Perşembe, Mayıs 12, 2011

Şu bayan şu şekil yaşar bu bayan bu şekil

Kim sildi bu yazıyı lan?!! Geri atıyorum bir daha silmez misiniz lütfen? teşekkürleeeer





Her gün sektirmeksizin berkay adlı veletin merdiven boşluğundan gelen "giymiycem işte giymiycem işte" sesleriyle uyanıyorum. Annesi hergün aynı enerjiyle ona ne yapması gerektiğini dayatıp ilgili ve fedakar anne egosunu ferahlatıyor ve bütün apartman sakinlerinin bu düşünceli anne çırpınışlarına şahit olmasını istiyor "giyeceksin berkay giymezsen üşürsün berkay giy dedim berkay bak beni bağırttırma berkay" O sırada açılan daire kapılarından diğer berkaylar ve düşünceli anneler çıkıyor. Hepsinin yüzünde çocuklarına zorla içirttikleri inek sütü memnuniyeti olmalı. O sırada yatağımda olduğum için yüzlerindeki inek sütlü rafadan yumurtanın gururunu göremiyorum. Ama tüm kulaklarımla hissediyorum. Asansör hiç durmuyor iniyorlar çıkıyorlar iniyorlar çıkıyorlar. Bu kadar koşturmacası olan insanın arasında işsiz, güçsüz ve yatakta olmanın utancıyla bembeyaz oluyor, yeniden uykuya saklanmak için yatağa gömülüyorum. Babam erkenden okeyin taş gibi kollarına kendini atmamış olsaydı beni yatarken her gördüğünde istisnasız söylediği kakışı haykıracaktı "it ölüsü gibi yatıyo şuğa bak şuğa"

Annem durmaksızın bir yerlere su döküyor. Lavaboya, tuvalete, balkona, çaydanlığa, sardunyaya sonra yeniden lavaboya, tuvalete..Gece 3'de bir uyanıyorum annem ve su yine büyük bir aşkla şapırdıyorlar. Senelerdir böyle. "siminya kalk gayri yavrum, çay kayna kayna acıdı" diye sesleniyor. Bu cümle bazen oluyor ohh iyiki annem var bazende off yine mi aynı sabaha uyandım duygusu veriyor. Kıvır kıvır olan saçlarım gece boyunca birbirine deli gibi sarmalanmış, zeka küpü gibi çözülmeyi bekliyor. Bazı sabahlar saçlarımı beni boğazlarken yakaladığım oluyor. Toplayarak yatıp gece uyanırsam uyku sersemi halimle başımda siyah bir lağam faresi oturduğunu sanıp paniğe kapılıyorum sonra "haa saçım bu lan" diyip vurup kafayı yatıyorum. Yüzümü yıkarken asla aynaya bakmıyorum. Sanki orada göreceğim kişi dün yatarken bıraktığım kişi olmayacak sandığımdan. Bazen kaçamak bakışlar atıyorum eğer hala kendimsem cesaretim geliyor ve tamamıma bakabiliyorum. Bu ender oluyor ama. Yani cesaret. Yer sofrası hazırlıyor annem. Komşular aldı diye masa aldırmıştı ablam. O gün bu gündür üzerinde çirkin bir vazo, içinde tozlanmış yapma çiçeklerle büyük yer işgal ediyor. Sadece yabancılara gösterdiğimiz  maskelerimizden biri olarak, o yabancıların geleceği günü bekliyor.
Sofrada garip bir kahvaltı düzeni. Asla birbirinin aynı olmayan ecüş bücüş kaplarda içine ekmek kırıntıları dökülmüş, sıvıları kenarlara bulaşmış zeytin, şeker ve reçeller. Koparılarak bölünmüş ekmekler. Tüm tüm konmuş sebzeler. Eksik olan çok şeyler. Bir ara televizyon dizilerindeki gibi olalım deyip kahvaltı seti almıştık üç gün sürdüremedik, çok yorulduk. Ablam evlendiği yıl ayrı kaplarda yemek yemeyi öğrenip bize öğretmeye çalışmıştı. Hepimize ayrı ayrı kaselere çorba bölmüştü. Biz sülalenin atalarından beri tüm yemekleri tek kaplara dolduruyor hepsini birden ortaya koyup çala kaşık yiyorduk. Hayır elimizle yemedik! Yedik mi lan yoksa? Banak (ekmeği kaşık gibi kullanıp yemek) diye bir gerçek var ama. Babam bu ayrı kase olayına üç beş kaşık sonunda tahammül edemedi ve "eğ iyisi depeye dikmek" deyip kasesini aldığı gibi tepesine dikti. Bıyığından damlayan tel şehriye çorbasını elinin tersiyle silip, hepimize dövecek gibi baktı. Korkup bir daha böyle alengirli adetleri sofraya getirmedik. Şimdi ayrı tabaklarda yemeye alıştıysak bile annem hala yıkadığı maydonozu makarna süzgeciyle sofraya taşımayı daha samimi buluyor. Bulgur pilavını kuru yufka ekmeği üstüne döküp yeme seromonimizi hiç anlatmayım artık. Bırak şuraya anlatmayı aynı sokakta oturduğumuz insanlardan bile sakladığımız bir yemek fetişimiz o. Ayıbımız.

Dışarı çıkıyorum, bazen bir iş bulurum umuduyla oluyor bu, bazende aylaklık. Hayatta hiç bir amacı olmayan insanların kendini ölüme daha hazır hissettiğini söylemişti bir bilen adam. Yaşamaya hazır hissetmediğime göre ölüme hazırımdır diye yokluyorum kendimi. Ama yok, ölmek falan istemiyorum. Belki bir amaç bulurum diye bütün çabam. Buna başka dilde umut deniyor. Kirli kirli kediler görüyorum, mutlaka onlara taş atan çocuklar ve tiksinerek bakan birileri. Kirli olunca sevenin pek olmuyor.
Devamlı muhabbet ettiğim bir adam var. Daha önce okul müdürüydü şimdi ise eski kitaplar satıyor. Benim liseyi dışardan bitirmeme vesile olan adam o. Okuldan alındığım yıllarda mahallenin tek gazete aboneliği olan insan oydu. Annesiyle birlikte yaşadığı evin kömürlüğüne gizlice girip, üstüne farelerin sıçıp kömür karalarının yağdığı gazeteleri kucaklar ve tüyerdim. Yani çalardım işte anla sen. Aylar önce almanya hayvanat bahcesinde doğmuş panda yavrusunun haberini yeniymiş gibi bahcedeki mısır dallarının arasında okurdum. Mısırlar uzun olduğundan saklanmak isteyenler için idealdir. Saatlerce orda otursan kimse farkına varmaz. Hatta sevgilini götürüp bebek bile peydahlayabilirsin. Hayır peydahlamadım! Peydah ne garip kelime. Üst üste peydah peydah peydah peydah peydah peydah deyince anlamsızlaşıyor. Black eyed peas şarkısı gibi oluyor.

Yaşlı adam beni görünce karate kid'in ustası miyagi'ye dönüşüyor. Verdiği nasihatleri, entellektüel boyutundan dolayı pek anlamıyorum "cilal parlat cilala parlat cilala parlat" diyor işte kısaca. Miyagi ustanın evini boyamakla şampiyon olan karate kid'den bu yana, dağılmış kitapları düzleye düzleye profösör olacağıma dair bir umut taşıyorum. Bazen bana bir kitap veriyor. En son verdiği kitap muhtarların bilmesi gereken ikametgah, ilmuhaber gibi şeylere açıklık getiren bir kitaptı. Hiç işe yarar bir kitap verdiğini görmedim, pinti. Zaten tek bir gün giyilecek kıyafete o kadar para verilir mi yahu, diye düşündüğü için hiç evlenmemiş.
Yolda eskiden beni görsün, bana baksın diye dükkanının önünden defalarca geçtiğim çocukluk aşkımı görüyorum. Çok sık görüyorum hemde. Ablamdan hoşlandığını öğrendiğim dakka gözüme ornitorenk hayvanı gibi göründü, daha ornitorenk diye bir hayvan var mı onu bile bilmiyordum. Düşün. Birini severken onun hangi hayvana benzediğini anlamıyorsun. Sevgi biter bitmez doğada bolcana bulunan hayvanlardan biriyle seviştiğini fark ediyorsun. Kim seviştiye gitmişin. Aşkın gözü kördür demek isterdim ama kendime karşı o kadar nazik değilim. Gönül düşmüş boka oda mis gibi koka bile kendime edebileceğim en iyi hakaret değil. Zaman zaman bir şey diyecek gibi bakıyor, o öyle ağzında birikmiş binlerce baklayla patlayacakmış gibi bakarken aklımdan geçen hareketler oluyor, hiç birini yapmadan önünden geçip gidiyorum. Durup dururken adamın birine başparmaklı, dilli, kollu birşeyler gösterip nanik yapana deli derler.

Bazen böyle yapayalnız "aa bak burada fön daha ucuzmuş, oha şurdaki bina nereye gitmiş! kız şeyinde çıban çıkmış gibi yürüyor de mi?" diye yanımda biri varmış gibi konuştuğum halime bakıp kendim için ağlamam geliyor. Dudaklarımı yavaştan titretmeye başlamışken halimi fark edip indiriyorum şakağına sümsüğü. Salak salak işlere gerek yok. Domates mi alıyon biber mi ne alıyon ne alıyosan alda eve git, menemen mi yapıyon ne yapıyon yap bişeyler otur götünün üstüne, durup durup halleniyon gebeş! Tamam işler yolunda gitmiyor, tamam meydanlara heykelin dikilmeyecek, evet biliyorum peru'ya asla gidemeyeceksin ama bu sadece sana özel bir kader değil. Senin gibi en az 4 milyar insan daha peru'ya gidemeyecek. Adamların memleketini talan ederler allah etmeye. Hem bu kadar insanın heykelinin meydanlara dikildiği nerde görülmüş? Adım atacak yer kalmaz salak!...Yürü eve yürü

Çarşamba, Nisan 27, 2011

Aşk bulamıyorsan platonik sev



Gerçek şehir çocukları için hayatın rutini olan şeyler bize sayıyla geldi hep. Doğum günü partileri, gece gezmeleri, sevgiliyle geçirilen bir gün ve belki sevgilinin kendisi. Bizde eksik kalan yerleri hayal edip tamamladık. Misal aşkın eksikliğini platoniyle. Platonik aşk güvenli aşktır. Gerçek aşkın huzursuz edici, riskli detaylarından korkanlar için. Bu işte ustalaşınca aradaki farkı anlamıyorsun bile. Sezdirmeden sevip uğruna ağladığım, gıyabında seviştiğim platonik sevdalarımın sahiciliği önünde gerçek aşklarım secde etsin.

    
        Arkadaşımın evine gittiğimde erkekli kızlı bir ortamla karşılaştım. Çay koydum gelde içelim diye kandırmıştı beni. Epeydir bir turizm şirketinde çalışıyordu ve artık otobüs bileti alırken bayan yanı seçmiyordu. Onun için "arkadaşlarla takılıyoruz" denebilecek bu görüntü, benim arkamda kalanlar için fuhuş yuvasıydı. Eğer burada doğalgaz sızsa, oldu ya işte hep beraber ölsek "arkamda görmüş olduğunuz evde, uygunsuz şekilde ölmüş bir grup genç cesedi bulundu" gibi muhabir yorumlarına sebep olurdu. Korktum. Hep korktuğum gibi. Bir köşeye sinip kendimi dışladım. Müzik setinde ace of base çalıyordu. Evimizdeki vitrinde düdüklü tencerenin arkasında duran, etiketinin yönü değişse babamın hır çıkardığı viskiden içiyorlardı. Şu kızla oğlan öpüşüyor mu yoksa? Aklıma gelen başıma gelecekti işte. Büyük bir iştahla basılmayı bekledim. Kapının dürbününe bakıyorum, pencereden aşağıya, saatime, telefona, yeniden kapının dürbününe. Kendimi güvende hissetmediğimde para taşıdığını aşırı belli ettiği için soyulmaktan kurtulamayan kemal sunal'a benziyorum. O kadar değerli ne taşıyorsam artık. Kirayı ödemeyi geciktirmiş, dış kapıya doğru dönüp ev sahibini bekleyen işsiz insanı oyna deseler aynen şu halimi tekrar etsem yönetmen bayılır.

Güzel güzel ecel terlerimi dökerken başıma biri dikildi. Kafamı kaldırdım. Deminden beri arkadaşına müzik dünyasının kötüye gittiğinden bahseden uzun saçlı, satanist çocuk.
-İçer misin? diye bir şişe bira uzattı. İçki içmiyorum ben..hem ben zaten kalkacağım dedim. Yanıma oturup -Bende sıkılıyorum belki bende kalkarım dedi. Aynı yöne bakmaya başladık, yani hiç kimsenin manzarayı bozmadığı o güzel boşluğa. Geldin geleli burada oturuyorsun arkadaşında pek ilgilenmedi ne ayaksın sen? dedi. Çay içeceğiz sanmıştım böyle birden sizi görünce şey oldum, dedim. Kahkaha attı. Ne güzel gülüyordu piç. Kollarına takıldı gözüm. İlk defa dövme görüyordum. Uzun bir yılanın, tren raylarının, geometrik sembollerin, dikenli tellerin, kurdun, kuşun hınca hınç doldurulduğu, kol demeye ihtiyar heyeti isteyen bir kola sahipti. Parmağıyla, orada yılanın kuyruğuyla çedene (kenevir) yaprağı arasında görünen siyah adamı işaret etti. Bu bob marley dedi. Ne marley? dedim. Bildiğim tek marley vardı oda evlerin zeminine döşenen marley kaplama. Yine harika güldü. Neyseki ona kaplamadan bahsetmedim.

Eve döndüğümde sanki mutluydum. İçimdeki bu güzelliğe isim koyamadım. Gece boyunca onunla konuştuğum herşeyin üzerinden defalarca geçtim. Tüm cümlelerinin sağlamasını yaptım. Bambaşkaydı. İyiki arkadaşım beni kandırdı. Bütün çayların canı cehenneme! Bir kaç gün sonra arkadaşım yine aradı. Öyle beklediğim bir aramaydı ki "koş gel beytülşebap'a gidiyoruz" dese "o senden çok hoşlanmış" anlamına geleceğini biliyordum. Kavaklıdere'de bir bara gideceğimizi söyledi. Haydaa! Ev partisinde erkek görünce bile kemal sunal'a bağlayan birinden bahsediyoruz burda. Ben hiç bara gitmemiştim.Taburesine ocakta yemeği olan ev hanımları gibi iğreti oturduğum tek bar hikayem, istanbul istiklal caddesinde eniştemin tıktığı o bardan ibaret. Pavyona düşsem kendimi bu kadar sıkmazdım.
-Gelemem, yine sizin evde buluşalım olmadı bakkala ekmek almaya gidiyorum diye evden çıkabileceğim bir mesafede olsun dedim. Evinden 500 metre uzaklaşsa alarmlar çalan prangalı mahkumiyet amerikalıların buluşu değil. Uzun saçlı, çaka çaka dövme taşıyan bir herifin bu kafa yapısını anlamayacağını biliyordum. Bu devirde böyle hayatlar olduğuna asla inanmayacak ve bahane yarattığımı düşünecekti. Bülent ersoy'un urfa'nın en lüks otelinin camından şehri seyredip, gazetecilere "gözlerimle gördüm urfa'daki kızlar hep okuyor" demesi gibi birşey. Anlatamıyor ve inandıramıyorsun. Ama arkadaşımın evinde ikinci buluşmamızda hiç düşündüğüm gibi çıkmadı. Beni anladı. Onun hayatının benimkinden daha iyi olmadığını da ben anladım. İzmirli'ydi. Metal müzik yapan bir grupta çalıyordu. Kısa süreliğine ankara'da çalışmaya gelmişti. Beni anathema, my dying bride, bob marley ve oruc aruoba ile tanıştırdı. İflahsız bir eroinman olduğunu, böbreklerinden birini bu nedenle kaybettiğini o gün için sakladı. Gözlerinden biri de görmüyordu. Babasını hiç görmemiş olmayı görmeyen gözünden daha çok önemsiyordu.
Gene ailemin gördüğü yerde döner bıçağıyla dilik dilik edeceği bir adamı sevmiştim. Güvenli, kokusuz, TSE damgalı platonik aşktan patlama tehlikesi yüksek, kaçak aşka düşmüştüm. Ana rahminden beri nakış nakış işlendiğim, gergef gergef teğellendiğim bütün öğretilerin tersine olan adamları seviyordum. Neye kara dedilerse koştum sevdim. Bu bir inatlaşma değil. Başka birşey. "Uzun saçlı satanist herif tipine bakmadam camiye gelmiş verdik zopayı" diye gururla anlatılan hikayeler dinlemeseydim bugün gördüğüm uzun saçlı erkeklerin peşine düşüp trafiği birbirine katmayacaktım. Çocuklarına devrim ve evrim adını verdiği için ateist olduğuna inanılan, ev verilmeyen, karısıyla konuşulmayan memurun sakıncalı isimli çocukları ile oynadığımız için dayak yiyorduk. Yemeseydik belki ben bu ateist adama af diler gibi aşık olmayacaktım.

 Onunla beklediğim gibi çok tehlikeli, çok acayip bir aşk yaşadım. Eroin komasından kokain çekerek çıkıyordu. Ekmek bulamayınca esrar yiyordu. Bir gün gerçekten o muhabirin dediği olacak arkada görülen evde kucağımda ölü bir gençle basılacaktım. Daha düne kadar evden ayrılamayan ben. Bilmediğim bir sokakta tanımadığım bir adamdan eroin dilenirken buluyordum kendimi. Aşk mıydı ızdırap mıydı neydi bu. Yanından eve her dönüşte yaptıklarımdan pişman oluyor, bir daha asla görüşmeyeceğim diyordum. Ama seviyordum, çok seviyordum. Nalet gitsin. Bir insan daha kaç kez aşkta kaybedebilir ki? Erken konuşmuşum. Birgün telefon etti ve şöyle dedi "Siminya ben izmir'deyim sana yaşattıklarım için özür dilerim, hoşçakal" Çatalca cinayetini benim işlediğim ortaya çıkmış gibi sustum. Susus o susuş.
Dediğim gibi; Platonik aşk güvenli aşktır. Boşver

 (platonik olduğum kadar paranoyağımda. aşağıdaki entry tanışma şekli açısından bu anımla bağdaşmıyor ama bende mantık nanay -lan omu ki yoksa? oha buldu beni buldu! bi dakka bu o değil, yoksa kim? gibi panikler yapmama neden oldu. beni gogıllayarak bulmayın lan bak valla çeker vurrum)


Salı, Nisan 19, 2011

Dersimiz ahlak, derdimiz ikiyüzlü ahlak

 Son gelen verilerin bana verdiği izlenime dayanarak söylüyorum sanırım ahlaklı biri değilim. Bunu böbürlenerek söylediğim yok. Sisteme baş kaldırı gibi de görülmesin (görülse kaç yazar) Tamamen matematiksel. Ahlaklı olmadığıma göre otomatikman ahlaksız sayılmalıyım. Ama ahlaksızlığım tam olarak yaptığım hangi harekete isabet ediyor kestiremiyorum. Matematiğim o kadar iyi sayılmaz.
 Hiç abartmıyorum hayatımın büyük kısmını ne uykuyla, ne kitap okuyarak ne de şarkı söyleyerek geçirdim. Ömrümün en aslan parçasını; neyin orospuluk, neyin ahlaksızlık, neyin namus, neyin saygı olduğunu ayırt etmeye çalışmakla harcadım. Bir takım ülkelerin, bir takım çocukları, bir takım bilimsel araştırmalar yaparken ben; yaşamımı, vücudumu, düşüncelerimi kimin takdirine bırakmam gerektiğini öğrenmeye çalışıyordum. Maalesef başka yönde gelişmeye vaktim olmadı. Yaptığım tüm araştırmalara rağmen ahlak ve ahlaksızlığın ne olduğu hakkında net bir bilgi edinemedim. Ahlak kurallarını bilenlerin ve uygulayanların bunları hangi kaynakların hangi kıstaslarına bakarak ortaya koyduklarını hiç bir zaman öğrenemedim. Yazılı olmayan kurallar olduğunun farkındayım ve bu kuralların cinsiyete ve güce göre keyfe keder değiştirildiğinin de. Belkide acilen bir ahlak haritasına veya ahlak navigasyon cihazına ihtiyacımız var. Aksi durumda daha bin sittin sene ikiyüzlü ahlakın şarlatanlığını bizden daha iyi yapan çıkmayacak.


Namus Nedir? from Enis on Vimeo.
Konuyla atardamardan bağlantılı videoyu @zafer yolladı. ilginç bir video, izlenmeli.

Nasıl ikiyüzlü bir ahlaka sahip oluruz? bir kaç öneri: 

Sevmek yakışıksız, bakışmak usturupsuz, konuşmak lüzumsuz ah şimdiki nesil pek arsız! Gençler birbirini sevmiş demeyelim de "annesi görmüş beğenmiş" diyelim böylece "sevmek" kelimesinin kuşkulandırıcı varlığından bir süre daha saklanabiliriz. Aşkı leyla ile mecnun destanına, meşki televizyon dizilerinde yengesini düdükleyen adamlara teslim edelim. Aramızda ilişki yokmuş gibi davranalım, yapmıyormuş gibi dolaşalım, kimseye aynı yatağa girdiğimizi söylemeyelim. Biz ekmeğimizin derdindeyiz keza. Kızları evlenecek-eğlenecek diye katmer katmer küme küme sınıflayalım, sınıflayalım ki lazım olunca elimizi attığımızda temiz olanı gelsin. Öte yandan geneleve gidip "milli" (kelimenin ince ayarına dikkat) olmayan adamın erkekliğinden şüphe edelim. Yoksa ibne mi bu? Belkide kaldıramıyor deyip hep beraber gülelim. Penis ucu kesme ve yeme düğünümüzden beri çük üstüne ne eğlenmeler ne gülüşmeler. Yoksa dünya'nın merkezi sikimizin başı mı?

Facebook'a üye olalım, olur olmaz da Allah yazan ağaç kütüğüne şaşıran bir milyon kişiden biri olalım. Ayda bir durumumuzu "yaratılanı severim yaratandan ötürü" diye güncelleyelim. Duvarında batan güneş fotografları altında tasavvuf öğretileri olan internet sayfaları beğenelim, beğenelim ki dost düşman ne kadar maneviyatlı, o denli mütedeyyin, katiyyen zararsız olduğumuzu profilimizden bellesin. Yeter mi? Yetmez. Varalım çocuk fotografları altına bol sevmeli bol uzatmalı  "amcası gurban olsun buna, gııııız nası büyümüşsün aboooo" yazalım. Maskemizi hallettiysek asıl niyetimize dönebiliriz. O gurban olduğumuz çocukları ucuz şekerlerle kandırıp boklu ellerimizi öptürelim. Kötü devlerin masallara ait olmadığını öğretelim onlara, avuç içi kadar bedenlerine üçer beşer yirmialtışar yirmialtışar tecavüz edelim. Öldürüp öldürüp gömelim. Kokuşmuş uçkurumuz kurban istiyor, taze kan istiyor.

Karımızın saçının teli görünse gözle, mimikle, öksüre, tıksıra ayar verelim. Edepsiz edepsiz otursa, gülse, bizi ele güne rezil etse eve gidince haddini bildirelim. Kırıtmasın, sırıtmasın, saçma saçma konuşmasın. Namusumuzu kirletmesin. Anneliğini bilsin. Haddini bilsin. Kendini bilsin. Kadına ait her şeyi kutsayalım, kutsayalım ki üzerinde taşıdığı kutsallığın ağırlığından hareket edemeyecek hale gelsin. Analar kutsaldır diyelim mesela. Cenneti tam ayağının altına yerleştirelim orası pek münasip. Böylece ayağının üstüne basmaktan ölesiye korkacak, bizi bekleyen yetmiş hurili cennetimize sahip çıkacaktır. Onları zayıflıklarıyla korkutalım. Kadınlar çiçektir, aklı kısadır, eli hamurdur, toplasan 250 gramdır dersek özgüven diye bir şeyleri kalmaz. Sonra bir bakmışın izdivaç izdivaç "bana sahip çıkacak erkek istiyorum" diye dolaşmaya başlamışlar. Kelepçeli kadınımız sırtında namus, ayağında cennet, karnında sıpa ile otururken biz sokaklara akalım. Namusu taşıyamamış mini etekli kadını kızın yollarını keselim, gece gece sokaktaysa yollu ki bunlar, mini giyiyorsa da motordurlar, müstehaklar! Bizim olmazlarsa taciz edelim. Alışık bunlar! Rus'a gidelim. Keraneye gidelim. Bize her yer cennet. Sonuçta biz erkeğiz. Bir takım ihtiyaçlarımız var.

Eşimi aldattım diye söze başlayan kadına tüm tirübün "aaaaaaaaaaaa" tepkisi verelim. Hemen sesini yayından alalım alalım ki gençlerin ahlakı, türk örf ve adetleri bozulmasın. Velev ki kocası aynısını söyledi.. düşünelim. Hımmm karısı kendine bakmıyor olmalı! Çocuk doğurunca saldı kendini tabii. Alan almış satan başından savmış durumu. Adam haklı, sonuçta erkek bu. Hemen şu bakımsız kadını stüdyomuza getirip ona ne kadar çirkin, şişman ve pis olduğunu söyleyelim. Böyle yaparsan tabiki kocan başka kadına gider, kocanı elinde tutmasını bileceksin ayol diyerek tribüne bakalım, tribün hep bir ağızdan "yaaaaaaaaaa" desin, alkış kıyamet. Kocası onu bir daha aldatmasın diye şu hımbıl kadını güzelleştirelim. Sık sık çirkin kadın yoktur bakımsız kadın vardır deyip bu şahane özdeyişin haklılığını alkışlarla kutsayalım. İki boya, iki manikür birde pala pırtı giydirip evine salalım. Bu işi de böylece hallettik.

Meme uçları göğüs yamaçlarında boy verince "işi gücü bırakıp bunun ardına düşen piçleri mi savuşturacağız? amanin de namus" diye okuldan alalım. (kişi kendinden bilir işi) Verelim eline yabayı, tırmığı veya en küçük kardeşini çalışsın olmadı ateşi şalvarına düşmeden satarız. Okula gidecekte okuyacak mı sanki? Aha duydun lise tuvaletlerine tapır tapır çocuk düşürüyorlarmış. Üniversiteyi hiç hesap etmiyorum. Daha bunun örgütçüsü, şerefsizi, hapçısı, hırlısı ohooo. Otursun edebiyle başımızı derde sokmasın! Okunacak bir şey varsa onu da biz okuruz. Ara sıra gidelim okul civarında turlayıp kızların etek altı görüntülerini alalım. Ah şu liseli kız üniforması! Kıçımızda ağarmış kıllar, dilimizde liselim şarkısı. Modifiye şahinimizin, lüküs mersedesimizin aynasından kaş göz edelim. Belki bir piliçte bize düşer ha?

 KISA KISA BAŞKA ÖRNEK ALACAKLARIMIZ

 Hocanın söylediklerini yapma yaptıklarını da yapma:Yıllarca yazdıkları kadın fıkıh kitapları, islam şartları, ahlak kuralları arasına sorgusuz kadınları, teslimiyetçi erkekleri yerleştirip presleyen kutsal adnanları, çılgın ahmetleri de örnek alabiliriz. Kalıplaşmış öğretiler bitince kedi canlı hatunlarla sabahlara kadar maşallahlaşabilir, helal olan herşeyin üstüne binebiliriz.
Testili ihtiyar: Çıtır ve genç kadınları köşeden tavlama yöntemiyle kendine partner eyleyen, gazetede köşesi olmasaymış parklarda piknik yapanlara çalı arkasından şeyini sallayan andropozlardan olacağına kesin gözüyle baktığım hınçlı ulunun ahlakını örnek alabiliriz.
Ben verecek 1000 dinar daha sen bana aldıracak duj: Kadınlarını burkayla paketleyen, peçeyle çerçeveleyen zina ettiklerini düşününce taşlayarak öldüren, paralarını ithal eskortlara ve kumarhanelere yatıran petrol prenslerini örnek almakta mümkün ama masraflı gelebilir. (suudi arabistan ahlak güzeli)
Seks seks seks aaa unutmadan kahrolsun israil!: bu son örnek geçen yıl başıma geldi. Yazdığım kinayeli bir yorumdan benim orospu olduğuma kanaat getiren (ki bu hiç şaşırdığım birşey olmamasına rağmen paylaşayım) bir herifin profili. capsli  (sitenin yazı rengi soluktu, ilk capsin üzerinde oynamış değilim )



yukarıda bahsedilen olaylar gerçektir ve birebir gözlenmiş, yaşanmış olaylardan derlenmiştir. gerçek olduğunu en az 50 milyon kişi daha sessizce bilmektedir.


 "Herkes için geçerli bir ahlak gülünç bir fikirdir"

Salı, Nisan 12, 2011

Önceki postun öncesinin tee en öncesinin devamının devamının devamı..

( Sonra da yazdıklarım vay niye okunmuyor! yok giren kovalanıyor kaçan kurtuluyor! Na işte bundan, dıdının dıdısının dıdısını yazıp durmaktan. Bir blog asla tarihin arka odası gibi sıkıcı olmamalı, pelinler'i sıkmamalı, uyutmamalı.. unutmamalı o güzel günleri, sevgiyle anmalı)

   Bekledim; ne mezar gibi taze ölüyü nede hasta gibi sabahı, sokak sokak pencere pencere görücülerimi bana taşıyan bordo reno21'i bekledim. Ama belli etmedim, içimde zebellah gibi "kız kurusu gururu" taşıyorum. Saza gelmeyen görücülerimin yolunu çipil çipil gözlerle beklediğimi kendime bile söylemedim. Cam siliyormuş gibi yaptım, balkondan aşağı bişeyler düşürmüş gibi,. Bol bol havalarda bir açılıyor bir kapanıyor dedim. Kız kurusu gururu denen cenabet, gurur top 10'unda ilk sıraya rahatça girer. Bu gurur tarihte ilk defa anneler ve kızlarının izdivaç muharebelerinin (bir diğer adı Başgöz Savaşlarıdır- m.ö 100- m.s 2011) eseri olarak ortaya çıktı. O gün bu gündür bütün kadınlar "en iyi talipler bizde" mücadelesinde at sürüsü gibi ter dökmekte. Tarihte çeşitli savaşlarda bir çok özlü söz söylenip malın gözüne vurulmuştur. "Ne mühendisler istedi ne doktorlar da, vermedim" sözü de izdivaç cephelerinde yazılmış nadide özlü sözlerimizden biridir.
Herkes, özellikle "kızım sekizde sekizlik" songül abla ve "kızımın gerdanı mermer maşallah" latife teyze geçenlerde bana bir münübüs dolusu insanın görücü geldiğini biliyor. Elbet. Ve kalıbımı basarım en az benim cam silermiş gibi yaptığım kadar onlarda yapıyor. Kısaca bütün mahalle geçenki reno21'in yeniden gelmesine kilitlendi. O arabanın yeniden gelmeyişi aynı zamanda benim beğenilmediğim ve rakiplerimin öne geçtiği anlamını geliyor. Hayır hayır cephe gerisi benim mevziim değil! Bunu kabul edemem. Edemedim de.

    Dudaklarımı kemirmekle başladım işe. Kaptırmış giderken kaburga kemiklerime dek kemire kemire indiğimi farkettim. Konsantremi bozmadım, kemirmeye devam ettim. Ayaklarıma bunca senedir haksızlık yapmışım, ayak baş parmağım gayet sevimli, munis, lezzetli mi lezzetliydi. Odama o sırada giren biri, beni kırk büklüm olmuş ayak parmağını yalarken görse yeni trend olmuş bir yoga pozisyonu denediğimi düşünebilirdi. Taliplerin yeniden gelmemesi durumuna çözüm aradığımı nerden bilecek. Hiç! İlla problem çözerken elimize kalem, kağıt alıp masaya oturmalı ve derin düşüncelere mi dalmalıyız? Benim düşünme biçimim bu. Karışmayın şurda bir şey düşünüyoruz! Aklıma oto sanayide çalışan okul arkadaşım vural geldi. Ama öncesinde sinsi bir mizansen geldi, sonra vural geldi. Sırayı bozmayım. Genelde sinsi bir şeyler düşünürken aklıma vural gelir. Niye olduğunu o gayet iyi bilir! Neden bordo bir reno21 temin edip kolpa görücü geçiş töreni ayarlamıyordum? Bir kaportacıda reno otomobilden daha fazla ne bulunabilir? Mahallenin izdivaç ordusu kuşluk vakti ortalara döküldüğünde sinsi planımızı gösterime soksak? Ama arabanın içinden aynı görücü ekipleri inmeli. Ekibi nereden bulacağım! Heralde kaportacıdan müstakbel kaynana, görümce, amca falan bulmam mümkün değil?! Vural'ın sinsilik kapasiteside bir yere kadar. Gerçi şu an sinsi olan benim. Hey dur düşünürken kendime sinsi dememe gerek yok! Sonuçta bu benim senaryom, senaryoma göre kendimi masum gösterebilirim. Hay aksi, işler iyice karışıyor.

Akşama kadar kurgular, entrikalar, kürek kürek tırnak kemirmeler derken yorulmuşum. Annem kalkta suvan doğra deyince günümüze döndüm. Bazen renoların dışında hayata neden geldiğimi falanda düşündüğüm oluyor. O zaman istisnasız bütün yollar soğan'a çıkıyor. Belkide amaç suvan doğramaktır. Sadece benim değil pek çoğumuzun. Bu kokuşmuş amaçta tek başıma yürüyeceğime and içeceğimi sanmıyorsun heralde? Olmaz valla darılırım.Görmemiş olayım.

   Bu beklemelerim epey sürdü. Ne gelen oldu ne giden. Bir ton inandırıcılıktan uzak plan yapmama, hayalimden tüm sülaleyi ayaklarıma kapandırmama, gizli numaradan arayıp rakçı serpil gibi hoeeh hoağh hooyhh hööööğğğğgğgh nefesleriyle hepsini ürkütmeme rağmen sonuç olarak anca "Lan bordolu dürrükler madem beğenmeyecektiniz ne demeye beni o kadar süslendirdiniz, püslendirdiniz! Soyu sopu orangutana evrilesiceler, boyu posu atakuleden devrilesiceler, bıyıklı gelinlere iç güveysi gidesiceler.." kızkurusu soslu kocakarı beddualarına varabildim. Oda içimden yani. Ben zaten dışımdan hiç çemkiremiyorum. Hep içimden çemkiriyorum. Şu gün oldu içten çemkirmenin pek bir (hiç bir) faydasını görmedim. Ama bu alışkanlıktan vazgeçemedim. İyi oluyo ya. Kimse duymayınca kafan rahat oluyor.

      Ablam talip olan çocuğun meramını iletene kadar kendimi işte böyle yedim bitirdim. Meğer cemre beni beğenmiş. Tam aradığım hatun demiş. O dudaklar neydi öyle bir ara hüp diye içine çek beni diyesim geldi demiş. Saçları hele kuaförü kimse gideyim de bir tutam isteyim de cebimde taşıyayım demiş. Annem dediki demiş o kız kime dedi öyle diyo diye demiş...dediki diyoki diyesiyeki. (annemler bazen böyle dedikili diyokili bir dil kullanıyor yemin ederim ingilizce daha kolay) Yok lan sadece telefonumu istemiş. Tanışmak buluşmak tokuşmak ister deli gönlü heral. Tabii ben bunu duyunca koydum oğuz yılmaz'ı "erik dalı gevrektir amanin basmaya gelmez, elin kızı naziktir amanin küsmeye gelmez" türküsünü hem söyledim hem gerdan titrettim. Ve fakat annesigiller geçen yıl istanbul'a kaçıp kötü yola düştüğümü duymuşlar (kimin sıktığını biliyorum bknz: kızım sekizde sekizlik songül) töbe billah böyle gelini eşikten içeri sokmazlarmış, aileleri sayılı aileymiş (1.2.3.4.5.6..) bugüne bugün namus için yaşarlarmış, kırk hamam gezip kırk boy abdesti alsa kabul etmezlermiş..miş..miş. Hadi leeen. Bende ölüyordum, üzüntüden tırnaklarımı kemiriyordum beni beğenmediler diye, hah!! Asıl ben sizi beğenmedim. Oğlunuz da tipim değil gibi, iyice bakmadım ama değildir o değildir değil. Hah buldum araba renginiz tipim değil. Bordo mu kaldı ya? Kahretsin annemin odasının perdesi bordo tamam tamam. Hem hem ne o öyle oralarınız buralarınız? Ne biçim şeyler onlar öyle.? Hiç beğenmedim yani, olmamış.

Pazartesi, Nisan 04, 2011

Başım belada, tabancamı unutmuşum helada

     Yazıların başlıklarına bak hele; memeydi, dondu, yırtıktı, helaydı. Diyorum ya internet beni bozdu. Eskiden Hüseyin Hatemi gibi insandım, yazılarıma mamafih ile başlar istirhamla bitirirdim. Bir de şimdi bak teeh. Evdeki jargonumda değişti. Abim ne derse inşallah, maşallah, estafurullah diye onaylardım şimdi artık "ama kapitalizm öyle yapmıyo işte, keza emperyalist güçler yarrak kürek durumlara şeyaparken, olmuyo yani..zati sosyalizmin özünde bir nevi şimdi şöyle bir durum var.." diye giden "lan yoğsam oralara gire çıka başımıza komunist mi oldun pezevengin tohumu!!" saldırılarıyla durdurulan garip bir konuşma diline sahibim. Eski beni özledim.

Neden başım belada? Yazayım.
Üst katımıza geçen aylarda bir aile taşındı. O günden beri kendilerini adam akıllı tanıyan olmadı. Bizim buraların insanları ben orda burda sürterken metropol hayatına geçmiş. Balkonlarda et kurutma, çimlerde yorgan yünü çırpma, çatıda inek besleme tunç çağından, bir sıçrayışta üst kat komşuyu bile tanımama çağına atlamışlar. Neyi kaçırdım bilmem. Biraz zaman geçince yukardan gelen ses popülasyonundan: erkeğin "kapa o çeneni dişlerini dökerim" tehditleri savuran bir despot:  kadının en hafifi "yiyosa ananın ağzını kapa, sen kapatamıyorsan ben bokumla kapatayım" diye başlayan ve dünya literatürlerine girmemiş küfürleri haybeye harcayan sağlam bir küfürbaz olduğunu ayırt ettik. Bu iki sesin arasına bazen ağlama, miyavlama ve darbuka sesi karıştı. Bu sayede evde bir çocuk, bir kedi ve bir müzik aleti de olduğunu şappadanak anlayıverdik. Ne kadar zeki bir apartman ahalisi. Bazen kavgaları çok şiddetlendi ama türk insanının duyarsızlaşmasına sebep olan "kol kırılır yen içinde kalır" meseli yüzünden kimse müdahele etmedi. Ta ki geçen gün ben edene kadar...

    Evde kimse yoktu saat 22:00 civarı, o sırada neyle meşgulüm hiç hatırlamıyorum. Yukarda yine bir ağız dalaşı koptu. Her zamanki kavgalarından biri, az sonra darbuka çalacak sonrada sevişmeye gidecekler diye düşündüm. Hayır sevişme seslerini dinlemiyorum! tamam bir-iki defa...  tamam beş-altı... evet kabul, denk geldikçe dinliyorum.
Ama malesef kavga, kırılma seslerine ve çığlıklara dönüştü. Çocuk ağlamaya, kedi miyavlamaya başladı. Darbuka sustu. Adam kadını salondan alıp (sanırım sürükleyerek) benim odamın üst katındaki odaya götürdü, ben de sesin götürdüğü yere gittim. Orada daha ciddi biçimde dayak atmaya başladı. Kafasını duvarlara vuruyor ve onu öldüreceğini söylüyordu. Darbeleri hissediyordum, yere yığılıp kaldım. Kollarım, bacaklarım titremeye başladı. Dayanamayıp ağladım.  Bu evde yani bizim evde de benzer olaylar hep yaşandı. Her seferinde en zayıf davranan, bayılan, aklını yitirip kendini camdan, bacadan atan ben oldum. Ama dayak ölüm gibi bir şey, ne kadar alışmış olursan ol her tekrar edilişinde ilk defa yaşıyor gibi hissediyorsun.
Dayakçının "ağzına şarjörü boşaltacağım dur seeen" demesiyle elime telefonu aldım. Önce ne akla hizmetse yöneticiyi aradım. Yönetici "aile meselesine karışamayız..döverde severde..kol kırılır yen içind..." diyordu ki kapayıp 155'i çevirdim. Polisi aramak olayın ciddiyetine bambaşka bir aroma katıyor. Genzin yanıyor, betin atıyor.
Önce bir ihbarda bulunmak istediğimi söyledim. Ne anasının gözü olduğuma sonradan kendimin bile şaşırdığı şeyi yaparak "olaylar üst katımızda oluyor" demedim, zanlı öğrenir ve gelir o şarjörü benim ağzıma boşaltır diye tedbir aldım kendimce. Telefonu kapatıp polislerin yolunu gözlemek için balkona çıktım. Zaten kadının ağlama sesinden evde durulmuyordu. Ne biçim bir apartmandı böyle? Benden başka bu sesleri duyan nasıl olmazdı?

   4 polis geldi. Ellerinde telsizlerle yukarı çıktılar. Telsiz ve ayak sesleriyle birlikte üst kattaki sesler durdu. Kedi bile yerini belli etmedi. Etini kesiyorlarmış gibi gıcır gıcır viyaklayan dış kapımızı aralayıp olanları dinlemeye çalıştım. Defalarca çaldılar, elbette açan olmadı. Açılmayınca binanın girişine indiler. Bu sefer telefonum çalmaya başladı. Açtım bir erkek "polisi aradınız mı?" diye sordu. Korkudan mantığımı kaybetmiştim. Dayakçı telefonumu öğrendi o arıyor sandım "hayır ben beben bebebebebeben aramadım" dedim. Karşıdaki ses "az önce bu numaradan ihbar yapılmış, ben polisim verdiğiniz adreste kimse yok" dedi. Bu sırada ben sesim yukarı gitmesin diye balkona doğru yürüdüm ve aşağıya baktım polisler orada duruyordu, galiba arayan onlardan biriydi. "evet ben aradım, hayır şu an evdeler ama kapıyı açmıyorlar" derken kafamı yukarı kaldırdım. Bingo! Dayakçı balkona saklanmış karanlıklar içinden ışılayan gözleriyle bana bakıyordu. O an kafamın etrafında kuru kafalar, şimşek sembolleri uçuşmaya başladı. Zamanın durdurulabilen bir kavram olduğunu keşfettim. Durdurup vücudumda dolaşan kanın kaç litre olduğunu hesapladım. Böbreklerimin salgıladığı hormonların gramını ölçtüm. Çişimin 15 litre su içmişim gibi kasıklarıma vızır vızır akışını görebiliyordum. Ağzımın içine kustum. Polisler milyarlarca ışık hızı uzaklıktan "şiköyötcüysönüüüz gerekeğn prösödürüü yağpölömblommbloom" diyordu. Ben berzah alemindeydim.. kargalarrr kargalarrr kargalarrrr.. "ııh yo yo yooyoyo şikayetçi değilim" demiş olmalıyım (bu saniyeleri hayal meyal hatırlıyorum) Telefonu kapadım. Adam hiç bir ses çıkarmadan orda öylece beni izliyordu. Yıllardır gözgözeydik. Asırlardır balkondaydık. Binlerce yıl önce balkona yapışıp kalmış fosillerdik.

   Nihayet eve girdim. Aklımdan geçen katledilme senaryolarımı yazsam "cellatın ordusu" diye kitap olur. Bir ara kafamdan abdest alıp vasiyet falan yazdım. Ara ara cahil cesareti geldi, kahramanca bişeyler yaptım; bütün dayak atılan kadınları kurtardım, dayak atan adamları öldürdüm, çocukları sakladım, kedileri besledim. Sonra geçti. Babamın silahını alıp hole oturup katilimin gelmesini bekledim. Sabaha kadar bekledim. Gelmedi. Ertesi gün evin ahalisi gittikleri yerlerden döndüler ama onlara hiç bir şey anlatamadım. Diyecekleri şey yöneticinin veya polislerin döverde severdesinden farklı olmayacaktı.  Kadını işe giderken görüp selam verdim, yaklaşmaya çabaladım "merhaba" dese "geçen gece neler olduğunu biliyorum" diye başlayacağım, sonrası allah kerim. Ama konuşmak istemedi. Odama her girişimde onun o geceki çığlıklarını yeniden duyuyorum. Hem korkumu, hem de üzüntümü atlatmak için ablamlara gittim kaç gündür orada kalıyordum. Dün geldim, buralar hala bildiğim gibi. Dayakçıyla görülecek hesabımız cepte duruyor. Yöneticimiz "yen kırılır kol dürülür iç bürülür" demeye devam ediyor. Kırık kol yenin içinde sessizce iyileşmeye çalışıyor.
Ne olacak bu işler Serhat, hı?

Cuma, Mart 18, 2011

Türk'ün yırtık donla imtihanı

"kapıya tırmanmak gibi aşortman sağlığına zararlı hareketlerden bir enstantene"
Annem söylene söylene  yeni aldığım günün gecesi ağını yırttığım pijamamı dikerken bir yandan da “soykanın dişleri mi var nedir anam babam?” gibi yaran benzetmeler yapıyor. Dolabımda yamuk yumuk katlı duran, birini çekince kalanların domino gibi devrildiği ne kadar don, göynek varsa hepsinin orta yerinde daha önce defalarca dikişleri atıp, kerelerce dikildiği belli olan izler var. İp aramaya üşenmekten mi? yoksa tam lazım olduğunda ortadan kaybolan gereçler yüzünden mi bilmiyorum gri eşortman ağı siyah iple dikilmiş, siyah eşortman beyazla,  kırmızı masura ile dikilmiş pembe pijama aradan sırıtıyor. Annem; ne yediğimiz, ne giydiğimizle ilgilenmediğimiz zamanlarda bunlara yama yapardı.  Hızını alamayıp okul çantamı (yeşil bir seyahat çantasıydı) bile yün yatakların kaplandığı kaput beziyle yamamıştı. Babamın ceket astarından senenin modasına göre çaladikiş yamadığı önlüğüm okulun en tarz konseptiydi. Bir bakan bir direğe çarpıp durana kadar bakmaya devam ediyordu. Galiba ikonların canıydım. Mutluydum.

Konumuz; “ne kadar normal, ne kadar içimizden biri” olduğunu kanıtlamada, çamaşırsuyulu giysilerden sonra en çok kullanılan “ağı yırtık aşortmen” olduğunda bir şeyi merak ediyorum. Dünya’nın öbür ülkelerinde de donların ağı yırtılıyor mu? Mesela castin bibır koltuğunda beybi beybi beybi diye pineklerken yüz bin dolara aldığı aşortmanının ortasındaki yarığın iplerini tutup sökerek dahada büyütüyor mudur? Lady gaga bir konserine "yırtık ağdan fırlayan takma taşaklar" tasarımı ile çıkmayı  düşünüyor mudur? Beyaz saray çamaşır makinelerinden obama’nın delikli donları geçiyor mudur? Yoksa türklerin soykası annemin dediği gibi dişleri olan bir canavar mı? Geceleri biz uyurken kafasını çıkarıp don ağlarını kemiren, kopardığı  pamuk parçalarıyla beslenen “soyka canavarı” 
Şimdi bana memleketin en kallavi, en fiyaka marka eşortmanı nı getir ve götüme çok değil 3 gün mühlet ver. Üçüncü günün sabahı gerçek cennet cehennem mağaraları mersin’de miymiş benim donumda mıymış görürüz. Hayır dışardan bir müdahele de yapmıyorum. Ufak yaşlarda bu yırtıkları kalemle dahada belirginleştirirken ablama yakalandığım ve mahalleye “siminya şeyine kalem batırıyorduuuuuu” diye anons edildiğim o lanetli günden beri yırtıkları kendi haline bıraktım. Dikmiyorum da, öylece salıyorum. Yırtıldığı yere kadar yolu var.

Şimdi düşündükçe don yırtıkları ile alakalı bir dolu şey hatırlıyorum. Tepeden tırnağa çıplak gördüğüm (istemeden röntgenledim)  ilk erkek olan kiracımızı.  5 yaşında “bakiim seninki benimkiyle aynı mı” diye birbirimize zımbırtılarımızı gösterdiğimiz muzırlıkları saymazsak; insanların bacaklarının arasında neler olduğu? Herkesinkinin aynı olup olmadığı? İçlerine ne giydikleri? Ne giymedikleri? ile alakalı bilgilerimin belki yarısını yırtık donlar sayesinde öğrendim. Acaba minnet duymalı mıyım? Tarihte bi tanede donlara minnet duyan biri olsun. 

 Mesela halime abla. Son derece didaktik bir kızdı. Ablalarımla oturup dedikodu kaynatırken bütün ayak işlerini bana yaptırırdı. Ayağını bile ovalattı, yani tam manasıyla ayak işi. Yapmak istemediğimde “söz dinlemediğin için büyüyünce seni alan olmiyceak” diye korkutuyordu. Bunun anlamını bilmediğimden "alınan olunmama"nın hayatım boyunca yaşayacağım en kötü tecrübe olacağını sanıp delleniyordum. Bende tüm öteki kızlar gibi alınanlardan olmalıydım. Alınmazsam mahallenin delisi can gibi ayak bileklerime teneke bağlayacaklardı. Deli olduğu için can’ı kimse almıyordu. Can büyüklerinin sözünü dinlemediği için deliydi.
Bir gün toplanmışlar brezilya dizisi izleyip alehandıro ve rozalinda için ağlaşıyorlardı. Bizimkisi bacaklarını ayırmış hem ağlıyor hem keçiboynuzu kemiriyordu. Tam önünden geçerken orada kaskara kapıskara birşey gördüm. Geri geri gittim. Evet orada birşeyler oluyordu. Neler oluyordu!??? Kızın donu felaket bi kompozisyonda yırtıktı ve deliklerden ferhat güzel'in bıyıkları sarkıyordu. Ne kadar bıyık takıntım olsada travmaya neden olacak kadar takılmadım. (olmadı bu, tedavinin ilk adımı problemini kabullenmektir siminya, unutma) Belki bir kaç aya halime ablanın bacak arasında ki ferhat güzel'in kaytan bıyıklarını unutabilirdim. Ama adamın burnu da oradaydı. Belki gözleri de. Şipil şipil bana bakan, konuşsan konuşabilecek, sıra gecesine götürsen koşa koşa gelecek bir bacak arası. Atlatılacak şok değil. Her baktığım kıl topağını bıyıkla eşleştirmem de kötü. Niye bir kirpi değil, bir nako yün değil de bıyık? Neden kimse çocukluğuma inmiyor anlamış değilim.
Her neyse.
İlk defa bu kadar kıllı ve kirlisini görüyordum. Annem her hafta sonu beni hamama götürürdü ama henüz köşelere çömüp etek tıraşı yapan kadınların varlığından habersizdim. Mermerlerde kaymaca oynayıp geliyordum. Tanrım, çok bıyıklıydı bu şey. Şimdi "alınmama" korkuma yeni bir korku daha eklendi. Büyüyünce benimki de bıyık bırakacak, o bıyıklar bir gün bir yerde ben alahandiro için ağlarken çevreye gülümseyecekti. Adı da burhan çaçan olacaktı.

“Al diktim bir daha delme dikmem” diye pijamamı önüme fırlattığında ben don yırtıkları ile dolu anılar tarihimde istanbul'a kadar gitmiş,  şortunun söküğünden dudak desenli slipi göründüğünü bilmeden şimdiki gençlerin oturmayı kalkmayı bilmediğini anlatan adama gelmiştim.

+yazıdan sonra nette her dilde “yırtık don-eşorfman-pijama-pırtık-yarık-delik” aradım ama tek bulduğum moda olan yırtık taytlar, çoraplar, pantollar oldu. yok abi onların ağı yırtılmıyor, yırtılsa duyardık.
 +şebnem ferah’ın “can kırıkları” şarkısını niyeyse “don yırtıkları”diyormuş gibi dinliyorum, daha hoşuma gidiyor.

Pazartesi, Mart 07, 2011

Düşündüğünü yazınca böyle görünüyor

Şu lanet yerin kapalı olmasına üzülüp üzülmediğimi kontrol ettim, bilemedim. Hissettiğim şeyi bilinen üzüntülere benzetemedim. Eğer bir insan bir şeye karşı duygularından emin değilse kendini zorlamamalı. Herkes üzülüyor diye üzülmemeli. Zaten öyle bir şey zorla olmuyor. Birilerinin seni bir şeye üzülmeye veya tepki vermeye zorlaması ters etki yapabiliyor. Yada belki sadece bana.

Aynur'un babası öldüğünde annem cenaze evinde üzgün durmamı tembihleyip durmuştu. Halbuki ben üzülmek bir yana içip içip aynur'u döven babasının öldüğüne çok seviniyordum. Öteki insanların yüzüne baktım, nasıl üzgün duracağımı öğrenmek için. Yüzünde fazla ifade olmayacak, kaşlarını ortadan yukarı kaldıracaksın, boynun yana doğru çok az eğimli olabilir. Arada sırada "ya ya öyle derdi rahmetli.." gibi etrafta yapılan konuşmaları onaylar sahtekar bir şeyler söyleyeceksin. Biraz denedim ama olmayınca bende oturup orada öylece duran iple tığyı alıp dantel örmeye çalıştım. Cenaze evinde dantel yapan çocukları kimse sevmez. Kovdular beni. Annem çok utandı.

 Birisi hali hazırda okuduğum kitaptan en az 100 sayfa okumamı söylediğinde günde belki 250 sayfa okuduğum kitaptan 3 sayfa bile okuyamayacak hale geliyorum, bütün enerjimi emiyor komut almak.
Duyduğum en ufak emir veren veya tenkit içeren bir cümle hayattaki amaçlarımı yitirmeye kadar götürüyor beni. Derdimin ne olduğunu bilmek isterdim. Bazen işte bütün bu şeyler anlamını kaybediyor. Yazmak, okumak, yürümek, giyinmek, su içmek. Belkide çok yasakçı bir ülkede yaşamanın bıkkınlığıdır. Bir şekil yenilgiyi kabullenmek olmalı. Bilmiyorum ki neyin nesi.

 Sabah 3,5 a kadar şakakların uyuşuncaya kadar böyle saçmalıkları düşününce, tuhaf bir biçimde katilleri anladığını fark ediyorsun. Suikastcileri, kundakçıları, gaspçıları, delileri, kaçıkları, kaçanları. Gerçekten anlıyorsun. Sanki daha başka olmak anormal gibi geliyor. Mesela dizilerde falan adamın biri işlediği bir suçtan dolayı ülkeden kaçmak istiyor. Çok seviniyorum. Kaçıp kurtulacak diye. Sonra orospu çocuğunun biri gelip artiz artiz laflar ediyor "adaletten kaçabilirsin ama kendinden kaçabilir misin?" "gitme kalıp bunlarla yüzleşmelisin" gibi. Çok sinirleniyorum. O bölümden hatta o sahneden sonra diziyi izlemeyi bırakıyorum. Kaçıp kurtulacakken lanet herifin biri onu bu şahane fikrinden caydırıyor. Bok varmış gibi dönüyorlar geriye. 

Mesela şuraya bakıyorum, yani bloguma. Ne demeye yazmışım bunları diyorum. Hadi yazdın neden yayınladın? Saçma bence. Güzel falanda değiller hepside kıçıma benziyorlar.  Hani 10 parmağında 10 marifet olan her işin üstesinden gelen bi takım mankafa tipler vardır. Kendilerini her alanda ispatlamak için götlerini yırtarlar. Ne için? "O her işi becerir, şahane conta değiştirir, muhteşem makarna yapar, acayip boyadan anlar, dehşet gitar çalar, olağanüstü çizim yapar" falan filan övgülerini almak, aldıkça şevke gelip işi dahada abartmak için. Bazen yazdıklarımı böyle gerizekalı bir çaba gibi görüp tiksiniyorum. Her konuda yazabileceğini göstermede; şu kadın blogcuları bir fotograftan, bir yazısından beş dakikada attention whore diye (ecnebi etiketlere asalak gibi yapışarak) damgalayan kesimlere "ah yanılmışız" dedirtmek ister gibi bir kaygı hissediyor ve kendi yazdıklarımın cibilliyetine sıçıyorum. Böyle virgüllü ve kendimin bile okurken anlamadığı cümlelerimden nefret ediyorum. Kendimden de. Kendini sevmelisin siminya! Off hep aynı terane. Sevmediğimi en baştan söyledim belki binlerce yıl önce. Bunu değiştirmek istediğimi sanmıyorum. Yada belki buda bir çeşit komut gibi geldiği için yapmıyorum. Bilemiyorum.

Yani buralarda bir şeyler anlattığın için saygı göreceğini sanmak, gayri ihtiyari edindiğin bi takım rakamlara bakarak fikirlerinin alkışlandığını düşünmek falan bütün bunlar halüsinasyon. Başarısız bir hikayesin. Gişesi düşük, afişi üçüncü sınıf bir filmsin. Sadece bıyıklı heriflerin gittiği ücra sinemalarda bile tutmamışsın. Okunması zor sıkıntılı bir kitapsın. Çoğunlukla ciddiye alınmıyorsun. İşte buna sevinmelisin. 
 Büyük bir kutuya girmek istiyorum. Ne ben dışarıyı görebileyim nede dışarıdan beni görebilsinler. Olur ya benimle gelmek isteyenler olur, daha büyük bir kutu yapmalıyım. Ses geçirmez olsun. Ciddi  anlattığımız şeylere bile üstümüzde fazladan bir delik olduğu için sırtlanlar gibi gülen heriflerin nalet seslerini duyamayacağımız kadar geçirmez. 
Bilmiyorum işte böyle tutarsız tutarsız şeyler

Pazartesi, Şubat 21, 2011

Bakalım ziminya kendisi için gelen talibini beğenecek mi?


      Sevgililerin bir kısmının kırmızı donda pire patlattığı, bir kısmının al namazlıklarda tespih şaklattığı 14 şubat gecesi beklenen misafirler geldi. Gündüzünde bizim evi bir görsen su börekleri kaçıyor, sarmalar kovalıyor. Hayatında kuru bir kek çırpmamış annem mutfağa geçmiş; crem bruluee, la supien şokolla, sufil de cheese adlı bi takım tarifler deniyor. Ablam piyasaya yeni çıkan en yeni bakirelik bezi modellerinden "bihter ile behlül'ün riva'daki evi" modelini seçmiş, oturmuş işliyor. Gerdek gecesi kızlığını evin tam sahile dönük bölümüne bozman gerekiyormuş, trend buymuş.
 Öteki ablam beni her gördüğü yerde suratıma "vah yazık nıç nıç nıç" ifadesi saçıp, aynada kendine bakıyor. Seksi bir duruş yakaladığı an deklanşöre basıp en geç 5 saniyede facebook'a atıyor. Var ya bunun facebook'da sabahlara kadar atttığı götü bi bilseler anında kahveci fikri ile nikahlarlar. Şu işlerimi bi halledeyim varacağım fikri emminin yanına, dur sen duur.
Erkek kardeşim "hı? kim? siminya mı? o kim? haaa tamam tamam şu siminya.. ohaa o hala duruyo mu?" gibi işte bi şakıyışlar, bi tanımayışlıklar. Sanki ben seni tanıyorum, deeehh! Burada senden erkek kardeşim diye bahsettiğime bakma! Konu bütünlüğü açısından, durumu resmederken çerçeveye bir buzağa yerleştirebilmek açısından öyle yazdım. Yoksa benim için senin adın sadece hasan, hep hasan, her hangi bir hasan, anladın?
 Daha paravan açılmadan bu kadar hazırlık yapan, hoplayıver çekirge türküsünü günde 38 defa dinleyen bir çekirdek aile, düğünüm olsa ne şenlikler düzenler, kaç kasa gazoz ve kaç çeşit kuru pasta sipariş eder tasavvur edemiyorum. Yılın düğünü beni bekliyor. Bari altınpark aile düğün salonunu tutsalar. (orada piyanist şantör var)

     Annem sık sık yanıma gelip üzerime doğru dürüst bir şey giymemi söylüyor. "Doğru ve dürüst elbise" Daha önce hiç yalan söylememiş, çevresi tarafından dürüstlüğü ve doğruluğu ile bilinen bir kıyafet. Dolabımı açtım, kıyafetlerimin çoğu ahlaksız düzenbaz, hinlik peşinde birer piç gibi bakıyorlar. Iııh bunların alayı yalancı, şu siyah pantolon geçen bana "çok yakıştım valla, götünü göbeğini çıkarmadım" demişti ama sonra fotograflarda gördüm bal gibi de çıkmıştı, pisliğin tekiymiş meğersem.
 Ne giyineceğim biliyor musun? Nah giyineceğim! Bi kere bakalım benim için gelen arkadaş nasıl bir şekil? Ne tür bir yaşam formu? Mesela mesela mudanya mütarekesi kaç yılında oldu biliyor mu mesela? -ki buna çok önem veririm-
 Grönland'da bulunan en yaşlı bakteriyi duymuş mu keza? Bu evlilik hayatımıza mutluluk getirecek bir bilgi. En uzun türkçe kelime;
"muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine'yi tek bir solukta söyleyebilecek mi?"
 Banyo lifi  örmek için hangi marka orlon alınmalı? Burun tatağı en iyi nereye yapışır? En uzağa kim gitti? En çabukta kim geldi? Bu mühim şeyler ve daha fazlası birazdan siminya.blogspot'ta..caşırt!

     Akşama arka tamponu yeri çızarak gelen bir bordo Reno21 görünce, aha dedim bunlar onlar. Başka bir arabayı aklımın ucundan bile geçiremem. En fazla bir sayı daha artırıp Reno22 hayal edebilirim (22 var mı?) Babam üzerinde günde 3 paket sigara içip sarartarak, özlediği yozgat bozkırlarının iklimini yaşattığı kanepenin sağ başına 6 adet kırlentiyle birlikte kurulmuş bekliyor. Malesef konuşamadım. Konuşsan "Höynnn söynnn benneynn neaaağ biçeeeamm gonuşuyön löynnnn!!" Gibi tuhaf sesler çıkarıp östaki borundan, topuk diplerine kadar tahriş edecek, konuştuğuna pişman edecek. Ne yalan söyleyim dul adamlara duvaksız gelin olmayı şu ses öbeklerine yeğler haldeyim. Nasıl tükendim nasıl.

   Arabadan bir adet anne, bir adet baba, yarım yenge, 2/6 bir amca ile 30 yaşlarında bir erkek indi.
Misafir karşılamanın ilk dakikaları dünya'nın en yapmacık anı ise ikincisi de birbirini tanımayan iki ailenin bir salonda saatlerce karşılıklı oturmak zorunda kalmasıdır (aha al sana paket servis tweet lan, yaz bunu yaz) Adı Cemre, ilk defa 30 yaşına varmış bir cemre gördüm (Geçen günde tv de 45 yaşında bir tuğçe görmüştüm) Tarihte ilk defa cemre havaya düşmeden önce bizim eve düştü. Çirkin diyemem. Boynunu yan yatırıp gözünün tekini kıstığında bi alımlılığı oluyor, baktıkça alışıyorsun. Ama zaten beni ilgilendiren bu değil, mudanya mütarekesi. Ticaretle uğraşıyormuş. Öyle dediysem holding sahibi falan sanma, çin'den hesap makinesi getiriyormuş. Benim zaten matematikle aram yok, istemem. Ses tonuna bayıldım ama zaten 3 ses çıkardı. Teşekürler, hoşbuldum, iyi akşamlar. O gece bu evdeki 15 kişi toplamda yüz kelime kullanmadı, son derece ekonomik davrandık, dağarcığı tüketmedik.
 Böyle alışılmadık bir aileler zirvesi yapıldı, amaç genşleri süzüp, süzdürmekti. Bir daha ki buluşma gene süzüşmeli mi olur, düzüşmeli mi olur, tekrar gelirler mi? bilmem. Şimdilik o cenahtan ses yok. Buda kötü bir şey. Eğer görücü aile ikinci kez gelmezse kızı/aileyi gözleri tutmamış, oğlan "yek ya beyenmedim" demiş demektir. Lan!!! Gebertirim.

"Bir blog açtık ZARARLI CEMİYET  diye. Bazıları orada da görünüp kaybolabilirim sevgili süzücüler"

Çarşamba, Şubat 09, 2011

O parmak o kınaya batacak

Başlıycam ama memesinin gücüne! Güçlü olmuşta ne olmuş çalışıp eve ekmek mi getiriyor? Olimpiyatlarda halter mi kaldırıyor? Ucuyla kamyon mu çekiyor?!  Ne biliyim bi çorba mı karıştırıyor? Anca sütyende malak gibi yatıyor, gücü de bu yani, tıs.



  Evdeki ses: "Köksalların komşusunun köylüsü"
Daha önce hiç duymadığım, birlikte kızılcahamam'a günibirlikçilik taarruzu yapmadığımız, dükkanlarından veresiye alış veriş edilmemiş bir isim tamlaması evin belli başlı koordinatlarında (gece geç saatlerde yatak odası- mutfak kapısının arkası- dış kapının önü ve koridorun banyo istikametine giden kısmı) fısıldanmaya başlanmışsa bu üç şeye dalalettir;
1: adam ölmüş
2: adam, adam öldürmüş
3: görücü gelecek
Babamla annemin kilometrelerce uzağında bile olsam bu tarz bir fısıltıyı doğanın tüm seslerinden kolayca ayırt edebilirim. Bir de "gurban olayım gız içinde acik daha dursun" fısıltısı var ki ona yeni açacağım "4,5 dakikada neler olmaz ki?" adlı blogumda geniş yer ayıracağım.

   İşimden; bir laptop kaybettiğim, parası olmayana beleş cd verdiğim, sata kablolarından çanta, devrelerden takı tasarımı yaptığım için kovuldum. Daha kovulduğum gün babamın bakışlarında gelir getirmeyen mülklere attığı o "kaşık düşmanı" bakışını yakaladım. En azından aldığım üç beş kuruşla palanın humar masraflarına bir katkım oluyordu da yatacak yer veriyordu. Zaten kafamın sol üst köşesinde, kanal logomun hemen altında duran kronometre daha işsizlik günümde geri saymaya başlamıştı. Karşı atağını bekliyordum beklemesine de savaşmak için gerekli sayıda item toplayamadığım için bir kaç level sonra olması tercihimdi. Olmadı, daha ilk levelda kesmesi en zor canavar dread mare ile burun buruna geldim.

            Havada usuldan çalan İyi Kötü Çirkin film müziği, ağzında sönmüş samsun sigara izmariti, yan yatık yağlı fötr şapkası, arkaya doğru cakayla savurduğu saman pazarı pardesüsü kahve yoluna her düşüşünde, akşama getireceği "adamlar zengin, pastırma çitlikleri var" müjdesini bekledim. Beklememe değdi ve geçen gece anneme benim için planladığı pusuyu fısıldadı. Öyle bir anlatışı var ki cümle içinde köksal, köylü, dünür, münübüs kelimeleri geçmese ingiliz lordu henri wilyıms ve yorg düşesi emily bakingım ile hısım olacaklarını düşünürsün,
Hısımlık teşkilatının ilk cümleleri hemen hemen böyledir: "adamlar çok iyi, çok düzgün bir aile, apartumanları var, oğlanın işi gücü yerinde, pırlanta pırlanta" 
Ancak düğünden bir kaç yıl sonra cümleler "adamlar dürzü tüm, çok düzenbaz aile, apartumanları neyi yalan hep, oğlan malın teki, sümsük, avanak" olarak değişir. 
  Köksalların komşusunun köylüsü.amk adında garip dosya uzantısına sahip kişi veya kişiler hafta boyunca içtiğim suda bile göründüler. Soyadı kanunu çıkalı kaç bilmem kaç yıl oldu hala soy, sop, mıntıka, onun bunun köylüsünün, gelinlerinin görümleri. Hoş soyadlarını bilsem ne olacak soy ağaçlarına tükürdüklerimin? Kahvede kız alıp verene bırak soyadı cilt no bile verilmesin, ciltleri kurusun hayrına bir parmak vazelin dahi bulamasınlar inşallah.
Bu izdivaç şeklinin benzerini horantamızın bir çok kadını yaşadı. Yapımcılar televizyonla evlenme konsepti türettik yetişen evleniyor, tutan götürüyor diye gerdan kıra dursun, babam seneler önce gayfede kız ütülme konseptini buldu günümüze kadar tıkır tıkır işletti, nabeer? Teyzemi antalya'daki bir domatesciye, ablamı kayseri'li tüccara, halam'ı sudan'lı bir zenciye ütüldü. Beni de papaz kaçtı ve 21 de ütüldü ama ikisinden de paçamı kurtardım. O sıralar üzerine afiyet mahallede adım yatmalı skandallara karışmıştı (nezarette yattı, onla bunla yattı, köprü altlarında yattı, piknikte hamakta yattı) Kız tayfasının uyku için bile yatay hale geçmesi, yatmalı kalıplarla beraber anılması hoş değil. Öylece yattı o işler.

        Annemin benim üzerimde uzun zamandan beri kurduğu birşey bu; kınayı getir, parmağı batır hayalleri. Anneler daha manyak. O parmak o kınaya batacak! Hırs yapıyorlar. Benim evlenmeye bakışım net; evlilik bir süreç-sonuç oyunu. Kadının süreci üstlenmesi, erkeğin sonuca odaklanması ikisinin bu arada rol yapması. Evliliğin az izleyici, az katakulli, az çene gerektiren provası aşk bile insanı bu oyuna yeterince doyuruyor ve yıpratıyorken, kalkıp birde evliliği sahneye koymak benim gibi ezberi zayıf bir paranoyak için delilik.

         Ne yapacağımı düşünüyorum. Babamla konuşulmaz. Onunla en son 3 yaşında keçiboynuzu isteyip boynuzuma depik yediğim günden beri hiç konuşmadım, sanırım. Sesi nasıldı ki lan? Sadece yüksek perdeden emir kipli; ne yiyciiiikk, yastık getiiir, ayaklarımı çıkaar (çorap), götürrr, getiiirrr, götüüür, getiiirr buyrukları için kullandığı ses tonunu biliyorum. Alçak sesle nasıl bir ses tonuna sahip fikrim yok. Türkü söylerken "zahidem gurbanım nolacak halım" derken halım kısmında vurguyu yumuşatıyor. O zaman hoş bir ses duyuyor kulaklarım, baba baba babacıımm diye sarılasım geliyor, sonra ses yükselince sarılasım kaçıyor. Yıllar var karşılıklı oturmadık. Göz rengini unuttum. Bulanık, sigara dumanı ile kaplı birşey hatırlıyorum ama o gözü olmayabilir. 32 dişinin birden çam reçinesi renginde olduğunu hatırlıyorum bak. 
Bir şekilde kendisiyle aynı paralel daire içine girip iletişim kurmaya çalışmam şart. Kalbimin yerinden fırlama ihtimaline karşı göğsüme kuşak sarıp (hani ne oldu memelerinin gücü? salak) ebegümeci otunun kasım ayının ilk haftasında yağan yağmur sonrası aldığı rengin 33 ton koyusu gözlerine bakarak ütülme evlenmesi istemediğimi söylemem gerekiyor. Üstüme atlayıp boğmaya çalışma ihtimali yüksek. Buna önlem olarak yanıma biber gazı ve asetat asetik asit alacağım. Yok boğmaz da "tabiki yavrucuğum bu senin hayatın" derse rüya gördüğüm için mümkün mertebe uyanmamaya gayret edeceğim. İlla evleneceksin! derse ingilizce kursunda 25-26 yaşlarında caf sarı itfaiyeci montu giyen, ingilizce kitabı alamadığı için birlikte oturmaktan ağzımın içine doğru meyleden, meylettikçe asılan onur'a gidip "kitabımı sana vereceğim ama bir şartla yanında benide alacaksın eheh" derim. Onur duygusal çocuk, geçen kalemini burnuma soktum küstü. Anaokulunda annesinin taktığı silgi daha boynunda duruyor böyle bir şeyi kaldıramayabilir, ağlayarak kaçabilir. Bende duygusalım bende kaçarım. Dur bakalım.

Cuma, Ocak 21, 2011

Memelerimin gücü adına!

Kız ergenliğinin en mutsuz edici evresi sanıldığı gibi sivilceler değil erkek ergenlerin bacaksız birer sabiyken atlattığı "amcaya pipini göster çocuğum" yoklamasının "bakayım büyümüş mü" şeklinde zuhur eden dişi versiyonudur. Malesef daha travmatiktir. Çünkü pipi, doğuştan var olup göz alışkanlığı yapan bir aksesuarken "bakayım büyümüş mü" nün uygulama sahası memeler 13 yaş civarında baş verir. Yani ansızın beklemeksizin. Sen daha vücudunda ki aceleci değişime ayak uyduramadan memelerinin son durumunu merak eden bir takım teyzelerin fetişleriyle meme memeye gelirsin. Gençliğini gönülsüz uğurlayan her eski toprağın en sevdiği aksiyon, ardından gelen genç neslin körpeliğiyle maytap geçmek, çaktırmadan kendi gençliğiyle kıyaslayıp egosuna rapor çıkarmaktır.

Benim meme kontrolörüm amcamın ortanca eşiydi. Günübirlik sinsi bir yılan gibi sessiz sessiz odama girer şappadanak yakalayıp memelerimin boyunun ölçüsünü alırdı. Onun için bu iş bahçedeki domateslerin kızarıp kızarmadığına bakmak kadar zevkliydi. Memelerimi sıkmaktan yeterince kızarttığı gün koparıp çoban salatasına katacaktı. Çektiğim çileler, karayazgım üç cümleyle anlatılır gibi değil. Sabahın kör karanlığında zil sesi duyunca uykuda bile olsam otomatikman olağanüstü hal durumunu alır, iki elimi pençe biçimine getirip memelerimin üstüne kafes yapıp kapatırdım. Senelerce memelerimi elden müteşekkil kafeslerde muhafaza ettim, kaşıkçı elması bile bu kadar korunmamıştır. Meme mıncırılması sendromum başka reflekslerin de önünü açtı. Sütyen satıcılarından, muayene etmek için steteskopuyla üstüme üstüme gelen doktora kadar herkesin yüzünde amcamın eşinin "bakiim büyümüş mü" derken beliren patlak kırmızı ifadesini gördüm.

Memelerle ilk tanışma; tişörtün altında başlayan, oyunlara eskisi gibi canhıraş iştirak edememeye neden olan ince bir sızıyla olur. Yüzbinyıllık genlerin, sana hızını azaltıp daha makul oyunlara yönelmen konusunda sinyaller yollar. İp atlama ve yakar top oynamayı bırakır çarpışma ve erkek çocuklarıyla temaslaşma riski en az olan oturmacalı, kız kızalı oyunlara kayarsın. Memelerin kainat için önemini anlaman o tarihten itibaren en az bi 5 yılını alır. Bak en az diyorum. Meme kontrolörü teyzeler hazır uğramışken bu iki kauçuk topun arasına dünya'yı sıkıştırıp limon gibi sıkabileceğimizi öğretselerdi belki mememizin gücünü keşfetmemiz daha kısa sürebilirdi. O güne kadar vücudundaki hiç bir eyleme bu kadar ilgi gösteren olmazken, çoluğundan çocuğuna anasından atasına herkesin göğsünün ortasında beliren boncuk büyüklüğündeki iki noktaya dikkat kesmesi, dikkatinden kaçmaz. Orada kimini endişelendiren, kimini eğlendiren, kimini tahrik eden olağan ama olağandışı davranılan birşeyler olmaktadır. Ama kimse sana, sende neler olduğundan bahsetmemeye kararlıdır!

Bu şeyler ilerde ne kadar işe yarayacak olursa olsun ergenlikte hayatının içine, oyunlarının ortasına, göğsünün üstüne sıçmıştır. Artık nur topu gibi ikizlerin var ve sen onlara iyi bakmak zorundasın. (allah analı babalı büyütsün) Yavrucukları sıcak tutman, aç ve açıkta bırakmaman, yabancılara ellettirmemen, yemeyip yedirmemen lazım. Analık bu değilde ne? Ayakkabıya ihtiyacın olduğunda gözünü milletin ayağından alamamak gibi,  memelerinle yatıp, memelerinle kalktığın bu dönemde şehirde meme çapını bilmediğin tek bir kadın bırakmazsın. Bir ara hamama bile daha fazla meme görebilmek, meme camiasını daha yakından tanıyabilmek, memelerden meme beğenmek amacıyla gitmişliğim vardır. Herşeyi anlarsın, sorumluluklarını kabullenirsin, yetimlere tek başına bakmaya razı olursun da neden ikizleri takkeyle yukarı çekmen gerektiğini bir türlü anlamlandıramazsın. Ablalar, anneler pazarda, çamaşırcılarda çift başlı torba koymaz eve taşır süzme yoğurt yapmak için uygulanan yöntemin aynısını ikizlerine tatbik ederler. Memelerini beyaz penye torbalara doldurup omuzlarına asarlar ( renkli, dantelli, seksi torbalar tercih edenlerin süt mamulleri sektörünün liderleri olması muhtemel) Maksadın suyunu süzüp taş gibi süzme yoğurt elde etmek olmadığını annemin gittikçe bacak arasına banki jamping atlayışları yapan sünük memelerine bakarak anladım.

 Bilinçlenmiş, kontrolör teyzelerin tacizleriyle mıncırık sendromundan nasiplenmemiş, taşıdığı malzemenin 8 kaplan gücü taşıdığını erken uyarılma sistemiyle anlamış kızlar müstesna; büyüyüp erkekleri meme çatalınla perişan edeceğin, dünyayı tek memenin üstünde oynatacağın güne kadar memeler senin için gereksiz fazlalık, lüzumsuz ayrıntı, rezalet çıkıntı olarak ortalama bi 5 yıl kadar yük olmaya devam eder. En az 5 yıl diyorum bak.


Pazartesi, Ocak 03, 2011

Sonra öcüler yer seni

   Sene 1443 daha İstanbul feth edilmemiş, ma-memleket ankara'da yaşıyoruz, üst üste iç içe. Sözde başkente bağlı semtimiz bir garip yalnızlığa terkedilmiş, kars'a bağlıymış gibi uzak bir yalnızlık. Tepelerinde kurtlar uluyan, gelinciklerin tavuk çaldığı, evinde tuvalet olanın cenabet diye dışlanıp, elektirikli süpürgesi olanın hayranlıkla karşılandığı şehirli olamamışların şehri.
 Henüz ayaklarım küçük, dudaklarım daha hiç öpülmemiş, gözlerim bir damla boya görmemiş. Ama bu coğrafyanın her noktasını çıplak ayaklarla geçmiş, her çiçeğinden taç yapmış, her ağacına tırmanmışım. Yazları  çocukluk özgürlüğünü hoyratça sömürmüşüm. Ama yalnız yazları..

Kış gelince bir şeyler olur bu semte, rpg oyunlarının ilham kaynağı olduğunu düşündürecek kadar korkunçlaşır yapılar.  Birden ortaya çıkan ürpertici hikayeler, garip silüetler, cinler, conguluzlar, canavarlar; evlerin bahcelerine, küllüklerine, kömürlüklerine ve hikayecilerin dillerine yerleşir. Yaz boyu karanlık kayalıkların içinde saklambaç oynayan çocuklar artık sıcak yün yataklarında bile uyuyamaz olurlar. Evimizin bahçesindeki ağaçlar dillenir. Gece olur olmaz hışır alfabesiyle kendi aralarında konuşmaya başlarlar, hışırda hışır hışırda hışır. Yaşlı neneler ve dedeler aniden çoğalır ve gece gezmelerine çıkarlar. Görevleri küçük çocukları medeniyetin acımasızlığına hazırlamak olan bu ihtiyarlar soba üzerinde fokurdayan ağır demli çayları höpürdeterek belki de daha önce hiç anlatmadıkları, yaz boyu biriktirdikleri belli olan tüyler ürpertici hikayelerine başlarlar.

Dedelerden biri, babasının kuyuya atarak öldürdüğü hamile ermeni gelinin hayaletinden bahseder. Gelin geceleri evin avlusunda dolaşarak bebeğine ninniler söylermiş. Sabahları inek sağmaya ahıra giden kadınlar musulun içinde bir bebek uyuduğunu görürlermiş. Zülbiye nene ise çocuklara korku salmak için zemherir ayını bekler. Kar cama vurmaya başlayınca çıka gelir. Cama vuranın kar değil conguluzların elleri olduğunu anlatır. Conguluz dışarı çıktığımızda bizi yemek için hemen pencere altında beklemektedir.Yemese bile bizi alıp küllükteki evine götürür ve bir daha asla eskisi gibi olamayız, conguluz çocuğu olup gideriz. Amcam perilerle evlenen yedi parmaklı bahtsız adamdan bahseder. Perilerin eline düşmemek için geceleri üzerinden geçmememiz gereken alanlar, bakmamamız gereken yönler, söylemememiz ve söylememiz gereken sözcükler vardır. Cami hocasının okumazsanız cin çarpar, şeytan kalkar diye ezberlettiği duaların arasına katarız tüm sihirli bilgileri. Ne öğreniyorsak bu korkunç yaratıklarla bir gün bir karanlıkta ansızın karşılaşırsak güçlü olmak için.

Nasılsa herkesin ruhani varlıklarla ilgili bir tecrübesi vardır; "kömürlüğe inmiştim birden bir şey hoh dedi kaçtı gözleri kırmızı, dili kıllıydı"...... "tavuklar çığlık çığlığa bağırıyordu eüzübillmineşşaytannn diye diye gittim baktım ki kümeste simsiyah bir dev oturuyor" diye anlatılan anılar havada uçuşur. Tepki olarak tüyler diken diken olur, ağız birliğiyle sağa sola üfürülür "iyi ki besmele çektin yoğsa dilini kapıp götürürdü" gelir de uydurma olup olmadığı hiç merak edilmez. Bitmeyen bir sebat ve sarsılmaz bir teslimiyetle dinlenir tüm karanlık masallar. Çocukların ruh sağlığı gibi gerçeklerden ziyade masallara inanan büyükler büyüttü bizi. Psikolojiden ithal bir meyveymiş gibi "ankara'ya psikoloji gelmiş" diye bahseden bir kavimden, ruhun sağlığı mı olurmuş? cevabını almak zor olmazdı keza.

Bu kadar korkutularak geçirilen geceler zaten uzun olan kış gecelerinin üstüne 3x olarak eklenir ve sabahı cinlerin kaçırmış olabileceğinden korkardım. Sobanın gürültüsü yüreğimin gümbürtüsünü bastıramazdı. Tavana vuran odun ateşinin ışıkları kah ermeni gelin olur benden bebeğini ister, kah peri olur koynuma girerdi. Ağaçlar korkak diye hışırdar, conguluzlar cama vurup kaçardı. Bütün bu karabasanların üstüne çişim sıkıştırırdı, evde tuvalet olmadığı malum. Annem yavrucukları dışarı çıkarda periler kaçırır endişesiyle banyoya çiş yapmamız için kova koyardı. Oraya bile gitmeye cesaret bulamaz salardım yatağa. Bu vakadan sonra korkutma sırasını altına çiş yapan çocukları ziyaret eden "karauğrak" adlı öcü alırdı.

"ankara'nın en lüks şemti diye bilinen çankaya'da bile hala kuyudan su çekerek yaşanan gecekondu mahalleleri var"
 Arnold Schwarzenegger

Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...