaktik bir kızdı. Ablalarımla oturup dedikodu kaynatırken bütün ayak işlerini bana yaptırırdı. Ayağını bile ovalattı, yani tam manasıyla ayak işi. Yapmak istemediğimde “söz dinlemediğin için büyüyünce seni alan olmiyceak” diye korkutuyordu. Bunun anlamını bilmediğimden "alınan olunmama"nın hayatım boyunca yaşayacağım en kötü tecrübe olacağını sanıp delleniyordum. Bende tüm öteki kızlar gibi alınanlardan olmalıydım. Alınmazsam mahallenin delisi can gibi ayak bileklerime teneke bağlayacaklardı. Deli olduğu için can’ı kimse almıyordu. Can büyüklerinin sözünü dinlemediği için deliydi.
Bir gün toplanmışlar brezilya dizisi izleyip alehandıro ve rozalinda için ağlaşıyorlardı. Bizimkisi bacaklarını ayırmış hem ağlıyor hem keçiboynuzu kemiriyordu. Tam önünden geçerken orada kaskara kapıskara birşey gördüm. Geri geri gittim. Evet orada birşeyler oluyordu. Neler oluyordu!??? Kızın donu felaket bi kompozisyonda yırtıktı ve deliklerden ferhat güzel'in bıyıkları sarkıyordu. Ne kadar bıyık takıntım olsada travmaya neden olacak kadar takılmadım. (olmadı bu, tedavinin ilk adımı problemini kabullenmektir siminya, unutma) Belki bir kaç aya halime ablanın bacak arasında ki ferhat güzel'in kaytan bıyıklarını unutabilirdim. Ama adamın burnu da oradaydı. Belki gözleri de. Şipil şipil bana bakan, konuşsan konuşabilecek, sıra gecesine götürsen koşa koşa gelecek bir bacak arası. Atlatılacak şok değil. Her baktığım kıl topağını bıyıkla eşleştirmem de kötü. Niye bir kirpi değil, bir nako yün değil de bıyık? Neden kimse çocukluğuma inmiyor anlamış değilim.
Her neyse.
İlk defa bu kadar kıllı ve kirlisini görüyordum. Annem her hafta sonu beni hamama götürürdü ama henüz köşelere çömüp etek tıraşı yapan kadınların varlığından habersizdim. Mermerlerde kaymaca oynayıp geliyordum. Tanrım, çok bıyıklıydı bu şey. Şimdi "alınmama" korkuma yeni bir korku daha eklendi. Büyüyünce benimki de bıyık bırakacak, o bıyıklar bir gün bir yerde ben alahandiro için ağlarken çevreye gülümseyecekti. Adı da burhan çaçan olacaktı.

“Al diktim bir daha delme dikmem” diye pijamamı önüme fırlattığında ben don yırtıkları ile dolu anılar tarihimde istanbul'a kadar gitmiş,  şortunun söküğünden dudak desenli slipi göründüğünü bilmeden şimdiki gençlerin oturmayı kalkmayı bilmediğini anlatan adama gelmiştim.

+yazıdan sonra nette her dilde “yırtık don-eşorfman-pijama-pırtık-yarık-delik” aradım ama tek bulduğum moda olan yırtık taytlar, çoraplar, pantollar oldu. yok abi onların ağı yırtılmıyor, yırtılsa duyardık.
 +şebnem ferah’ın “can kırıkları” şarkısını niyeyse “don yırtıkları”diyormuş gibi dinliyorum, daha hoşuma gidiyor.

Pazartesi, Mart 07, 2011

Düşündüğünü yazınca böyle görünüyor

Şu lanet yerin kapalı olmasına üzülüp üzülmediğimi kontrol ettim, bilemedim. Hissettiğim şeyi bilinen üzüntülere benzetemedim. Eğer bir insan bir şeye karşı duygularından emin değilse kendini zorlamamalı. Herkes üzülüyor diye üzülmemeli. Zaten öyle bir şey zorla olmuyor. Birilerinin seni bir şeye üzülmeye veya tepki vermeye zorlaması ters etki yapabiliyor. Yada belki sadece bana.

Aynur'un babası öldüğünde annem cenaze evinde üzgün durmamı tembihleyip durmuştu. Halbuki ben üzülmek bir yana içip içip aynur'u döven babasının öldüğüne çok seviniyordum. Öteki insanların yüzüne baktım, nasıl üzgün duracağımı öğrenmek için. Yüzünde fazla ifade olmayacak, kaşlarını ortadan yukarı kaldıracaksın, boynun yana doğru çok az eğimli olabilir. Arada sırada "ya ya öyle derdi rahmetli.." gibi etrafta yapılan konuşmaları onaylar sahtekar bir şeyler söyleyeceksin. Biraz denedim ama olmayınca bende oturup orada öylece duran iple tığyı alıp dantel örmeye çalıştım. Cenaze evinde dantel yapan çocukları kimse sevmez. Kovdular beni. Annem çok utandı.

 Birisi hali hazırda okuduğum kitaptan en az 100 sayfa okumamı söylediğinde günde belki 250 sayfa okuduğum kitaptan 3 sayfa bile okuyamayacak hale geliyorum, bütün enerjimi emiyor komut almak.
Duyduğum en ufak emir veren veya tenkit içeren bir cümle hayattaki amaçlarımı yitirmeye kadar götürüyor beni. Derdimin ne olduğunu bilmek isterdim. Bazen işte bütün bu şeyler anlamını kaybediyor. Yazmak, okumak, yürümek, giyinmek, su içmek. Belkide çok yasakçı bir ülkede yaşamanın bıkkınlığıdır. Bir şekil yenilgiyi kabullenmek olmalı. Bilmiyorum ki neyin nesi.

 Sabah 3,5 a kadar şakakların uyuşuncaya kadar böyle saçmalıkları düşününce, tuhaf bir biçimde katilleri anladığını fark ediyorsun. Suikastcileri, kundakçıları, gaspçıları, delileri, kaçıkları, kaçanları. Gerçekten anlıyorsun. Sanki daha başka olmak anormal gibi geliyor. Mesela dizilerde falan adamın biri işlediği bir suçtan dolayı ülkeden kaçmak istiyor. Çok seviniyorum. Kaçıp kurtulacak diye. Sonra orospu çocuğunun biri gelip artiz artiz laflar ediyor "adaletten kaçabilirsin ama kendinden kaçabilir misin?" "gitme kalıp bunlarla yüzleşmelisin" gibi. Çok sinirleniyorum. O bölümden hatta o sahneden sonra diziyi izlemeyi bırakıyorum. Kaçıp kurtulacakken lanet herifin biri onu bu şahane fikrinden caydırıyor. Bok varmış gibi dönüyorlar geriye. 

Mesela şuraya bakıyorum, yani bloguma. Ne demeye yazmışım bunları diyorum. Hadi yazdın neden yayınladın? Saçma bence. Güzel falanda değiller hepside kıçıma benziyorlar.  Hani 10 parmağında 10 marifet olan her işin üstesinden gelen bi takım mankafa tipler vardır. Kendilerini her alanda ispatlamak için götlerini yırtarlar. Ne için? "O her işi becerir, şahane conta değiştirir, muhteşem makarna yapar, acayip boyadan anlar, dehşet gitar çalar, olağanüstü çizim yapar" falan filan övgülerini almak, aldıkça şevke gelip işi dahada abartmak için. Bazen yazdıklarımı böyle gerizekalı bir çaba gibi görüp tiksiniyorum. Her konuda yazabileceğini göstermede; şu kadın blogcuları bir fotograftan, bir yazısından beş dakikada attention whore diye (ecnebi etiketlere asalak gibi yapışarak) damgalayan kesimlere "ah yanılmışız" dedirtmek ister gibi bir kaygı hissediyor ve kendi yazdıklarımın cibilliyetine sıçıyorum. Böyle virgüllü ve kendimin bile okurken anlamadığı cümlelerimden nefret ediyorum. Kendimden de. Kendini sevmelisin siminya! Off hep aynı terane. Sevmediğimi en baştan söyledim belki binlerce yıl önce. Bunu değiştirmek istediğimi sanmıyorum. Yada belki buda bir çeşit komut gibi geldiği için yapmıyorum. Bilemiyorum.

Yani buralarda bir şeyler anlattığın için saygı göreceğini sanmak, gayri ihtiyari edindiğin bi takım rakamlara bakarak fikirlerinin alkışlandığını düşünmek falan bütün bunlar halüsinasyon. Başarısız bir hikayesin. Gişesi düşük, afişi üçüncü sınıf bir filmsin. Sadece bıyıklı heriflerin gittiği ücra sinemalarda bile tutmamışsın. Okunması zor sıkıntılı bir kitapsın. Çoğunlukla ciddiye alınmıyorsun. İşte buna sevinmelisin. 
 Büyük bir kutuya girmek istiyorum. Ne ben dışarıyı görebileyim nede dışarıdan beni görebilsinler. Olur ya benimle gelmek isteyenler olur, daha büyük bir kutu yapmalıyım. Ses geçirmez olsun. Ciddi  anlattığımız şeylere bile üstümüzde fazladan bir delik olduğu için sırtlanlar gibi gülen heriflerin nalet seslerini duyamayacağımız kadar geçirmez. 
Bilmiyorum işte böyle tutarsız tutarsız şeyler

Pazartesi, Şubat 21, 2011

Bakalım ziminya kendisi için gelen talibini beğenecek mi?


      Sevgililerin bir kısmının kırmızı donda pire patlattığı, bir kısmının al namazlıklarda tespih şaklattığı 14 şubat gecesi beklenen misafirler geldi. Gündüzünde bizim evi bir görsen su börekleri kaçıyor, sarmalar kovalıyor. Hayatında kuru bir kek çırpmamış annem mutfağa geçmiş; crem bruluee, la supien şokolla, sufil de cheese adlı bi takım tarifler deniyor. Ablam piyasaya yeni çıkan en yeni bakirelik bezi modellerinden "bihter ile behlül'ün riva'daki evi" modelini seçmiş, oturmuş işliyor. Gerdek gecesi kızlığını evin tam sahile dönük bölümüne bozman gerekiyormuş, trend buymuş.
 Öteki ablam beni her gördüğü yerde suratıma "vah yazık nıç nıç nıç" ifadesi saçıp, aynada kendine bakıyor. Seksi bir duruş yakaladığı an deklanşöre basıp en geç 5 saniyede facebook'a atıyor. Var ya bunun facebook'da sabahlara kadar atttığı götü bi bilseler anında kahveci fikri ile nikahlarlar. Şu işlerimi bi halledeyim varacağım fikri emminin yanına, dur sen duur.
Erkek kardeşim "hı? kim? siminya mı? o kim? haaa tamam tamam şu siminya.. ohaa o hala duruyo mu?" gibi işte bi şakıyışlar, bi tanımayışlıklar. Sanki ben seni tanıyorum, deeehh! Burada senden erkek kardeşim diye bahsettiğime bakma! Konu bütünlüğü açısından, durumu resmederken çerçeveye bir buzağa yerleştirebilmek açısından öyle yazdım. Yoksa benim için senin adın sadece hasan, hep hasan, her hangi bir hasan, anladın?
 Daha paravan açılmadan bu kadar hazırlık yapan, hoplayıver çekirge türküsünü günde 38 defa dinleyen bir çekirdek aile, düğünüm olsa ne şenlikler düzenler, kaç kasa gazoz ve kaç çeşit kuru pasta sipariş eder tasavvur edemiyorum. Yılın düğünü beni bekliyor. Bari altınpark aile düğün salonunu tutsalar. (orada piyanist şantör var)

     Annem sık sık yanıma gelip üzerime doğru dürüst bir şey giymemi söylüyor. "Doğru ve dürüst elbise" Daha önce hiç yalan söylememiş, çevresi tarafından dürüstlüğü ve doğruluğu ile bilinen bir kıyafet. Dolabımı açtım, kıyafetlerimin çoğu ahlaksız düzenbaz, hinlik peşinde birer piç gibi bakıyorlar. Iııh bunların alayı yalancı, şu siyah pantolon geçen bana "çok yakıştım valla, götünü göbeğini çıkarmadım" demişti ama sonra fotograflarda gördüm bal gibi de çıkmıştı, pisliğin tekiymiş meğersem.
 Ne giyineceğim biliyor musun? Nah giyineceğim! Bi kere bakalım benim için gelen arkadaş nasıl bir şekil? Ne tür bir yaşam formu? Mesela mesela mudanya mütarekesi kaç yılında oldu biliyor mu mesela? -ki buna çok önem veririm-
 Grönland'da bulunan en yaşlı bakteriyi duymuş mu keza? Bu evlilik hayatımıza mutluluk getirecek bir bilgi. En uzun türkçe kelime;
"muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine'yi tek bir solukta söyleyebilecek mi?"
 Banyo lifi  örmek için hangi marka orlon alınmalı? Burun tatağı en iyi nereye yapışır? En uzağa kim gitti? En çabukta kim geldi? Bu mühim şeyler ve daha fazlası birazdan siminya.blogspot'ta..caşırt!

     Akşama arka tamponu yeri çızarak gelen bir bordo Reno21 görünce, aha dedim bunlar onlar. Başka bir arabayı aklımın ucundan bile geçiremem. En fazla bir sayı daha artırıp Reno22 hayal edebilirim (22 var mı?) Babam üzerinde günde 3 paket sigara içip sarartarak, özlediği yozgat bozkırlarının iklimini yaşattığı kanepenin sağ başına 6 adet kırlentiyle birlikte kurulmuş bekliyor. Malesef konuşamadım. Konuşsan "Höynnn söynnn benneynn neaaağ biçeeeamm gonuşuyön löynnnn!!" Gibi tuhaf sesler çıkarıp östaki borundan, topuk diplerine kadar tahriş edecek, konuştuğuna pişman edecek. Ne yalan söyleyim dul adamlara duvaksız gelin olmayı şu ses öbeklerine yeğler haldeyim. Nasıl tükendim nasıl.

   Arabadan bir adet anne, bir adet baba, yarım yenge, 2/6 bir amca ile 30 yaşlarında bir erkek indi.
Misafir karşılamanın ilk dakikaları dünya'nın en yapmacık anı ise ikincisi de birbirini tanımayan iki ailenin bir salonda saatlerce karşılıklı oturmak zorunda kalmasıdır (aha al sana paket servis tweet lan, yaz bunu yaz) Adı Cemre, ilk defa 30 yaşına varmış bir cemre gördüm (Geçen günde tv de 45 yaşında bir tuğçe görmüştüm) Tarihte ilk defa cemre havaya düşmeden önce bizim eve düştü. Çirkin diyemem. Boynunu yan yatırıp gözünün tekini kıstığında bi alımlılığı oluyor, baktıkça alışıyorsun. Ama zaten beni ilgilendiren bu değil, mudanya mütarekesi. Ticaretle uğraşıyormuş. Öyle dediysem holding sahibi falan sanma, çin'den hesap makinesi getiriyormuş. Benim zaten matematikle aram yok, istemem. Ses tonuna bayıldım ama zaten 3 ses çıkardı. Teşekürler, hoşbuldum, iyi akşamlar. O gece bu evdeki 15 kişi toplamda yüz kelime kullanmadı, son derece ekonomik davrandık, dağarcığı tüketmedik.
 Böyle alışılmadık bir aileler zirvesi yapıldı, amaç genşleri süzüp, süzdürmekti. Bir daha ki buluşma gene süzüşmeli mi olur, düzüşmeli mi olur, tekrar gelirler mi? bilmem. Şimdilik o cenahtan ses yok. Buda kötü bir şey. Eğer görücü aile ikinci kez gelmezse kızı/aileyi gözleri tutmamış, oğlan "yek ya beyenmedim" demiş demektir. Lan!!! Gebertirim.

"Bir blog açtık ZARARLI CEMİYET  diye. Bazıları orada da görünüp kaybolabilirim sevgili süzücüler"

Çarşamba, Şubat 09, 2011

O parmak o kınaya batacak

Başlıycam ama memesinin gücüne! Güçlü olmuşta ne olmuş çalışıp eve ekmek mi getiriyor? Olimpiyatlarda halter mi kaldırıyor? Ucuyla kamyon mu çekiyor?!  Ne biliyim bi çorba mı karıştırıyor? Anca sütyende malak gibi yatıyor, gücü de bu yani, tıs.



  Evdeki ses: "Köksalların komşusunun köylüsü"
Daha önce hiç duymadığım, birlikte kızılcahamam'a günibirlikçilik taarruzu yapmadığımız, dükkanlarından veresiye alış veriş edilmemiş bir isim tamlaması evin belli başlı koordinatlarında (gece geç saatlerde yatak odası- mutfak kapısının arkası- dış kapının önü ve koridorun banyo istikametine giden kısmı) fısıldanmaya başlanmışsa bu üç şeye dalalettir;
1: adam ölmüş
2: adam, adam öldürmüş
3: görücü gelecek
Babamla annemin kilometrelerce uzağında bile olsam bu tarz bir fısıltıyı doğanın tüm seslerinden kolayca ayırt edebilirim. Bir de "gurban olayım gız içinde acik daha dursun" fısıltısı var ki ona yeni açacağım "4,5 dakikada neler olmaz ki?" adlı blogumda geniş yer ayıracağım.

   İşimden; bir laptop kaybettiğim, parası olmayana beleş cd verdiğim, sata kablolarından çanta, devrelerden takı tasarımı yaptığım için kovuldum. Daha kovulduğum gün babamın bakışlarında gelir getirmeyen mülklere attığı o "kaşık düşmanı" bakışını yakaladım. En azından aldığım üç beş kuruşla palanın humar masraflarına bir katkım oluyordu da yatacak yer veriyordu. Zaten kafamın sol üst köşesinde, kanal logomun hemen altında duran kronometre daha işsizlik günümde geri saymaya başlamıştı. Karşı atağını bekliyordum beklemesine de savaşmak için gerekli sayıda item toplayamadığım için bir kaç level sonra olması tercihimdi. Olmadı, daha ilk levelda kesmesi en zor canavar dread mare ile burun buruna geldim.

            Havada usuldan çalan İyi Kötü Çirkin film müziği, ağzında sönmüş samsun sigara izmariti, yan yatık yağlı fötr şapkası, arkaya doğru cakayla savurduğu saman pazarı pardesüsü kahve yoluna her düşüşünde, akşama getireceği "adamlar zengin, pastırma çitlikleri var" müjdesini bekledim. Beklememe değdi ve geçen gece anneme benim için planladığı pusuyu fısıldadı. Öyle bir anlatışı var ki cümle içinde köksal, köylü, dünür, münübüs kelimeleri geçmese ingiliz lordu henri wilyıms ve yorg düşesi emily bakingım ile hısım olacaklarını düşünürsün,
Hısımlık teşkilatının ilk cümleleri hemen hemen böyledir: "adamlar çok iyi, çok düzgün bir aile, apartumanları var, oğlanın işi gücü yerinde, pırlanta pırlanta" 
Ancak düğünden bir kaç yıl sonra cümleler "adamlar dürzü tüm, çok düzenbaz aile, apartumanları neyi yalan hep, oğlan malın teki, sümsük, avanak" olarak değişir. 
  Köksalların komşusunun köylüsü.amk adında garip dosya uzantısına sahip kişi veya kişiler hafta boyunca içtiğim suda bile göründüler. Soyadı kanunu çıkalı kaç bilmem kaç yıl oldu hala soy, sop, mıntıka, onun bunun köylüsünün, gelinlerinin görümleri. Hoş soyadlarını bilsem ne olacak soy ağaçlarına tükürdüklerimin? Kahvede kız alıp verene bırak soyadı cilt no bile verilmesin, ciltleri kurusun hayrına bir parmak vazelin dahi bulamasınlar inşallah.
Bu izdivaç şeklinin benzerini horantamızın bir çok kadını yaşadı. Yapımcılar televizyonla evlenme konsepti türettik yetişen evleniyor, tutan götürüyor diye gerdan kıra dursun, babam seneler önce gayfede kız ütülme konseptini buldu günümüze kadar tıkır tıkır işletti, nabeer? Teyzemi antalya'daki bir domatesciye, ablamı kayseri'li tüccara, halam'ı sudan'lı bir zenciye ütüldü. Beni de papaz kaçtı ve 21 de ütüldü ama ikisinden de paçamı kurtardım. O sıralar üzerine afiyet mahallede adım yatmalı skandallara karışmıştı (nezarette yattı, onla bunla yattı, köprü altlarında yattı, piknikte hamakta yattı) Kız tayfasının uyku için bile yatay hale geçmesi, yatmalı kalıplarla beraber anılması hoş değil. Öylece yattı o işler.

        Annemin benim üzerimde uzun zamandan beri kurduğu birşey bu; kınayı getir, parmağı batır hayalleri. Anneler daha manyak. O parmak o kınaya batacak! Hırs yapıyorlar. Benim evlenmeye bakışım net; evlilik bir süreç-sonuç oyunu. Kadının süreci üstlenmesi, erkeğin sonuca odaklanması ikisinin bu arada rol yapması. Evliliğin az izleyici, az katakulli, az çene gerektiren provası aşk bile insanı bu oyuna yeterince doyuruyor ve yıpratıyorken, kalkıp birde evliliği sahneye koymak benim gibi ezberi zayıf bir paranoyak için delilik.

         Ne yapacağımı düşünüyorum. Babamla konuşulmaz. Onunla en son 3 yaşında keçiboynuzu isteyip boynuzuma depik yediğim günden beri hiç konuşmadım, sanırım. Sesi nasıldı ki lan? Sadece yüksek perdeden emir kipli; ne yiyciiiikk, yastık getiiir, ayaklarımı çıkaar (çorap), götürrr, getiiirrr, götüüür, getiiirr buyrukları için kullandığı ses tonunu biliyorum. Alçak sesle nasıl bir ses tonuna sahip fikrim yok. Türkü söylerken "zahidem gurbanım nolacak halım" derken halım kısmında vurguyu yumuşatıyor. O zaman hoş bir ses duyuyor kulaklarım, baba baba babacıımm diye sarılasım geliyor, sonra ses yükselince sarılasım kaçıyor. Yıllar var karşılıklı oturmadık. Göz rengini unuttum. Bulanık, sigara dumanı ile kaplı birşey hatırlıyorum ama o gözü olmayabilir. 32 dişinin birden çam reçinesi renginde olduğunu hatırlıyorum bak. 
Bir şekilde kendisiyle aynı paralel daire içine girip iletişim kurmaya çalışmam şart. Kalbimin yerinden fırlama ihtimaline karşı göğsüme kuşak sarıp (hani ne oldu memelerinin gücü? salak) ebegümeci otunun kasım ayının ilk haftasında yağan yağmur sonrası aldığı rengin 33 ton koyusu gözlerine bakarak ütülme evlenmesi istemediğimi söylemem gerekiyor. Üstüme atlayıp boğmaya çalışma ihtimali yüksek. Buna önlem olarak yanıma biber gazı ve asetat asetik asit alacağım. Yok boğmaz da "tabiki yavrucuğum bu senin hayatın" derse rüya gördüğüm için mümkün mertebe uyanmamaya gayret edeceğim. İlla evleneceksin! derse ingilizce kursunda 25-26 yaşlarında caf sarı itfaiyeci montu giyen, ingilizce kitabı alamadığı için birlikte oturmaktan ağzımın içine doğru meyleden, meylettikçe asılan onur'a gidip "kitabımı sana vereceğim ama bir şartla yanında benide alacaksın eheh" derim. Onur duygusal çocuk, geçen kalemini burnuma soktum küstü. Anaokulunda annesinin taktığı silgi daha boynunda duruyor böyle bir şeyi kaldıramayabilir, ağlayarak kaçabilir. Bende duygusalım bende kaçarım. Dur bakalım.

Cuma, Ocak 21, 2011

Memelerimin gücü adına!

Kız ergenliğinin en mutsuz edici evresi sanıldığı gibi sivilceler değil erkek ergenlerin bacaksız birer sabiyken atlattığı "amcaya pipini göster çocuğum" yoklamasının "bakayım büyümüş mü" şeklinde zuhur eden dişi versiyonudur. Malesef daha travmatiktir. Çünkü pipi, doğuştan var olup göz alışkanlığı yapan bir aksesuarken "bakayım büyümüş mü" nün uygulama sahası memeler 13 yaş civarında baş verir. Yani ansızın beklemeksizin. Sen daha vücudunda ki aceleci değişime ayak uyduramadan memelerinin son durumunu merak eden bir takım teyzelerin fetişleriyle meme memeye gelirsin. Gençliğini gönülsüz uğurlayan her eski toprağın en sevdiği aksiyon, ardından gelen genç neslin körpeliğiyle maytap geçmek, çaktırmadan kendi gençliğiyle kıyaslayıp egosuna rapor çıkarmaktır.

Benim meme kontrolörüm amcamın ortanca eşiydi. Günübirlik sinsi bir yılan gibi sessiz sessiz odama girer şappadanak yakalayıp memelerimin boyunun ölçüsünü alırdı. Onun için bu iş bahçedeki domateslerin kızarıp kızarmadığına bakmak kadar zevkliydi. Memelerimi sıkmaktan yeterince kızarttığı gün koparıp çoban salatasına katacaktı. Çektiğim çileler, karayazgım üç cümleyle anlatılır gibi değil. Sabahın kör karanlığında zil sesi duyunca uykuda bile olsam otomatikman olağanüstü hal durumunu alır, iki elimi pençe biçimine getirip memelerimin üstüne kafes yapıp kapatırdım. Senelerce memelerimi elden müteşekkil kafeslerde muhafaza ettim, kaşıkçı elması bile bu kadar korunmamıştır. Meme mıncırılması sendromum başka reflekslerin de önünü açtı. Sütyen satıcılarından, muayene etmek için steteskopuyla üstüme üstüme gelen doktora kadar herkesin yüzünde amcamın eşinin "bakiim büyümüş mü" derken beliren patlak kırmızı ifadesini gördüm.

Memelerle ilk tanışma; tişörtün altında başlayan, oyunlara eskisi gibi canhıraş iştirak edememeye neden olan ince bir sızıyla olur. Yüzbinyıllık genlerin, sana hızını azaltıp daha makul oyunlara yönelmen konusunda sinyaller yollar. İp atlama ve yakar top oynamayı bırakır çarpışma ve erkek çocuklarıyla temaslaşma riski en az olan oturmacalı, kız kızalı oyunlara kayarsın. Memelerin kainat için önemini anlaman o tarihten itibaren en az bi 5 yılını alır. Bak en az diyorum. Meme kontrolörü teyzeler hazır uğramışken bu iki kauçuk topun arasına dünya'yı sıkıştırıp limon gibi sıkabileceğimizi öğretselerdi belki mememizin gücünü keşfetmemiz daha kısa sürebilirdi. O güne kadar vücudundaki hiç bir eyleme bu kadar ilgi gösteren olmazken, çoluğundan çocuğuna anasından atasına herkesin göğsünün ortasında beliren boncuk büyüklüğündeki iki noktaya dikkat kesmesi, dikkatinden kaçmaz. Orada kimini endişelendiren, kimini eğlendiren, kimini tahrik eden olağan ama olağandışı davranılan birşeyler olmaktadır. Ama kimse sana, sende neler olduğundan bahsetmemeye kararlıdır!

Bu şeyler ilerde ne kadar işe yarayacak olursa olsun ergenlikte hayatının içine, oyunlarının ortasına, göğsünün üstüne sıçmıştır. Artık nur topu gibi ikizlerin var ve sen onlara iyi bakmak zorundasın. (allah analı babalı büyütsün) Yavrucukları sıcak tutman, aç ve açıkta bırakmaman, yabancılara ellettirmemen, yemeyip yedirmemen lazım. Analık bu değilde ne? Ayakkabıya ihtiyacın olduğunda gözünü milletin ayağından alamamak gibi,  memelerinle yatıp, memelerinle kalktığın bu dönemde şehirde meme çapını bilmediğin tek bir kadın bırakmazsın. Bir ara hamama bile daha fazla meme görebilmek, meme camiasını daha yakından tanıyabilmek, memelerden meme beğenmek amacıyla gitmişliğim vardır. Herşeyi anlarsın, sorumluluklarını kabullenirsin, yetimlere tek başına bakmaya razı olursun da neden ikizleri takkeyle yukarı çekmen gerektiğini bir türlü anlamlandıramazsın. Ablalar, anneler pazarda, çamaşırcılarda çift başlı torba koymaz eve taşır süzme yoğurt yapmak için uygulanan yöntemin aynısını ikizlerine tatbik ederler. Memelerini beyaz penye torbalara doldurup omuzlarına asarlar ( renkli, dantelli, seksi torbalar tercih edenlerin süt mamulleri sektörünün liderleri olması muhtemel) Maksadın suyunu süzüp taş gibi süzme yoğurt elde etmek olmadığını annemin gittikçe bacak arasına banki jamping atlayışları yapan sünük memelerine bakarak anladım.

 Bilinçlenmiş, kontrolör teyzelerin tacizleriyle mıncırık sendromundan nasiplenmemiş, taşıdığı malzemenin 8 kaplan gücü taşıdığını erken uyarılma sistemiyle anlamış kızlar müstesna; büyüyüp erkekleri meme çatalınla perişan edeceğin, dünyayı tek memenin üstünde oynatacağın güne kadar memeler senin için gereksiz fazlalık, lüzumsuz ayrıntı, rezalet çıkıntı olarak ortalama bi 5 yıl kadar yük olmaya devam eder. En az 5 yıl diyorum bak.


Pazartesi, Ocak 03, 2011

Sonra öcüler yer seni

   Sene 1443 daha İstanbul feth edilmemiş, ma-memleket ankara'da yaşıyoruz, üst üste iç içe. Sözde başkente bağlı semtimiz bir garip yalnızlığa terkedilmiş, kars'a bağlıymış gibi uzak bir yalnızlık. Tepelerinde kurtlar uluyan, gelinciklerin tavuk çaldığı, evinde tuvalet olanın cenabet diye dışlanıp, elektirikli süpürgesi olanın hayranlıkla karşılandığı şehirli olamamışların şehri.
 Henüz ayaklarım küçük, dudaklarım daha hiç öpülmemiş, gözlerim bir damla boya görmemiş. Ama bu coğrafyanın her noktasını çıplak ayaklarla geçmiş, her çiçeğinden taç yapmış, her ağacına tırmanmışım. Yazları  çocukluk özgürlüğünü hoyratça sömürmüşüm. Ama yalnız yazları..

Kış gelince bir şeyler olur bu semte, rpg oyunlarının ilham kaynağı olduğunu düşündürecek kadar korkunçlaşır yapılar.  Birden ortaya çıkan ürpertici hikayeler, garip silüetler, cinler, conguluzlar, canavarlar; evlerin bahcelerine, küllüklerine, kömürlüklerine ve hikayecilerin dillerine yerleşir. Yaz boyu karanlık kayalıkların içinde saklambaç oynayan çocuklar artık sıcak yün yataklarında bile uyuyamaz olurlar. Evimizin bahçesindeki ağaçlar dillenir. Gece olur olmaz hışır alfabesiyle kendi aralarında konuşmaya başlarlar, hışırda hışır hışırda hışır. Yaşlı neneler ve dedeler aniden çoğalır ve gece gezmelerine çıkarlar. Görevleri küçük çocukları medeniyetin acımasızlığına hazırlamak olan bu ihtiyarlar soba üzerinde fokurdayan ağır demli çayları höpürdeterek belki de daha önce hiç anlatmadıkları, yaz boyu biriktirdikleri belli olan tüyler ürpertici hikayelerine başlarlar.

Dedelerden biri, babasının kuyuya atarak öldürdüğü hamile ermeni gelinin hayaletinden bahseder. Gelin geceleri evin avlusunda dolaşarak bebeğine ninniler söylermiş. Sabahları inek sağmaya ahıra giden kadınlar musulun içinde bir bebek uyuduğunu görürlermiş. Zülbiye nene ise çocuklara korku salmak için zemherir ayını bekler. Kar cama vurmaya başlayınca çıka gelir. Cama vuranın kar değil conguluzların elleri olduğunu anlatır. Conguluz dışarı çıktığımızda bizi yemek için hemen pencere altında beklemektedir.Yemese bile bizi alıp küllükteki evine götürür ve bir daha asla eskisi gibi olamayız, conguluz çocuğu olup gideriz. Amcam perilerle evlenen yedi parmaklı bahtsız adamdan bahseder. Perilerin eline düşmemek için geceleri üzerinden geçmememiz gereken alanlar, bakmamamız gereken yönler, söylemememiz ve söylememiz gereken sözcükler vardır. Cami hocasının okumazsanız cin çarpar, şeytan kalkar diye ezberlettiği duaların arasına katarız tüm sihirli bilgileri. Ne öğreniyorsak bu korkunç yaratıklarla bir gün bir karanlıkta ansızın karşılaşırsak güçlü olmak için.

Nasılsa herkesin ruhani varlıklarla ilgili bir tecrübesi vardır; "kömürlüğe inmiştim birden bir şey hoh dedi kaçtı gözleri kırmızı, dili kıllıydı"...... "tavuklar çığlık çığlığa bağırıyordu eüzübillmineşşaytannn diye diye gittim baktım ki kümeste simsiyah bir dev oturuyor" diye anlatılan anılar havada uçuşur. Tepki olarak tüyler diken diken olur, ağız birliğiyle sağa sola üfürülür "iyi ki besmele çektin yoğsa dilini kapıp götürürdü" gelir de uydurma olup olmadığı hiç merak edilmez. Bitmeyen bir sebat ve sarsılmaz bir teslimiyetle dinlenir tüm karanlık masallar. Çocukların ruh sağlığı gibi gerçeklerden ziyade masallara inanan büyükler büyüttü bizi. Psikolojiden ithal bir meyveymiş gibi "ankara'ya psikoloji gelmiş" diye bahseden bir kavimden, ruhun sağlığı mı olurmuş? cevabını almak zor olmazdı keza.

Bu kadar korkutularak geçirilen geceler zaten uzun olan kış gecelerinin üstüne 3x olarak eklenir ve sabahı cinlerin kaçırmış olabileceğinden korkardım. Sobanın gürültüsü yüreğimin gümbürtüsünü bastıramazdı. Tavana vuran odun ateşinin ışıkları kah ermeni gelin olur benden bebeğini ister, kah peri olur koynuma girerdi. Ağaçlar korkak diye hışırdar, conguluzlar cama vurup kaçardı. Bütün bu karabasanların üstüne çişim sıkıştırırdı, evde tuvalet olmadığı malum. Annem yavrucukları dışarı çıkarda periler kaçırır endişesiyle banyoya çiş yapmamız için kova koyardı. Oraya bile gitmeye cesaret bulamaz salardım yatağa. Bu vakadan sonra korkutma sırasını altına çiş yapan çocukları ziyaret eden "karauğrak" adlı öcü alırdı.

"ankara'nın en lüks şemti diye bilinen çankaya'da bile hala kuyudan su çekerek yaşanan gecekondu mahalleleri var"
 Arnold Schwarzenegger

Pazartesi, Aralık 20, 2010

Şunu yaz bunu yaz şunu şunu yap

Geçerken bloguma yolu düşen seyyahlardan bazıları ufak notlarla "seni okudum" mesajı bıraktılar. Kimi blogumu üyelik isteyen torrent sitesi sandı "sitenize nereden üye olabilirim?" dedi. Kimisi de yazıların uzunluğundan vatandaşa seminer verdiğimi düşünüp "sitenizde topluma faydalı, gençlerin eğitimine gelişimine katkı sağlayacak muazzam makaleler var! tebrik eder bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar dilerim" dedi. Bu son notu okurken yan tarafa blogumu açıp birde toplum gözüyle baktım, gözden kaçırdığım şeyler olmalı diye parmağımla da habire f5, f5 yaptım. Yararlı bişey yoktu.Tam tersine çekirdek aileden aşiretlere kadar toplum düşmanıydım ben. Bakmak ve görmek arasındaki fark diyelim.
Son notlardan biri ağzımı şapırdatarak yüksekçe bir yerden romalılar'a seslenme iştahımı kabarttı. Yeni blog açan bir arkadaş yazı yazmak istiyordu ve ilk kelimeyi en çok cümle kuranınız atsın demiş, bana denk gelmiş. Hayhay! Elimde çeşitli paket yazı stilleri var bir kaç tane yazayım dilersen birini seçip sonuna kadar o standartta ilerlersin. Dilersen de hepsinden yazarak ortaya sadrazam menüsü çıkarırsın. Karar senin.

Aşk bir kamyondur konsepti: Saçma gelebilir ama bence sevgilini terketmelisin yada kendini terkettirmelisin. (mesela beklemediği anda gözüne sümsüğü indir veya ona eski sevgilinin adıyla seslen) Postlarından sıvı sümükler sızan bir aşk blogu için terkedilmişlik şart. Aşk yazıları gerçek olgunluğa harabe, derbeder, ayyaş, bir çöl kadar ıssız kalmış bahtsızların eliyle varabilir. Yazılarında doğal kaynakları sonuna kadar kullan; nebatat, hayvanat ve iklim olayları aşıklara hizmet için yaratılmıştır keza. Yağan yağmurlar ve dökülen yapraklar her zaman elinin altında dursun. Bir kaç kırlangıç, martı, bülbül ve emre aydın temin et.  Yazıya cümleleri devirerek başla. Devir gitsin. Devrik cümle "elime kalem aldım" gibi durum bildiren bir cümleyi bir aşığın tornasından çıkmış gibi gösterir (aldım elime kalem) Yazılarında fotograf kullanma. Unuttun mu sen derbedersin! Bir derbeder onca acının, kederin arasında görsellere alone, crying, rain man yazacak kadar detaycı görünmemeli. Ama çok istersen kadınlar için cenin pozisyonu içerikli bir foto, erkekler için sırtı bize dönük yağmurlu, karanlık bir sokakta yürüyen pardesülü adam fotosu adeta yazıyla bütünleşecek, vurguyu can damarlara indirecektir.
font: default veya times roman. özenilmiş gibi duracağından endişe etmezsen muhakkak italik

Cinsellikimle barışık olduğum kadar depresifim de konsepti: Bu tarz yazılara başlarken türkiye'nin henibıl lektırı olarak gördüğüm şiirlerinde sevişme sonrası sevgilisini pişirip yediğini düşündürten Küçük İskender şiirlerine bir göz atabilirsin. İlk etap için iyi olsa da, yazılarının randımanı arttıkça Büyük iskenderi gelse seni kesmez olur. Öyle şeyler yazacaksın ki okuyan insan yazdıklarının şiddetinden irkilecek. Seks, fetişizm, sado, mazo, melankoli, pesimizm birbirine girmeli. Asansörde sevişmiş, banyoda bileklerini kesmiş, ağlayarak yazmaya oturmuş bir imaj üstünde şahane durur. Düşünsene sperm, kan ve gözyaşı! Asıl üçü bir arada bu lan, asıl bu! İnsanlar karşılarında göz altları torbalı, eroinman, yakaları sökük yağ yeşili kazak giymiş, biten sigarayla yenisini yakan, kemikli bir insan olduğunu düşünecek. Ama cool ama cesur. Cümlelerin aşk yazılarının o kimsesiz ve sevgilinin merhametine muhtaç görüntüsünden çok uzak. Çünkü sen seksin tüm dehlizlerini keşfetmiş, uç teknikleri denerken aşka ve insana saygısını yitirmiş cinayete meyilli bir şizofrensin. "fırtınalar bütün kayıkları kıyılarıma getirdi" yazdığında, okuyanlar burada grup seksten bahsettiğini anladıklarında başarılı olmuşsun demektir. Foto olarak 10 yıldır etek traşı yapmamış, eskitilmiş veya siyah beyaz retro kadın fotosu kullan, cukss.
Font: arial, çok ender italik. garip noktalara gizemi vurgulamak babında bold veya büyük harf.

Neler neler yaşadım ama hep pişmiş kelle gibi sırıttım konsepti: Buyrun benim. Hayatın boyunca attan düştüysen, eşşek deptiyse, it ısırdıysa, kedi cırmaladı, arı soktuysa çok şanslısın. Bu tecrübeleri güldürükçü biçimde yazarak gerizekalı polyanna tarzını yeniden keşfedebilirsin. Anıların senin elinden çekeceği var. Geçmişin; anlatılabilecek binlerce öyküyü almış kaçıyor, koş koş yakala. Bizim gibiler ne çok okuyabilmiş, ne çok gezebilmiş, ne de seks gurusu olabilmiştir bu sebeple elimizde fazla malzeme bulunmaz. En fazla babamız bıyıklıdır, annemiz kurabiye yapmasını bilmez, ablalarımız sürtük, saçımız da bitlidir. Malzeme buysa helvayı nasıl yapcan? Şöyle yapıcaksın. Bitlenme hikayeni dünya'nın en neşeli olayı gibi ele alacaksın. Bitlere ali rıza olsun hayriye olsun adlar takacak, onların hayatlarından gerçek kesitler sunacak, kafandan gidiş sahnelerini en az aşk yazarının terkediliş yazıları kadar dramatikleştireceksin. Okuyan bitden değilde yaprak dökümü'nden bahsettiğini düşünecek. Fakat neden ali rıza amcaya güldüğünü anlamayacak. Beyin hamcıklaması yaşayacak. Sadece böceklerden, bıyıklardan, ayaklardan hikayeler anlattığın halde yüklediğin anlamların derinliğinden dolayı senden büyük travmalar atlatmış ama yıkılmamış ayaktaymış diye bahsedilecek. Foto ve yazı stili konusunda serbestsin.


Sorularıma cevap ver konsepti: Eğer yukardaki gibi dım tıs dım tıs, fiziki efor isteyen ve sorumsuz bir yaşamı gerektiren yazılar yazacak yaşı geçtiysen ortalama 45 ve üstüysen soru işaretli yazılar çok hoşuna gidecek. Genellikle milliyet blog yazarlarında gördüğüm ama esas olarak yılmaz özdil tarzı diyebileceğimiz meşhur bir tarz bu. Yıllar geçmiş ve sen hayatın hızından yorgun düşmüşsündür. Bilgin ve tecrübelerin sonunda yıllardır cevaplanmamış sorularla dolu geceler geçirmektesin. Bu insanlık nereye gidiyor? Bu gençlik nereye gidiyor? Türkiye nereye gidiyor? Alper tunga öldi mi? Alper tunga kim? Alper tunga'yi bilmeyen gençlik nereye gidiyor? imdi yazi yazilir. Aklına takılmış soruları yazman cevaplarını da yazman anlamına gelmez. Sen soru sormakla üstüne düşeni yapmış oluyor uyuyan insanlığı dürtüklüyorsun, daha ne olsun? Büyüklerin işi gençlere parmakla bir yerleri işaret etmektir. Ama yok kendim sorar kendim cevaplarım dersen kim engel olacak, deh kıratlım deh. Foto olarak kendi tecrübeli işaret parmağını, oturaklı vesikalık fotolarını kullan, güven verir.font: büyük boy verdana, sorular kırmızı.

Ben enteli tolstoy ile ben enteli gorki ile ben enteli şekspir ile beslerim konsepti: Hem çok gezen hem çok okuyan biriysen neden bunları halkınla paylaşmıyorsun? Bize sorsalar takılı plak gibi dostyveski suç ve ceza okudum yıhyıh diye verdiğimiz cevap senin kulağında kitaplarının içinde yaşayan kurtcuk kadar kalıyorsa ve eğer bide üstüne bohem coğrafyalara gitmiş, tibet'te turuncu çarşafa dolanıp, hindistan'da inek bokuna düşmüşsen sorman hata, asıl yazı yazacak adam sensin. Hörmetler aga.
Bundan başka hamileler için içimde bişey var konsepti. Yazıların en kolay ve zevkli türü şeylerin en şey 10 şeyi diye dünya'da ne var ne yok üleştirebileceğiniz maddele beni behçet konsepti gibi türleri de deneyebilirsin. Kolay gele çaylak

 yazı yine çok uzadı ya :/

Çarşamba, Aralık 08, 2010

Kendimden bahsedecek değilim!




Merhaba ben siminya bunlar kelimelerim, şunlar cümlelerim cümlelerimin toplamı yazdıklarım, hey! daha bitmedi yazacaklarım. Sabah erken uyanırım, uyanınca bacaklarımı yatağımın başucuna dayarım iki şaplak atar ağdam gelmiş mi diye bakarım, gelmişse gelmemiş gibi yaparım gelmemişse iki şaplak daha atarım. Gelen gideni aratırmış lafını en çok kıl işlere yakıştırırım. Ayaklarım öksüz organ, onlara tavırlıyım senelerdir bitmeyen bir husumetim hesabındayım, kitabındayım.
 Kahvaltı yapacak olma fikri beni mutlu eder. Kahvaltı demek çay demektir, çay peynire yollu, malesef peynir  yüz yıldır domates ile evli. Domates mevsimi bitince kahvaltıya küserim, bu yaz kısa süre domates serasında çalıştım domatesten bu kadar çok bahsetmekten hiç hoşlanmadım.

Elbisem, ayakkabım, saçlarım, bence tamamım. Kendimle havadan sudan konuşarak yatağımı toplarım, çoğu zaman toplamadan kaçarım. Asansör sesini, dört gözlü ocak çakmağını, 9 yaşından büyük erkek çocuk sesini sevmem. Yöneticimiz irfan abi buralardaysan selam! Asansöre yeni taktırdığın ayna güzel oldu, eskisi iki kilo fazla gösteriyordu.
Baharatlı parfümlere alerjim var bazı kokulardan kusarım, mecburen parfüm reyonlarını teğet geçerim. Tester kullanmayı sevmem, başka kadınlara dokunmayı onların dokunduğu şeylere dokunmayı, dokunulmayı sevmem. Bu vesileyle biseksüel ve lezbiyenler'den özür dilerim. Ne olduysa kadınlar hamamında emceklerimi liflemek isteyen teyzeler yüzünden oldu, size teessüf ederim!

kedi   

Kış gelince çok sık işerim, işerken canım yanıyorsa buzkopan içerim. İç çamaşırı, çanta ve çorap biriktiririm. Sıkılınca süslenmeyi, süslenip kendimi izlemeyi severim, her kadının sevdiğini de bilirim. Çıplak halime bakmakta zorlanırım, bakmak istediğimde derin nefes alırım, göbeğimi içine çeker memelerimi dışına uzatırım. Banyo fayansları, tuvalet aynası ve ışığın iyi geldiği salon kapısıyla mutfak kapısı arasındaki boşlukta çekilmiş 7500 pozum var. Hepsinden nefret ederim. Fatmagül'ün abisini severim.
90'lı yıllar harikaydı, 80'ler unutulmaz, 60'lar gibisi var mı muhabbetlerinden hiç bir bok anlamam. Benim en güzel yılım 9 sene önceydi.
Kemal sunal ve şener şen'e hayranım. Gsm reklamından ve hababam sınıfı açılışına katılmadığı için şener şen'e "şaşırdığımı" bildiririm. Şener şen'in de umurundaydı. Ecnebi müziklerden sıkılınca neşet ertaş ve orhan gencebay dinlerim. Ajda pekkan baharatlı bir parfüm değilse neden beni kusturuyor? bilemedim.
13 yaşında ülkücüydüm, 18 yaşında komünist, aralıklı olarak faşist, sık sık da liboşum. 

eti

Göründüğüm gibi değilim, olduğum gibi hiç değilim olmam istendiği gibi olamadım görünmem istenmediği gibi göründüm.Yumurta tavuktan değil senin başının altından çıkmıştır. Timsah dünyanın en despot hayvanıdır. Çok yazarım az konuşurum, daha konuşmasını bile bilmem. Dahi anlamında ki de adlı birisinden, bir araya toplanan ünlülerin çile bülbülüm çile şarkısını söylemesinden, bisküvilere katılan peynir suyu altı tozu adlı maddeden fena halde korkarım, ödüm bokuma karıştı mı diye gider bakarım. Yo gidip bakmam arada böyle yalanlar atarım.
İlkokul öğretmenimden sıkı dayaklar yedim. Kanserden öldüğünde "işte bu" demiştim. Hayatımda en çok bu tepkimden utandım.
Ankara'nın ünsüz bir barında güzel sessiz bir şarkıcıyım. Gecede 100 lira alıyorum, bedavaya gidiyorum, 15 dakikaya dönerim. İngilizce, ispanyolca ve rusca biliyorum. İspanyol şarkıcıların götleri kesiliyormuş gibi bağırışlarına tahammül edemem. Boğa güreşi desen keza öyle, domates festivaline hiç girmeyelim. İspanyollar dünyanın en gereksiz insanları, bunu bilir bunu bilmem. Zaten ispanyolca da bilmem, türkçe'den başka dil bilmem. Arada yalan attığımı daha önce söylemiştim.
Özdemir asaf yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, incinirsin yine de sen bilirsin derken düpedüz yalan söylüyordu. Yalanlar gerçekler kadar incitmiyor adamı. 

7

 Kadınlar ne ister? erkekler neden aldatır? o mu olsun bu mu olsun? sorularının kaldırılması için meclise verdiğim yasa tasarısı tartışmaya açıldı. İnanmayan TRT3'ü açıp baksın. TRT 3 duruyor mu? Her cümlelerine "hani" ile başlayan hani ile devam edip hani ile bitiren insanların 90 sonrası doğanlar olduğunu tespit ettim. Aynı nesil hiç bir şeye inanamıyor ve kıyamıyor, ah şirin şeyler. Şirinler'i gargamel'i sevdiğim kadar sevmem. Gargamel hakkında; "grup seks yapıyorlar, bir şirine'ye bin herif olacak iş değil" gibi dedikodular çıkmıyor, tam evlenilecek adam. Gargamel'in kedisi de güzel insan. Kedilere kıyamamm. Kedilerden bu kadar bahsetmekten hiç hoşlanmadım. Zaten kendimden bahsetmekten de hoşlanmam.

Peru güzel ülke.

Salı, Kasım 30, 2010

İnternete iğrenmek için giriyorum

           Bende herkes gibi internete eğlenmek için giriyorum demeyi bi severim ki çünkü bu cümlenin üzerinde fazla düşünmüyorsun kolayca akıveriyor dudaklarından, yormadan sormadan sormadan yormadan. Zaten sürü psikolojisini yaşamayı severim, ekip ruhuna inanırım, gel denilen yere gider kimse git demedikçe de gitmem. Dün ütü yaparken ütü yapmayı ne kadar sevmediğimi düşünürken düşündüm bunu. Aklım başıma klozette sıçarken gelmez, bu da başka bir sahici olup olmadığı test edilmeden  kullanılan kalıp. Kalktım test ettim: klozette insanın aklına öyle aman aman fikirler gelmiyor, tuvalet kağıdı geliyor, son damlayı düşürdüm mü geliyor, donumda delik var mı acaba diye yoklamak, eğilip koklamak ve koku hafızasını "asayiş berkemal herşey hala bildiğin gibi kokuyor" diye tatmin etmek geliyor vs. Yani "hacet" başlığı altında değerlendirilebilecek bütün abık sıbık fikirler geliyor ama ütü yapmaya son verecek bir cihazın prototipi falan gelmiyor, bu bir şehir tuvaleti efsanesi. Tıpkı "internete eğlenmek için giriyorum" tekerlemesi gibi.

Tam olarak nerede eğleniyorsun, nerelerde kopuyorsun arkadaş bi söyleyiver hele? Faceboook'da, Youtube'da komik videolar altına yazılan "yarıldım lan puhahahahhahayhahahahahhahqahabdv jklfgjkghklşghpklhjkl" yorumunun sibersonik abartısı kadar gülmediğini ikimizde biliyoruz. Gülümsetiyor, belki şaşırtıyor çok az bir ehhe ıhııı ığğagş sesini anca alabiliyor gırtlağımızdan, ya sonra? sonrası boşluk beleşlik.
Forumlar desen internetin sörvayvırı, daha üye olurken başlıyor çilen. Güya cıstak cıstak eğleneceğin yerde etrafını "kalk bakkaldan ekmek al" desen kırk tomar laf işiteceğin, görev aşkıyla gözü dönmüş birileri sarıyor: verdiğin link kırık! koyduğun foto açılmıyor! eklediğin müzik inmiyor! yazdığın yorum alakasız! diye diye meseleyi ada konseyine götürüyorlar.
İlk aşamalardan telef olmadan geçen biri bir kaç aya forum tarikatının muridlerinden oluyor "koş emrah ananı zikiyolar" dense forumda yaşadıkları kadar psikolojisini bozmuyor
"Hani repim!!? Bakıyomdaa NazliCan'a komik fıkralarda açtığı hiçte komik olmayan konu için 1000 rep verenler, benim torrentle indirip açtığım, yağlayıp geri ziplediğim, upload edip eklediğim Adobe Reader 35CC 788090 proğramıma bir rep bile vermiyor!!!"  yazıp kayıplara karışıyor üç gün ekmekten aştan kesilip telefonlara bakmıyor.
Konusu altına atılan teşekür sayısını az bulup veya beklediği kişinin (yüksek ihtimalle hoşlandığı forum admininin) teşekürünü bulamayıp küsen, avatarını siyah.jpg yapıp bir müddet şiir konusu bile açmayarak kırıldığının farkedilmesini umuyor.
Çünkü forum eğlenmek için hiçde iyi bir yer değil.

Oyun oynarken eğleniyoruz desem.. Online oyunların reele dökülen kanlı hasımlıklarından başlayıp 3. katta oturan komşumuz erdoğan abinin çiftçilik oyununda koyunlarının yerini değiştirdiği için kızına bastığı paparaya varırız. Adam öldürüyorlar sandık.
Msn de eğleniyor muyuz? Belki çok samimi arkadaşla bazen vuku buluyor, oda bazen. Valla ben orda da sinirleniyorum. Nasılsın? sorusuna verilecek cevabın "iiiiii" olması ihtimali bile beni delediyor. Bu cevaptan sonra daha bişey yazasım gelmediği gibi ağzının ortasına depik indirmeyi dünya'daki herşeyden çok arzuluyorum. (dünya'daki herşeyden? bak gör nasıl içim geçmiş buralarda) İnternet insanlarının yüzde/89 unun msn'deki aşkı/meşki uğruna nete girdiğini, bir "Pelin oturum açtı" pencereciği için 24 saat yol gözlediğini, beklerken ihtiyarladığını nasıl görmezden geliriz? O pelin orospusu kendini ağırdan satmak için günlerce çevrimdışı takılıyor bilesin.
Friendfeed, twitter, formspring, sözlükler ve belkide bloglar bile "acayip eğleniyoruz varyaa"lık değil, şimdi yemeyelim birbirimizi. Mahşer yeri gibi biriktiğimiz bu muğagodum egosantrik dingillikler sabrımızı, neşemizi, tadımızı tuzumuzu eğer çok bağlanırsak işimizi, gücümüzü, sağlığımızı kötü etkileyebilecek binlerce sebeple çaka çaka dolu.Yeryüzüne sığdıramadığımız egomuzu html'lere sığdırmaya çalışıyoruz. Belliki burası daha dar, ego izdihamından anlaşılıyor.


 .......
Bknz: "Takip Edilmemin En Belirgin Nedenleri: Kıvrak Bir Zeka, Hiciv Yeteneği Ve Gözlem Gücü"
Bu cümleyi kim söylemiş olabilir?
A) Hülya Avşar
B) Nihat Doğan
C)Atatürk
D) Siminya 

Malesef ben söyledim :/ Bi saniye hemen gitme, açıklamamı bir dinle! Valla çok utandım okurken. Çünkü ben iddialı konuşan insanlara çok pis bakarım, gözlerimle kemiririm. Popülerim popüler, şu kadar takipçim var, ay bu kadar birinciyim herkesi peşimden sürüklüyorum, şu benim lafım, bu benim fikrim, orjinalim, farklıyım, sıradışıyım ve buna benzer ne kadar iddialı cümle varsa bunları söyleyen insanın tesadüfen olmadığını, dersine çalışmış olduğuna kanaat getiririm. Belki benim önyargım, günah almam olabilir zaten istisnalar başım gözüm üstüne. Bu kadar nefret ettiğim bir tarzın en piç halini yapmış olmak koydu lan. Doğrusu böyle değildi tabiki konuşma ordan car car!
Aktüel dergisi bir kaç arkadaşla konuşmuş banada blogum hakkında soru sormak için mail atmış ama mail spama düşmüş. Geri döndüm ama çok geçti..yazı bitmişti. Nihan saolsun kırmadı ve twitter ile ilgili tüyolar sordu bende twitırda ki popüler kişilerin yazdıklarını düşündüm ona göre hızlı bir cevap yazdım. Ama dergiye nasıl basılmış? "Takip Edilmemin En Belirgin Nedenleri: Kıvrak Bir Zeka, Hiciv Yeteneği Ve Gözlem Gücü" hahah:fşfşfşşf.
 Aha cevabımın aslı (görmemişin röportajı olmuş çekmiş tekz-ipini koparmış)


Böyle işte. Konuyu buraya bağlamayacaktım ama konu egoya gelince aklıma kendim geldi, bağlayıverdim hemencecik. Eğer tekzip etmeseydim Amerikanın wikiliks belgelerinden sonra diplomasisinin kısıtlanması gibi olacaktım, övüngeçlere sövemeyecektim dilim bağlanacaktı lan!
İnternet populizmi ile ilgili başka bir yazı var aklımda orada daha küfürlü kelimelerde buluşmak üzere.

imza: kıvrak zekalı hiciv gücü 

Çarşamba, Kasım 24, 2010

Gel kaçma sadece hayat dersi vereceğim


"hayat bazen tarık mengüç'tür..."

          Su satan adamı tutup içeri çekiyor "bak siminya bu adam varya bu adam 60 yıldır su satarak evini geçindiriyor, yaa işte hayat böyle ne sandıydın" Bu şişirilmiş hayat dersine inanmamı bekliyor. Bir kere atmış yıl önce su yoktu! tamam be su vardı ama satılmıyordu, satılıyor muydu? Bence hayır. İşe girdiğimden beri tipi meczup ne kadar herif varsa kapıda yakaladığı gibi içeri atıyor ve bana "örnekte görüldüğü gibi" adlı dersi iteliyor. Şu semtte hayatın sillesini yemiş, ömrü yoksullukla, perişanlıkla, pürmelallıkla geçmiş ne kadar simitçi, kahveci, gazozcu varsa benim "ekmek aslanın ağzında" eğitimim için seferber edildi. Kim tarafından? 3 kilobaytlık anahtarla bile temizlenecek virüsleri bilgisayarlardan temizleyip 50 lira alan fırıldak patronum tarafından. Bir kilometre öteden "çinnn" sesi çıkaran göz yapısından anlıyorsun fırıldadığını.
 Beni daha anasının koyduğu adla duran, ağzı milupa kokulu şehir tavuğu sanıyor. Ona "abi bırak bunları da gel çay içek, olmadı iki satranç çevirek" demek istiyorum, diyemiyorum. Çünkü bu seferde en iyi çayın; rize ilinin çamlıhemşin ilçesinin 19 kilometre güneybatısından sabah çiğleriyle toplanan iyi kalite çay filizlerinin ağır ateşte 33,5 dakika pişirilerek yapıldığında ortaya çıktığı dersini verecek. Satranç oyuncularının ukala göz süzmelerini, çene altına dayadıkları yumrukla okudukları zeka düellolarını hiç düşünemiyorum bile. Her dediğine "çok ilginç ya, valla de aaa! tüylerim diken diken oldu" falan deyip vakit dolduruyorum.

      Eve geliyorum babam alıyor sazı eline (saz benim bu arada) "Gel bakıyım gel fışkının dölü gel ele" Bu çağırış ya "boğön seni şeyde görmüşler" ya " biz küçüğükene böylemiydik" veya "sana koca ayarladım" adlı 3 tür hikayeciğin giriş paragrafı.  
+Birincisi evden kaçabilmek için kibrit almaya bile 3 vasıta uzaktaki semtlere gittiğim günlerden beri anlata geldiği bıyıklı bir devin pembe saçlı prensesi meşe odunuyla paraladığı korkutuluşlu hikaye.
+İkincisi yanında sakız çiğnediğimizde, bacağımızı uzattığımızda, misafirlikte çay içtiğimizde, sesli güldüğümüzde anlattığı mükemmel çocuk niyazi'nin akıllara durgunluk veren saygı dolu, tok gönüllü örnek yaşamı adlı kendi hikayesi
+Üçüncüsü ise götüm bezden, belekten kesildiği günden beri her hafta anlattığı zenginimsi adamların palanın eline düşüp zorla görücüye götürüldükleri, binbirgörücü masalları.
 İçime sıkıntı düşüyor, keşke patrondan iyi çay yapmanın inceliklerini dinleseydim. 
Yemek boyunca sofrada bulunan her malzeme, bir çatal, bir pul biber, yemekten çıkan bir tel kıl ders dolu hikayeleri için ilham oluyor. Salatada ki maydonoz yaprağından "anam bir maydonoz ekerdi... hey gidi bunlar maydonoz mu" Yalan! Bir kere bizim köyde su yok! Tamam be var ama çok yok. Oda içmeye. Biri ölünce üç günlük mesafeye götürüp yıkarlarmış, arkayı taşla silip, öne çaput bağlarlarmış. (Hayır, madagaskar'lı değiliz) Görsen tek bir ağaç, tek bir bahçe ilaç niyetine bir dal yeşil suvan bile bulamazsın. O kadar susuz. O kadar zibil. O kadar sıracalı siğsana. (aralara yöresel ağız atayım, okuyan o kısmı kopy yapıp gogıla yazsın bulamasın, mecburen bana sorsun bende kubara kubara anlatayım eheheee, nası plan?)  Büyük nenemin 3 kangal köpeğini ortadan büküp köpek buketi yaptığı yalanını yerim ama bunu yemem baba yemem, ısrar etme yemem.

   Hafta içini; sabah fırıldağın akşam palanın hayatın incelikleri, yaşamın kederleri, ömrün püf noktaları ünitelerini işleyerek geçirip hafta sonuna varıyorum. Aha al sana bir usta splinter daha! İngilizce hocam sırıtarak beni bekliyor. "Hay siminya havar yu? Layf veri diffikult dimi... o may gaaad ay layf very very diffikult"

Bismillahirrahmanirrahim....

Adam boğaziçi mezunu, filoloji, etimonoloji, mitoloji ne varsa okumuş yetmemiş arap dili, japon dili, kril alfabesi öğrenmiş, çevirmen, tercüman, yazar vs. ama ola ola babam ve patronumun yıllardır aradıkları üçüz kardeşleri olmuş. Ders sırasında birimiz hatayla allah cezamızı versin "hocam anlamadım" diyelim. Hah! İşte oda tam hayattan bahsedecekti de bu cümleyi bekliyordu. Bazen birisinin suratı asık olur da senden "neden suratların asık kuzum, nen var kuzum?" sorusunu duymak ister ve sen sormadıkça dahada asar dahada boynu bükülür, sessizleşir iyice cengiz kurdoğlu'na bağlar ya? İşte böyle birşey olmuyor tamamen alakasız başka bir şey oluyor. Bizim profesör sırtı bize dönük tahtaya birşeyler karalarken "hocam anlamadım" cümlesiyle aniden dönüp sandalyeye oturuyor. Anlaşılmaz olan hayat aslında...diye alıyor cambridge sözlüğü eline. Hayatın zorluklarından girip tee 90 yılında japonya'da gördüğü tüp geçide varıyor. Bizi izbe bir ingilizce sınıfından ağzında ekmek olan aslana giden bir tüp geçide sokuyor. Gidiyoruz gidiyoruz gidiyoruz bir köşede bizim fırıldağı görüyorum "şu simitçiyi görüyon mu şu simitçiyi? ya işte öyle" derken gözden kaybediyorum. Babam az ilerde "anam bir ingilizce konuşurdu ki hey gidi...şimdikiler ingilizce mi" diyor. 4 saatlik dersin 2 saatini... Ne 2 saati lan! günlük 20 saatimi "hayatı ben çözdüm bir tek ben çözdüm"cü heriflerin tüp geçitlerinde dolaşarak zayi ediyorum.
 Arkadaş madem bu kadar hayatın ilmini çözdünüz neden biriniz rutubetli bir iş hanında korsan cd satıyor, ötekiniz 32 dişi katran karası akşama kadar okey çeviriyor, en profesörünüz ise üç kuruşa ingilizce kursu vererek hayatını kazanıyor? Ne demeye? hangi? o ne ho!

Sözlerimi cengiz kurtoğlu'ndan bir şarkı sözüyle noktalıyorum: usta olan splinter dı ama pizzaları hep tosbağalar yiyordu naberr?


Salı, Kasım 09, 2010

Dansöz

Binlerce dansöz şarkısı çıkmazdan, kılıçdaroğluna dansöz kostümü giydirilmezden milyonlarca yıl önce,dansöz yılbaşında izlenir adlı geleneğin toplumca pek bi benimsendiği cilalı taş devri. 

Evde tepeden inme bir "noel" hazırlığı yapılıyor. İşin doğrusu gurbetçinin bavulunda gelmiş bu alafranga bayram; kapakları oturanın ense köküne düşüp düştüğü yeri delen kanepelerin, krem rengi naylona bordo lale desenli yoksul perdelerin, aşortmenlerinin ağı kauçuk kumaşlarla yamanmış kirli çocukların üstünde kebap-şişhane ikilisini oluşturuyor.
Organizatörümüz almanya'ya gitmesinin 3. gününde asimile olan babam. Dünyanın en hızlı vatan haini. Ankara'nın taşına bak marşını bile "Almanya'nın taşına bak" olarak değiştirmiş, ata yadigarı fötr şapkasına alman tavuğunun teleğini iliştirmiş, ömründe eline aldığı ilk ve tek kitap hitler'in kitabı olan,  3-5 ay yaşadığı almanya'da doğup büyümüş gibi köln'de geçen "abelard'la 1. zayne yolunda bisiklet sürerken biz ona bisiklet değilde fahrrad diyoruz, tekeri gaptırdım mıcıra abovv nası bi düşüş düştüm nası lo" türü yarı türk, yarı alman ucube çocukluk anıları peydahlamış babam. Kapkara noel baba.
Bizlerden sadece bu gece için bir alman ailesi olmamızı bekliyor. Benim için problem değil, yılbaşı gecelerini babamın bu koy götüne rahvan (bir gün şu rahvan neyse onu bulup gerçekten koysak ya?) halinden dolayı iple çekiyorum. Belkide koca yıl boyunca babamı sevdiğim tek gün. Başka günlerde sokaktan dışarı çıktığımızda bile tüfeğe davranan adam, yılbaşı gecesi kendisiyle bira içmemizi, dansöz seyredip alman halk oyunlarından eserler sunmamızı bekliyor.

Mahallede belkide tek noel kutlayan ev olmanın haklı onurunu yaşıyoruz. Herkes bize bir şekilde kaynamaya çalışıyor, kapıyı çalıp "fazla hindiniz var mı" diye soran bile oluyor. Sofrada ki hindiden başka herşeyin renginin soluk olduğunu, kuruyemişlerin içine kondukları kırık melamin tabaklardan bile daha kırıklı olduğunu ebemin eski yorgan yüzünden yaptığımız sofra örtüsü dahada vurguluyor. Babam kendi için almanya'dan devasa bir bira kupası getirmiş, evin en değerli eşyası o. Kullanmadığı zamanlarda düdüklü tencerenin durduğu vitrine saklanıyor. Bazen onu ordan çalıp su içmek istiyorum ama kırmaktan ölesiye korktuğum için sadece vitrinin öte tarafından seyrediyorum. Kupasına doldurduğu birasını yudumlarken, münafık olduğumuz için öteki odalardan birinde oturarak bizi protesto eden anneme sesleniyor "gel kız gelde iki götat" Annem 5. vitese taktığı tesbihini dahada şıkırdatıp "eşhedü enlaaa min şeytann minezzaliminn puuu" diye bir mesaj gönderiyor. Sanki elindeki tesbihin taşlarıyla biz şeytanları taşlıyor.


Ve "şimdi fındığı ağzınıza atabilirsiniz" startını veren dansöz sahneye çıkıyor, babam susuyor, ben pusuyorum, annem kusuyor

Bakamıyorum; dansözün kıvırdıkça havalanan parçalı eteğinin altında külot olmadığını söylemişlerdi, cesaret edip kafamı kaldıramıyorum. Yerdeki gül kurusu halının desenlerinde dolaşıyorum, şurda bir yerde ilmek hatası yapmışlar! Yok bu el dokuması değil makina halısı ee makina hata yapmış işte! Vay anasını bu hatayı daha önceden farketmemiş olmam ne büyük kayıp! Dansöz döndükçe ben ilmek ilmek oluyorum, böyle 2 saat dansöze maruz bırakılsam halılar konusunda uzmanlaşmaya kesin gözüyle bakıyorum.
Ablam "izlesene o da kadın bizde kadınız onda olan sende yok mu? hamamda ki teyzenin götüne burnun girmemiş olsaydı anlardım" diyor.
Babam "ula şerefsizin kızı nasıda güzel aynı helga'mın gerdanı, gutunabın ah şoyn" diyor.
Annem içerden "ya gaffarrrr ya cebbar el mütekebbirrr el puuuu" diye tükürüyor. 
Ben "aa bak şuraya da sarı ip karışmış yuh bu kadarına" diyorum.
Ama sarı ip umurumda değil, o dansözün içine külot giyip giymediğini derhal öğrenmem lazım! Şu anda bu benim için yaşam amacı, hayat pınarı. Bakmıyo gibi yapılıp gözü hafif bulanıklaştırıp bakılan bir bakma türü var, kirpik altı kaçamağı diyebiliriz. Ailesiyle film izlerken sevişme sahnesine yakalananlar bilir. Onu deniyorum ama piksel bozuluyor, görüntü mozaikleşiyor gözlerimi bütün çözünürlülüğü ile dansözün kıçına odaklamam gerekiyor. Daha önce bir defa çıplak gördüm. (hamam maceralarını saymıyorum orada tamamen profesyonel davranıyorsun, hem göbeği 32 kat olmuş teyzeler dikkatimi çekmiyor. erkek hamamına tur düzenlenebilir umuduyla gitmişimdir gittiysemde) Alt katımıza taşınan kiracımız memur kadir abiyi şeyini sallaya sallaya evin içinde turlarken röntgenlemiştim. Ödüm bokuma karışmış olsa bile çıplağın tadını almıştım. O günden sonra dişine kan bulaşmış it gibi oldum, çıplakkeş oldum "Bana çıplak getirinnnnnnnn" "Bana onları verinnnnnn" desem, derdim niye demiyim.
Malesef etrafım bu kadar kalabalıkken ağız tadıyla inceleyemediğim bir dansöz geçidi daha öteki yıla karışıyor. Yarından tezi yok ergün'ün donuna danaburnu atıp donunu sıyırmasını sağlamam veya yanlışlıkla erkekler hamamına dalıp "aaa burası tuhafiye değilmiymiş" demem gerekiyor, tabi "gel anam tuhafiye de bizde züccaciye de" diye bir karşılık alacağımı bildiğimden onu yapamadım, yapılsa yapılırdı niye yapılmasın.

 .........

 Porno sitelere giremediği için bilgisayarını kapıp nusret'in dükkana gelen iri kıyım adamlar karşılarında beni görünce ortalama şöyle bir cümle kuruyorlar:
-şey yani hani nası desem hani yani şeyi şey erotik hani sitelere yani girmiyor hani
Benim cevabım ise ortalama şöyle oluyor
-tamam yav ben hallederim sonra istediğin yere girersin, icabında çat çat çat ehehe.
Eskiden dansöze bile bakamayan ben şimdi elalemin heriflerine porno izleyebilmesi için yardım ediyor, geyiğini çeviriyor hatta "abi saşha varya hani şu japon aşifte hah onu izle inan olsun tek kıl dönmesi yok orospuda"  diyecek hale gelmişim...annemin lafıyla el hanyalelfela el gudubet bela el başımıza daş yağacak ha!

Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...