Pazartesi, Temmuz 23, 2012

Bianet'le yaptığımız söyleşi


Bir insanı tanımanın ismini, cismini bilmekten değil, duruşundan, düşüncelerinden geçtiğinden hareketle gündemdeki kadın sorunlarını konuşmak istedik Siminya'yla; kabul etti...

Bir süredir hükümetin çıkarmak istediği yasal düzenleme dolayısıyla kürtaj hakkı üzerinden bir tartışma yürüyor. Kürtaj üzerine sizin düşünceleriniz nedir?

Bir insanı karnında taşımanın ve onu tarifsiz acılar çekerek dünyaya getirmenin nasıl bir duygu olduğunu erkeklerin bilmesi imkansız, haliyle dünyaya getirmeme kararının nasıl verildiği ve ne travmatik bir duygu olduğunu bilmelerini de bekleyemeyiz.
Yüzyıllardır savaşlar, cinayetler, katliamlar yoluyla; yıllardır yaşayan, hayalleri ve birikimleri olan insanları gözlerini kırpmadan öldüren erkekler, kadınları, karınlarında yaşamaya başlamış bir canlıyı büyük bir zevkle yok eden caniler gibi göstermeye çalışarak kara vicdanlarını rahatlatıyorlar. Bunu yaparken ne kadar ironik göründüklerinin farkında bile değiller. Kürtaj bla bla bla dedikten sonra gidip onlarca insanın üzerine bomba yağdırıyor, şu veya bu ülkeye savaş açmalı mı açmamalı mı bunu tartışıyorlar. Gerçek zihniyetleri bu iken, önceden çalışılmış "yaşama değer veren merhametli insan" imajı, üzerlerinde fazlasıyla sakil duruyor.
Kürtaj kadının günlük bakımlarından biri veya kadınlar arası bir eğlence biçimi değil. Çoğunlukla ceninin sağlıklı oluşmadığı ya da sağlıklı bir yaşama doğmasının imkansız olduğu zamanlarda, vicdan azabı içinde yapılan bir eylem.
Tecavüze uğramış, yaşadığı acı yüzünden neredeyse kendini bu dünyadan kazımak isteyen bir kadına bile "eğer hamile kalmışsa doğursun devlet bakar" diye yaklaşan bir hükümetin kadınlara ne kadar acımasız bir noktadan baktığını, amacının ucuz işgücünde dünya devi olmak olduğunu anlamak zor değil. Ne söylesen boş bu adamlara. Sonuçta ne oldu? Yasa masa değişmedi, olan Uludere'ye oldu.


Gerek Kız Kısmı'nda gerek röportajlarınızda kullandığınız dil belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Günlük hayatta kullandığımız dili kadın perspektifinden değerlendirir misiniz?

Maalesef günlük hayatta kadın, çoluk, çocuk hepimiz erkek egemen bir dil kullanıyoruz. Yarı erkeğe yarı da kadına ait olan "İnsan dili" denebilecek bir dil yok ortada. O kadar içimize işlemiş ki hangi kelimenin cinsiyet ayrımı içerdiğini anlamak için kullanmadan durup düşünmek gerekebiliyor. Aynı zamanda hem arzulanıp hem de küfür lazım olduğunda ilk başvurulan bir cinsel organa sahibiz. Erkeğin cinsel organı ise ucundaki et parçasının kesilmesi şerefine şenliklerle, dualarla kutsanıyor.  Mesela benim vajinamın fotoğrafı albümlerde yok. Ama kardeşlerimin çüklerinin her hali albümleri süslüyor.
Böyle söylemem bile kimbilir ne kadar abes bir his uyandırmıştır. İşte bunu diyorum. Kadınlara ait bütün öğeler dilimizde aşağılama ve küfretme amacıyla kullanılıyor, erkeğe ait olanlar ise yüceltme ve ödüllendirme. Bunları sadece erkekler değil farkındalığımız henüz tam oluşmadığından kadınlar da yapıyor. Bir kadına "erkek gibi kadın" dendiği zaman, kadın bunun temelindeki aşağılamayı göremeyecek kadar teslim olmuş, böyle denmesinden büyük bir gurur duyuyor. Hemcinslerine karşı bir erkek "bedenime dokunmaymış... değdirirken eyiydi" yazınca en çok kahkaha atan "ağzına sağlık valla" diyen yine kadınlar. Biri bizi buradan alsın! Bu hale nasıl geldik, erkeklerin hayatın her alanına bu kadar hakim olmaları ilk ne zaman başladı bilmek isterdim. Bilmek yetmez, zaman makinama binip gitmek isterdim. Sonra belki bu süreci durdururdum.

bu herif star gazetesi yazarı...



Günlük hayatta hep duyarız, "Ah, bana yetki verecekler..." Biz bu soruda konuyu belirleyip yetkiyi size verdik: Çocuk gelinler! Buyurun yetki sizde, güç elinizde; bu sorun karşısında ne yaparsınız?

Bana yetki vermeseydiniz keşke. Çünkü benim projelerimden biri kökten sünnetçi olmak. Yetkilerimi kötüye kullanabilir, tarihin en kanlı kadın diktatörü olabilirim. Bu yıl 20 bin civarında çocuk gelinimiz olmuş. Hayırlı olsun. Baya baya resmi evraklarla pedofili yapıyor, kötü görünen yerlerini de düğün, aile, din makyajıyla süslüyoruz.  ( okusak bunu )
Eğer bir yetkim olsaydı, ilk önce aile içi denetimleri on kat artırır, mevcut durumu hızla düzeltmeye çalışırdım (örneğin; yaşı küçük kızı için evlilik izni almaya gelen aileyi ağır bir şekilde cezalandırmak, kızı bir süre ailesinden uzaklaştırmak gibi).
Sonra babaları eğitmek için kolları sıvardım. Hep annelerin eğitilmesinden dem vurulur. Fatura yine kadına kesilir. Hayır. Ataerkil bir toplumda anne ne kadar bilinçli olursa olsun son söz babanındır. Gerekirse şiddete başvurup dediğini yapar. O babaların çoğu; kahvede, camide, çarşıda çabucak gaza gelen, bir tomar paraya tav olan adamlar. Kızıyla alakalı en küçük bir namus şüphesine düşsün hemen başgöz edip namusu kurtarma derdine düşer.
Küçük yaşta evliliklerin çoğu; kızın onun bunun oğluyla adı çıkacak diye ve babanın paraya ihtiyacı olduğunda yapılır. Bizzat yaşadığım şeyler bunlar. Sonra kız çocukları için pozitif ayrımcılık paketi hazırlardım. Maddelerden biri "En az 20 yaşına kadar okuma zorunluluğu" olurdu. Okumam derlerse işe sokar sürüm sürüm süründürürüm onları. Onu da kabul etmezlerse hapse atarım. Tabii yasaları buna göre düzenleyeceğim. Galiba tam bir diktatörüm. Ama güzelinden.



Medyaya yakın bakışınızdan, yazılarınızın tarzından, popüler kültüre yaptığınız göndermelerden mizah dergilerine uzak durmadığınız belli. O halde sorumuz şu: Mizah dergilerinde kadının yansıtılışını nasıl buluyorsunuz?

Şimdi koca memleket baştan ayağa berbat olur da dergisi olmaz mı? Kadına bakış açımız tek kelimeyle: seks. Mizahımız da bu doğrultuda. Gerçi eski dönemlerin, 70'lerin, 80'lerin karikatürleri daha kötüymüş. Homofobi,  köylü kadın aşağılama, tecavüzü normalleştirme, sarışın kadını aptal görme, mutfakta duran anne gibi komikliklerle geçmiş o yıllar. Şimdi iletişimin hızlı olması, gelen tepkilere göre hataların hemen anlaşılması sayesinde daha az. Hâlâ daha bazı eksikler var. Mesela meşhur olmuş karikatür kahramanlarından kaç tanesi kadın?
Herhangi bir karikatürde, diyelim ki bir işveren veya müdür çizilecek, kaç karikatürist bu figürü kadın olarak çiziyor? Bir kadını cinsiyetini alet etmeden eleştirebilen bir mizahçı babayiğit görmedim. Her şeyi bıraktım kadın karikatürist sayısı kaç?
Kadınlar mizah üretemiyor diye bir öngörü var, belki haklılık payı vardır. Bunun sebebi zeka eşitsizliği falan değil, özgüvensiz yetiştirilmemiz. Sadece güzel görünsün, hoş giyinsin, edepli konuşsun, düzgün yürüsün, istediğimizde seks versin ama seks istemesin, öyle yollu gibi olmasın diye adeta bir mumya gibi şekillendirilmiş, taşkınlığı hoş görülmemiş kadında; mizahın o darmadağınık, serseri, çirkin, sivri yapısının oluşması beklenmesin. İstisnalar müstesna tabii.



 2011'de tanıdıkları erkeklerden şiddet gördüğü için ölen kadın sayısı 250'den fazla. Kitabınızda "şimdilik memleketin testosteron familyası benden korkmasın. Ama amaaa 70 yaşına gelince, o tayfa ile cinsi ve insi münasebetim kalmayınca yapabilirim diye düşünüyorum..." diye yazıyorsunuz. Siz yetmişinize gelmeden bu konuya nasıl el atılmalı?

Röportajın başından beri konuştuğumuz her konu gelip gelip erkeğe, erkeğin eğitilmesine dayanıyor. Çünkü öyle. Ama nasıl eğitilirler bilmiyorum. Erkekler inatçı, erkekler sahiplenici, erkekler şiddete meyilli. Birkaç gün önce bir video seyretmiştim. Muhafazakar bir türkücü şiir okuyordu ve şiirinde kadın gibi kadının nasıl olması gerektiğinden dem vuruyordu. Bana hizmet ederken zarif olacak, kuru fasulye bile pişirse şık sunacak, şişman olsa bile (olsa bile?) hanım hanımcık yürüyecek, süzülecek, ecek, acak, öcök, diye gidiyordu. Paketleyeyim mi burada mı yersin dedim ama beni duymadı. Şiir zaten başlı başına ele veriyordu ama şiirin sonunda söylediği cümle egemen erkek kafasının nasıl çalıştığını özetledi. "Ben erkeğim, kadına sahip olurum ve kadın bana ait olur" dedi. İşte şiddetin sebebini ve çözümünü bu cümlede aramalıyız.
Öldürülen kadınlar, evlerde yaşanan şiddetin boyutu hakkında sadece bir ipucu. O kadınlar ve diğer milyonlarca kadın erkeğin malı olarak büyütülüyor ve erkeğe sunuluyor. Erkek annesinden gördüğü ilgiyle diğer kadınların da kendisine hizmet etmesi gerektiğine inanıyor. Ömrü boyunca kadının kendi eye kemiğinden yaratılmasının onurunu taşıyor. Bununla kendine haklar yaratıyor. Kadın ne zaman ki kendine ait haklar da olmasını istiyor, şiddet başlıyor. Erkeklerin bu sahiplenme duygusundan kurtarılması, kadınların hizmeti olmadan yaşayabileceğinin ve hiçbir insanın ona ait olmadığının öğretilmesi bir çözüm olabilir. Ama zor, çok zor. link



video bu

Salı, Temmuz 10, 2012

Durum raporu


tıklıyon bunu

Hani lan? Kitapta çıkardık niye hayatım değişmedi benim? Güya paralar oluk oluk akacak, her taraftan alakalı alakasız zibilyon tane teklif yağacak idi. Kim kesti paralarımın önünü kardeşim!!1 Bana bir şeyler teklif etsenize lan!! İtiraf sitelerine senaryo yazarım, forumlara bot olurum, dandik ürünlerinizin altına “eltimden gördüm bende aldım çok memnun kaldım ;);) yazarım.  Şansıma tükürüyüm ya. Bari kapağımın çalıntı olduğu dedikodusu falan yayılsaydı da sansasyondur, navigasyondur yolumu bulsaydım. Hoş o kapağı kimse kimseden çalmaz ha. Gece uyanıp aniden görünce korkup pikeyi kafama çekiyorum. Kızın gözünün içinde tek gözlü yaratıklar, ejderhalar  falan var abi. Karanlıkta hareket ediyorlar. Ağzından hiç bahsetmiyorum bile. Sen yıllarca dudaklarım çok güzel diye dolan,  çıka çıka cehennem mağarası gibi ağızla çık. İnsan oğlu sahtekar, insan oğlu hep laf hep. 
Evde aynı kitaptan iki tane olması bazı şüpheleri de beraberinde getirdi (yan yana koymayacaktım onları) "bu gaffasına bir şeyler takmış gızlı kitaptan niye büssürü?" diye sordular. "çünkü onu şeyden şaparken, muhakkak ötekini şey etmek gerekirdi ki bir alana bir bedava şoolunca ne dese beğenirsin ehe ehe" dedim. Bunun dışında bir aksiyon yaşamadım. Ne aksiyon, ne para, ne teklif.  Ne demeye kitap çıkardık ya olum biz? 
En çok merak ettiğim şey kitabımı bir kitapçının rafında görünce neler hissedeceğimdi. Olayı yerinde hissetmek için vardım kitap satan yerlere. Dünya üzerinde bir kitabı rafta görmek için 3 araçlık yola giden "tamam gördüüüm, o zaman napim eve döneyim" diyen kaç kişi vardır? Çektiğim fotografta işe yaramadı. Çünkü telefonumun 1,5 piksellik kamerasının yarısı kırık. Öteki yarısı ile çektim eve geldim ki kendi kitabımı değil yılmaz özdil'inkini ortalamışım. Neyse ki internetten fotograf yollayanlar sayesinde eksikliğini hissetmedim. Bende doğuştan gelen öyle bir artiz tutum var ki her şeyi olağan peeh,  normal ki bunlar meeh diye yaşarım. Bir hafta sürmedi her yıl kitabı çıkan biri gibi hissetmeye başladım. İki gün sonra heyecanım bitmiş balkonda halı yıkıyordum. Turşu da kurdum. HIYAR!! Yinni?

Yayınevinin bildirdiğine göre kitaba olan ilgi güzelmiş. Emine s. beder ile at başı gidiyormuşuz. Bir ara kitapçıda kimse görmeden benim kitaplarımı alıp onunkilerin üstüne dizdim. Kameralar çekmiştir ha. Ama hakkı var üstad bu sene çok sağlam yemek tarifleri ile gündeme bomba gibi düşmüş. Rekabet çetin. Hele o iç yağında ıspanak yuvası dönengeci ne öyle! Hiç hesapta olmayan şeyler bunlar.
 Kitabım bir aydır deneme kategorisinde ilk 4 kitap içinde. Aynı alandaki diğer taşaklı yazarlara bakarak benim o paçalarından akan acemilik ve fukaralıkla orada olmam şaşılacak iş.Hergün açıp pel pel şaşırıyorum. Bak gene şaşırdım. Yılmaz Özdil olsam:

Pembe kitap kimin?
Siminya adında bir pespayenin
…..
Neymiş?
Ankaralıymış
Ankara Nedir?
….....
Başkent!!
AKP!!!
Peki.....
......
İzmir ne demektir?
Yılmaz Özdil!
ATATÜRK...
*****************
İşte görün dönen rezilliği!!
........

Diye düşünürdüm. Acaba bu herif düşünürken de enter yapıyor, noktalama işaretlerini böyle har vurup harman savuruyor mudur? Zor olmalı.

Bana yansıyan yorumlar genellikle iyi. Olumsuz yorumlar da var tabi. Bunlar genelde iki yönden geliyor. Hemen anlaşılamayacak uzunluktaki cümlelerim yüzünden okuyana hafakanlar (erkek çocuğuna isim: hafakan) basması ve dehşet olayları sanki çok normalmiş gibi anlatmam. Üzerimden kamyon geçse bile “ehuehue kamyon kafamı pırtlattı” diye yazmam bazılarını irite etmiş. Bekliyordum bunu (normal ki bunlar peeh) Bu durum benim sert ve vahşi üslubumun her bünyeye hitap etmemesinin sonucu. O kadar sert gelmişim ki gazeteci birkaç zevat “erkek söylemi” diye eleştirdi beni. Nazenin, kırılgan ve ağlak yazıp alışılmış kadın söyleminin hakkını vermeliydim galiba. Bknz: Kadın gibi kadın
Bir gazeteci kadın ise benden fena halde nefret ettiğini hissettiren sorularla çıktı karşıma. Hemen bütün soruları;  aşağılayan, hor gören, tepeden tepeden sorulardı. Bende onun anladığı dilde, sıçarım çanağına türü cevaplar verdim. Ama tabii gazeteye basılacak gibi olmadığı için kendince kırpıp yumuşatarak yayınladı. Mesela yayınlamadığı sorulardan sadece biri: 

    -  Entelektüel bilgi seviyeniz de pek tarif ettiğiniz kızın yetişme tarzına uymayacak derecede zengin! Bunu nasıl sağladınız?
Bu bakış açısı yıkmak istediğim diğer köhne köy adetleri arasında elitist duruşuyla göz kamaştırmakta. Bir insanın entelektüel seviyeye ulaşmak için berjer koltuklarda oturup, pencereden şehrin göz kamaştıran ışıklarını seyretmesi gerekmez. Bilgi şehirlilerce bulunmuş yeni bir icat değil. Binlerce yıldır insanlar bir yolunu bulup öğreniyor. Bknz: mağara hiyeroglifleri. Piri Reis meşhur haritasını Google Earth’e bakarak çizmemiştir di mi? Bildiğim kadarıyla Aşık Veysel’de edebiyat fakültesini bitirmedi. Bilkent mezunu insanlar içinde Türkiye’nin başkentinin İstanbul olduğunu zannedenler var.  Bardağına konan sineğe “gider mısın lütfan gerızakalı şay” diyen üniversiteli gördüm ben (asfdadasdf)  Entelektüelliğin yaşam standardı ile değil merakla ilgisi var. Taşra insanının bir şey bilmediğini düşünmek modası geçmiş bir önyargı. Bu önyargıyı Hacettepe tıp fakültesini kazanan Hakkarili çoban bile değiştiremediyse ben hiç değiştiremem.

Durup dururken tek kitapla entelektüel de olduk iyi mi. Gazetecilerle anlaşamadığıma "laflarımı cımbızla seçmişler!" diye atar yaptığıma göre yakında bar çıkışında "çekmeyin kardeşiem" derken görüntülenebilirim demektir. Oldum ben oldum.

 Olumlu yorumlara gelirsek. İşte en sevdiğim bölüm. Taraf-kitap ekinde çıkan yukarıdaki yazı muhteşemdi. Vay beeh dedim kendi kendime. Niyeyse ani bir refleksle koştum aynaya baktım. Evet bana diyo dedim, aynada onayladım. Twitter'dan zaten fihuu, zamanında blokladığım İstiklal Akarsu bile destek oldu lan. Yerin dibine girmeyi geçtim, mağmaya tosladım. Biliyor musun kötü karakterler var :( 
Ardından Borges'in yazısı. Orhan Uluca'nın yazdıklarımı okuduğunu, kitabımı alacağını hiç düşünmezdim. Bu spor yazarı tayfası sadece spor haberi okur, tenisçi ve spor muhabiri kızlar dışında gözleri bir şey görmez diye düşünüyordum. Sonra bir çok blog yazarı arkadaşımın kitabım hakkında ki görüşleri. Bunları okurken ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi ilettim ama bir de blogumdan teşekkür etmek istedim. İşte bunlar hep karşılıksız, beklentisiz,  rica minnet, para pul gibi rezilliklere başvurmadan iyi niyetle oluşan şeyler. Bu nedenle paha biçilemezler. ANLAYANA!! 

Unuttuklarım varsa affola.


 böyle

Pazartesi, Haziran 04, 2012

Benim bir kitap işi vardı ya ne oldu o?




Çıktı o çıktı. Bugünden itibaren (çarşamba gününden) tüm İnkılap Kitabevi  mağazalarında, D&R, İdefix, Kitap yurdu kısacası tüm Türkiye’de olacak. Aniden, pat diye olmayabilir tabii sinsi gibi usul usul yayılacak.

Sanırım buradan birilerine teşekkür etmek gerekiyor. Kime teşekkür etsem ımm ömmm amm pek tabii ki aylardır her dediğine “hayır” cevabı vererek ömrünü tükettiğim insan, editörüm Ahmet bozkurt'a teşekkür etmem lazım. Şu an öldürmek istediği 3 kişiden biri olduğum halde teşekkürü kendisine bir borç biliyorum. Ömrüm boyunca bana sorulan hal hatır toplamını, büyük bir nezaketle 6 ayda soran yüce gönüllü insan. Kitaplarını normal kağıt kalem kullanarak yazan son seçilmiş. Entelektüellerin dibi! ( Telefonu “Puşkin arıyor” diye çalan, akşam yemeklerinde portakal soslu şekspir yiyip,  hamlet’e iyi geceler dileyerek yatan bir insandan bahsediyorum )  Nezaketin ve anlayışın için teşekkürler. Le poete travaille! (*
Fransızca cümlemden de anlaşıldığı gibi böyle bir insana bu kadar yakın olmak avamlık ayarlarımı ufaktan bozdu.  Artık hayata daha gözlüklü, divitli ve hokkalı bakıyorum. Dün kendime röbdışambır ve pipo aldım. 

Yalnız ben baya baya kaprisli bir insanmışım haa. Tee kilometrelerce mesafeden, Okan, Derya ve Sena'ya (kendileri bizim ekip. havaya geel "bizim ekip" ehehe ) etmediğim müdahale kalmadı. “O ne biçim yazı fontu allasen? Kare ne ya kare ne? üçgen olacak dedim! Odama  taze meyve söylemiştim geldi mi?” Hiç ama hiç memnun edemediler beni. Hatta kitap matbaaya girdiğinde "BASIMI DURDURUN  VAZGEÇTİM!!11 diye mail attım. Bi kaprislilik bi aman ne bu beecilik. Madonna olsaymışım konserlerime 500 denizaltı ile gidermişim allah etmeye.  Neyse ki durumu fark edip daha fazla yüz göz olmadılar. Siz siz olun kitap çıkarmadan önce yayınevi binasının yakınlarında ev tutun. Böyle uzaktan uzağa hakimiyet kuramıyorsun. Olmuyo.

Kitabı ortaya çıkarma safhası eğlenceliydi de şimdi içimi bir huzursuzluk kapladı. Kendimi sıkmaktan boynum tutuldu. Ölecek miyim nedir.  Belki de sadece çişim var. Bilemiyorum. Artık mantıklı düşünemiyorum. Kendimi o kadar yetersiz buluyorum ki sanırım öz eleştirinin kaynağına indim. Hiçlik duygusunu da geçtim hiçliğin hiçliğini keşfettim. Hiçler dışlar çarpılıyorum. Ahmet bey dili döndüğünce beni kendinden hiç memnun olmama ruh halinden kurtarmaya çalıştı, önceleri “diline olan hakimiyetin, cümleleri eğip bükebilme kabiliyetin, mamafih üslup bakımından…” diye övgüler yağdıran adam sonraları telefonlarıma çıkmamaya başladı :’( 
 En son “siminya artık yazdığın şeyleri unut, uzaklaşmaya çalış. başka şeylerle ilgilen ne bileyim pikniğe git, tavuk kanadı falan kemir!!” dedi.  Bende dediğini yaptım ve uzaklaşmak umuduyla kitabı balkondan attım. Sanki biraz uzaklaştım gibi hissettim. Ama yönetici “artık balkonlardan kitapta mı atmaya başladınız gavurun tohumları!!” diye bağırınca koşup geri aldım. Halı çırparken içinden düştü dedim. 

Sululuk bir yana benim için güzel bir deneyim oldu. Şu an değerini anlamıyorum ama ilerde "hey gidi, o olaylar neydi öyle lan" diyeceğimi sanıyorum. İnşallah kazasız belasız geçer gider bu günler. Kitabın adı gördüğün gibi  "Kız Kısmı" oldu. Sanırım benim hayatımın ana fikri bu sınıflamada gizli. Kadın mıdır? kız mıdır? insan mıdır? bir şey geçti önümden, ne olduğunu anlamadım. Öyle işte. Kitapla alakalı olumlu, olumsuz yorumlar için şurayı açtım. Şimdilik açık dursun bakalım, neymiş ne değilmiş. Kafama yatmadı, götüm yemedi trink! Göt demişken. Çok olumsuz yorum yapanın götünden kan alırım! (götten nasıl kan alınır bilen acil bana ulaşsın pls ) 

Diyeceklerim bu kadar

edit: bu hafta dağıtım olacağı için kitapçılarda hemen bulunmayacak ( artı KAPAKTAKİ GICIK GIZI TANIMIYOM )

kitabın satıldığı siteler: D&R  İDEFİX  KİTAPYURDU  HEPSİBURADA

Perşembe, Mayıs 17, 2012

Düşlerimizi kim aldıysa derhal geri getirsin



    Çocukları büyükler gibi görmüş geçirmiş bakan bir şehir. Ne kadar çok küfür ederse,  anayı bacıyı hiç tereddütsüz karıştırırsa, yüzünün kirini adam akıllı yıkamazsa yabancıların kendinden o kadar çok korkacağına inanan bitirim çocukların yurdu. Övgü dizmek gibi olmasın bu şehir bana daima doğruları, yalnızca doğruları söyledi. Hiç kandırmadı ama hiç. Şöyle güzel günler göreceksin, bak yemin ediyorum tuttuğunu koparacaksın, uçacaksın uçacaksın havalara uçacaksın vaatleri ile pışpışlamadı sırtımı. Tarzı değil. Yeri geldi sakınmadı indirdi Osmanlı tokadını.  Ama asla okşamadı ve dönüp bir hal hatır sormadı. Oralı bile olmadı.
 Daha ufacıkken görüyorsun istikbalini. Nereye kadar yürüyeceğini, tam nerede durmak gerektiğini, kimlerle iki lafın belini kıracağını, kimin kaybedip kimin kazanacağını, mübalağa yok kaç adet nefes çekeceğini bile baştan biliyorsun. Tıkır tıkır yazılı bunlar defterinde. Öylesi  peşin hükümlü, açık sözlü. Öylesi  arsız. Dikkatli dinlersen o arsız kahkahalarını duyabilirsin. Ya da boşver dinleme istersen. Sinir bozucu çünkü.

Belki diyorsun, belki düzen bozulur. Gidişatta bir sapma olur, bir yerlerde kuralın biri unutulur. O zaman sıvışırım kenarından. Kurtarırım paçayı da kelleyi de. Olur mu ya hangi devirde yaşıyoruz kardeşim diyorsun. Ben ötekilere benzemem, tak tak tak yaparım diyorsun. Diyorsun da diyorsun. Duyulmayan şeyin nesini diyorsan artık.  Duymuyorlar seni. Sağır desen değiller. Kör desen hiç değiller. Besbelli ölmüşler. Yoksa bu kadar çığlığı duymamak hangi yaşayanın harcı ki?

İnsan iki gün boyunca yemek yemese bile açlığını fark etmeyebiliyor. Yetmişikisaat kırk dört dakika uyumadan ve konuşmadan durabiliyor. Uykusuzluk; gözlerdeki morluklar kansızlığa, sürekli esnemek nazara bağlanarak saklanabiliyor ama konuşmamak çok göze batıyor. Günlük cevap duyma ihtiyaçlarının onda birini karşılamazsan protein eksikliği yaşayıp, etlerine saldırırlar. Onlara cevap vermelisin.  Olumlu cevaplar.  Söz dinleyen uslu cevaplar. Duyulmaktan hoşlanılan şeyler. Mesela “Olur” gibi “Tamam” gibi. Yapayım, edeyim, hayhay,  hoop tatatataam gibi. Hayır bu “Hayır” niye bu kadar dışlanıyor anlamış değilim. Kelimelerin bozguncusu,  iletişimlerin  anarşisti hayır. Oralarda yalnız mısın hayır? Bir gün söylenemeyip içerde biriken tüm hayırlar toplanıp devrim yapsın, yıllardır gönülsüzlüğün iktidarını yürüten tamamlar, olurlar ve evetler bir bir asılsın. Emrediyorum bunlar yapılsın.

İnancımı nerde kaybettim biliyor musun? Birazını bir savaş filmi izlerken kaybettim. Hiç kimsenin bir bok kazanamadığı terli ve kanlı bir savaşın sonunda usul usul yürüdü gitti köprücük kemiğimden. İnancın yürüyüp gittiğini de gördüm ya. Üstelik giderken köprüden geçiyor. Üstelik kahraman öldü. Bakakaldım bir süre. Film sonu yazıları bitince çıkan sürpriz sahneyi bekledim bi umut. Çıkmadı bir şey. 2 saattir verilen onca mücadele, sayfalar dolusu diyalog, dumanlar arasında alelacele yaşanan illaki bir punduna getirilip apar topar sevişilen aşk,  kocaman bir hiç içinmiş. HİÇ lan HİÇ.  Kazanamayacağın bir savaş içinmiş kahramanlığın. Dostlar koştururken görsün diyeymiş.  Bakalım benden kaç kova kan ter çıkacak diye bir deneymiş. Ve belki aslında kahraman falan değilmişsin. Sen öyle sanmışın.

Başka bir çok şeyde de kaybettim türlü türlü inançlar. Bu ülkeye de inancımı kaybettim. Anama da kaybettim, babama da kaybettim.  Olmayan kedime, ekmediğim sardunyaya, öpmediğim sevdiğime. Sağa sola inanç saçıyorum.  Bir tek küpe çiçeği hariç. Ona hala yürekten inanıyorum.
Kapının önündeki varilde büyüyen elma ağacı kuruyunca da kaybettim bir miktar inanç. Umulmayacak bir savaş kazanmış ve dandik bir tenekeden,  gölgesinde çocuklar oynayan muhteşem bir ağaca imza atmıştı. Belki de gerçek kahraman oydu. Yerini bir küçük filize dahi devretmeyecek kadar sorumsuzca, daha önce hiç elma vermemiş gibi ansızın çürüdü gitti. Anlatsan inanmazlar. Şu varilde bir ağaç vardı meyve verdi, çok büyük değillerdi ama idare ederdi desen yarısında sıkılıp giderler. Böylesi küçük hikayeleri  sadece yaşlılar birbirine anlatır diye öğrenmişler. İnançla kurduğun alakaya ise kesin gülerler. Bir varil dolusu kayalaşmış toprağa yüklediğin anlam da aşırıya kaçmış olabilirsin. Senin ilginç hikayelerinin sadece senin ilginç hikayelerin olma ihtimali yüksek.
 Her şeyin en iyisi susmak. Her şeyin en güzeli filmlere ve kahramanlara inanmamak. Hikayelerini kendinden başka kimseye anlatmamak. En iyisi


Perşembe, Mart 15, 2012

Ötekileri öldürmek




 Annem mutaassıp bir kadın. Öteki dünya korkusu ile zaman zaman ibadette aşırıya kaçtığı, on binlerce boncuk uzunluğundaki bir tespihin taneleri arasında kaybolup gittiği olur. Hayallerinden biri ilerde bir gün kara çarşaf giymektir  ama babamın çarşafa tepkisi eve gelen iki çarşaflı teyzeyi çükünü çıkarıp kovalayacak kadar net olduğu için böyle bir eyleme girişmekten korkar. Kovalanan kadınlar “bu kafir adama karşı metanetli olursan cennette köşklerde oturursun bacım” dedikleri için annem babamın her türlü taşkınlığını “cepte bir sabır sevabı daha” düşüncesiyle alttan alır.  

   Babam türkü aşkı, pala bıyıkları ve fötr şapkası yüzünden mahalle sakinleri tarafından alevi zannedilir. Bir gün babamın alevi olup olmadığını çözmek için kolundan tutup zorla camiye götürmüşler. İçinden saydıra saydıra camiye giden babam genellikle abdest almadan, kirli donlarıyla namaza durmuş. Bu durumu “Hem abdestin sırasını karıştırıyorum hem de dürzülere gıcıklık olsun dedim”  diye anlatır. Bir gün bir namazın ortasında sıkılıp,  bağdaş kurup “gurban olayım gız içinde acik daha dursun türküsünü patlatana dek bu gönülsüz müslümanlığı sürdürmüş. Zaten ondan sonra istese de camiye almamış,  cami civarından bile geçse homurdanmışlar. Babamın da işine gelmiş bu, daha da vermiş karı kızın, humarın, sazın gözüne.  Annemle babamın iki zıt kutuplarda sergilediği aşırılıklar yüzünden biz zavallı evlatları birer birer tuğçe kazazlaştık. Bir gün TKP’ye bir gün Taliban'a öteki gün Turancılar'a sempati duyduk. Arayışlarımız sürüyor.

 Babamın alevilere bu kadar benzemesinin sebebi doğduğu köyün bir alevi köyüyle bitişik olması. Küçüklüğümüzde Hıdırellez zamanı bizi bu köye götürürdü. Köy ahalisi çimenlik bir yerde toplanır, kazanlarda bulgur pilavı pişirir, geleneksel oyunlar oynardı. Babam da o sırada alevi dedelerle aşık atışması yapar, ondan hiç duymadığım kahkahalar atardı. Ben nereye geldiğimizi ve ne yaptığımızı anlamayacak kadar küçüktüm ama babamın değişimini hissedebiliyordum. O'nu bir daha asla kendine tıpatıp benzeyen bu kadar adamla bir arada görmedim. Kahkaha atarken de görmedim. Babamın alevilere benzerliği hayatta sadece bir işimize yaradı. Atatürk Orman Çiftliği’ne defalarca beleşe girdik.Gişede görevli memur aleviydi ve babamı ünlü bir alevi dedesiyle karıştırıyordu.  Ses etmedik.  Bunun dışında genelde olumsuz bakışlar ve imalı sözler nasibimiz oldu. Lakaplarımdan biri kızılbaşın kızıdır.

   Mamak;  Sivas, Yozgat ve Tokat gibi illerden çok göç alır. Bu yüzden Mamak’ta çok alevi yaşadığı söylenir. Söylenir diyorum çünkü- her ne kadar günümüzde bu durum azalsa da- hala alevi olduklarını bir sır gibi saklayan, yıllara dayanan bir ötekileştirmenin sonucu olarak sunni gibi davranmak zorunda kalan aleviler var. Ramazanda oruç tutuyormuş gibi yapıyor, iftarlara gidiyor, kurbanda danaya giriyorlar. Bu davranışların sebebi  tabi ki azınlık olmaları değil. Bilmem kaç yüzyıldır ideolojik hakimiyet; “tek kutsal benim kutsal saydığımdır”cıların elinde olduğu için. Sesleri çok çıksa, her hangi bir makamda yükselseler ilk fırsatta “afedersiniz alevi” diye bir ayıp, bir günah gibi aşağıya çekilmeye çalışılacaklarından. Yüzbinlerce çapsızın bu halkı bir “mum söndü”  aşağılamasıyla özetlemesine şahit olacaklarından. Türkü söylemek için bir yerde toplansalar on binlerce Güner Ümit’in ellerine çıra alıp koşacağından böyle yapmak zorundalar.  Yoksa aleviler ne suskun ne korkak ne de azdır.  Cesaretlerinin ve isyanlarının dile gelişini anlamaya Pir Sultan Abdal yeter.



(pir sultan abdal devletin zulmüne karşı isyan etmiş, isyanını şiirleri vasıtasıyla halka yaymış, onları bu zulme karşı sessiz kalmamaya çağırmış bir asidir. bir nevi aleviliğin martin luther king’i. zalimlerin hışmından yanına sığınan hızır’a kol kanat germiş, eğitimi için şehir dışına gitmesine yardım etmiştir. hızır sivas’a vali olarak atanınca ilk işlerinden biri dergahında yetiştiği pir sultan’ı idam ettirmek olmuştur. pir sultan’a bütün halkın taş atması emredilmiş atmayanın kellesinin uçurulacağı duyurulmuş, pir sultan’ın dostlarından biri taş atmaya kıyamayıp gül atınca pir sultan’ın dilinden o meşhur şiir dökülmüş

şu kanlı zalimin ettiği işler,
garip bülbül gibi zareler beni,
yağmur gibi yağar başıma taşlar,
ille dostun gülü yareler beni
 


    Bazen yakılan aşıklardan birinin türküsünü dinlerken,  herhangi bir yerde olayın görüntüsüne rastlayınca veya babam Aşık Veysel’den bir türkü söylemeye başladığında o günü düşünüyorum. Bir otel odasında ne yapacağına karar vermesi için sadece birkaç dakikası olan ozanlardan birinin çırpınışları geliyor gözümün önüne. Hayır empati yapmak değil niyetim. Zaten bu empati ve saygı beklentisi çok zorlama geliyor bana. Kimsenin düşüncesinin bizim saygı lütfumuza ihtiyacı yok. Biz saygı duymasakta o düşünce onun beyninde arzı endam etmeye, dilinden savrulup çıkmaya devam edecek, etmeli.  Bi gölge etmeyelim yeter.

     Empati ise anaokulunda oynanacak bir oyunu andırıyor.  Bir durumu yaşayanın hissettiklerini anlamamız için belki bütün hayatını onunla birlikte yaşamış,  gözünün önünden geçecek sahneleri bilmemiz gerekir.  Mesela bir zamanlar küçük, yeşil, sevimli bir bitkiye verilen isimken, 93 yılından sonra bir katliamın adı olan Madımak'da sıkışmış ozanlardan biri olduğumuzu farz etsek;  evde bıraktığı , belki dönünce saz çalmayı öğreteceği çocuğunun “çabuk gel baba” diyen yüzü gözümüzün önüne gelir mi? Empatinin öyle bir becerisi var mı? Otelin bir duvarından ötekine yalpalarken kader arkadaşlarıyla saliselik çaresiz bakışmalar yaşadığı o gürültülü sessizliği hangi mizan, hangi çaba canlandırabilir? Ateşten kurtulsa on binlerce öfkeli Nemrut’un gazabından kurtulamayacağını, ölümün er geç göğsüne dayanacağını anladığı o saniyeyi, empati duygumuzu ne kadar zorlarsak yaşayabiliriz? Evlatlarını tv haberlerinde “pir sultan abdal şenliklerinde aşıklar geçidi” haberiyle beklerken “ 35 kişi yakılarak  öldürüldü” haberinde gören annenin ve babanın ciğerine düşen ateşi aynı yakıcılıkta hissetmemizin imkanı var mı?  Bu zalimlerin kendisi gibi olmayanı, kendi sevdiğini sevmeyeni, kendi inandığına inanmayanı değiştirmek, olmadı öldürmek tutkusunu hangi empati duygusu haklı bir noktaya getirilebilir?




Hayırlı olsun”

35 kişi, birilerinin bitmeyen hassasiyetleri neticesinde yakılınca demokratik bir devletin yapması gereken suçluları ve ihmali olanları cezalandırmak olmalıydı, toplum hafızasında onulmaz yaralar açmış katliamı bir mahkeme meselesi, zamanı aşmış sıradan bir dava olarak görmek değil. Alevilerin  tıpkı diğer halklar ve inançlar gibi neden ötekileştirilip değiştirilmeye ve öldürülerek bitirilmeye çalışıldığını araştırmaları, çözümler bulmaları gerekirken suçlular ve savunucuları kah makamla kah sırt sıvazlamayla ödüllendirildi. İnsanları kahkahalar içinde "lan yakın lan yakın" diye bağırarak yakan, allahuekber çeken ve zafer işareti yapan katiller devlet ve maşaları vasıtasıyla mağdurlaştırıldı. "Hayırlı olsun" olumlu ve güzel olaylar için sarf edilir. Bu gazabın tam olarak hangi noktasında güzellik arayacağız? Katliamdan hayır çıkaran memleket. Kurdele de kesin bari.


     Bu nefret dili, bu diri diri yakılan insanlardan daha fazla acı çekmişlik halleri, daimi bir mağduriyet, her biçimde mağduriyet, hep mağduriyet şu iletişim çağında hızla inandırıcılığını yitirdiği gibi bizi cehalet bataklığına çekmeye devam edecek. Çoğunluğun kim olduğu, hangi inancın ayrıcalıklara sahip olduğu adım başı camiiye bakarak bile anlaşılabilir. Sahur davulu olayına girmiyorum bile. Biz artık bu olmayan ezilmişliğinizi, kan döküp döküp ümmet kan ağlıyor edebiyatı parçalamanızı yemiyor ve gerçek dünyaya dönmenizi bekliyoruz. Masal saati bitti. Bizim gibi düşünmeyen, başka şeylere inanan, hiç inanmayan,  türk olmayan, sunni olmayan, heteroseksüel olmayan bir çok başka toplulukların da olduğunu öğrenme yaşınız geldi. Beraber yaşamanın yok etmekten daha basit olduğunu öğreneceksiniz. Aptal sabah kuşaklarınızda, zevzek zevzek Anadolu geziyoruz, börek çörek komadık götürdük programlarınızda Sivas katliamı günü "madımak mıklası" tarifi verme zalimliğiyle bir yere varamayacağınızı da. O rövanşist kafayı, tıpkı Ahmet Kaya için yaşadığınız günah çıkarmanın benzeriyle terk edeceğiniz günler de gelecek. Meyilli kitlenize vurup kıran, kodumu oturtan, eli tabancalı sert adamları allayıp pullayıp satmakla hata yaptığınızı anlayacak  Nesimi’yi, Pir Sultan’ı, Hz Ali’yi kısaca sevgiyi anlatmaya kendiliğinizden başlayacaksınız.  Eğer bu topluma birlikte yaşayabilme becerisi, kendini nimetten sanmama ve diğerini ötekileştirmeme yetisi usturupluca anlatılmazsa bütün memleket baştan ayağa cem evleriyle donatılsa bile bu gelişmemiş kafalarımıza inanç hürriyeti layığıyla işlenmediği için korkarım o cem evlerinin kaderi de Madımak gibi olur. 



 Üfürükten mağduriyet çıkarma yapaylığından uzaklaşırsak gerçeklerle yüzleşeceğiz. Ve gerçekler hiç işimize gelmeyecek. Artık çoğunluk muyuz, beriki miyiz, ileri ki miyiz ne zıkkımsak ötekilere çok zalimlik ettik. Babamın alevi olup olmadığını test etmeleri bile bu zalimliğin ne kadar cüretkar bir şekilde aramızda kol gezdiğini gösterir.  Bundan bir kaç yüz yıl önce azınlıkların yada başka inançlara sahip insanların toplamı yüzde/40 lardayken şimdi yüzde/2 lere inmiş. Ne yaptık o kadar insanı? Nereye  kıstırdık? Nerelerde susturduk? Yüzde bilmem şu kadarı Müslüman memleket… Hayırlı olsun.




Perşembe, Mart 01, 2012

Kitabım çıkıyor




Yalan söylemeye hacet yok her şey ortada, pek mutlu değildim. Zati mutluluk hiç kimse için devamlılığı olan, aynı kişide uzun süre barınan bir şey değil. Ara sıra hissettiğimiz, etkisi çabucak biten bir saman alevi. Belkide kalbin ereksiyonudur da garibin erken boşalma sorunu vardır. Yada her ne boksa işte. Bu uçucu zımbırtının rolünü bu kadar büyütmeye lüzum yok.

    Yine günlerden komik video seyredip fazla gülememe, saatlerden, arkadaşlarının Facebook durumları altına klavyeyi avuçlarcasına random mesajlar bırakmaydı. Twitter'da "sen elmayı seviyorsun diye..." nin bir milyonuncu versiyonunu okuyup favlamaydı ki İnkılâp Kitap'tan Ahmet Bozkurt'un mesajını aldım. Kitap diyordu, yazmak diyordu, BASMAK diyordu! Bir dakika bile düşünmeden paranoyanın verdim beline küsküyü. Pek tabi ki. Anamın rahminde geçirdiğim günlerle alakalı kafamdaki soru işaretlerini bile çözmüş değilken.. Düşünsene 9 ay boyunca gebeş gibi yatıyoruz ya. İnanılır gibi değil. Gerçi sonra doğuyoruz da tarlaya tapana mı gidiyoruz? Bu seferde sıça sıça yatıyoruz. Bebeklik gerçekten büyük vakit kaybı. Vatana millete külfet. O süreç daha verimli hale getirilebilir bence.
Şüphelerimin yersiz olduğunu anlamamın üstünden 10 gün geçmiş miydi, geçmemiş miydi elimde sözleşmeyle yatağımın üstünde sırıtıyordum. Sanki uzun zamandır alamadığım bir kitabı almış gibi mutlu, imzalı A4 birikintilerimi kucaklayıp oturdum. Na böyle seksen sayfa gelir.

Sonra başladım kitabımı yazmaya. Bir şey söyleyeyim, bundan sonra kuracağım hiç bir cümle bundan daha iddialı olmayacak; Dünyanın en güzel şeyi yazmak. Sonra belki yaprak sarması. Ama önce yazmak.
Sadece benim için geçerli değil bu. Bence okuma yazması olmayan annem için bile bu böyle olmalı. Eğer yazabilseydi siyatiklerini öyle bir anlatırdı ki Ankara'da Siyatik adlı gaddar, belalı, hobisi yaşlı kadınların bacaklarını tekmelek olan bir adam yaşadığına inanırdık. Karısının adı da Reflü olurdu.
 Çünkü yazmak, yaratmak. O güne kadar yok olan bir insana, bir eve, bir ağaca yaşama hakkı veriyorsun.  Dur ya daha bir kitabım bile olmadan Elif Şafakvari kalıplar kullanmaya başladım. Allah bilir kitap çıktıktan sonrada "bu süreçte çok sancı çektim... karakterlerim içimin çeperlerinde yolculuğa çıktı...yeni bir kitaba başlamadan önce demlenmem ve yeniden sancılanmaya hazır hissetmem lazım..." diyeceğim. Derim yani. Sağım solum belli olmaz. Keza karşıdan karşıya geçerken de önce sağa mı? yoksa sola mı bakacağımı bilmiyorum. Trafik ışıklarının hangisinin bize yandığını da.

 Yakın bir zamanda, kısmetse bir kaç aya kadar kitabım çıkacak. Şimdilik sadece bu mutluluğumu paylaşmak için yazdım. Hani yazmak güzel ya o bakımdan. Tutamadım kendimi. Kitabın içeriğidir, kapağıdır, götüdür, başıdır bunlar için henüz net bir şey söyleyemiyorum. Çıkış tarihi falan netleşince yeniden, daha sevindirikli bir yazı yazarım herhalde.
 Ne olursa olsun benim için bir kitap yazmış olmak bile, bak kitabımın basılmasını falan demiyorum sadece yazıp meydana getirmek bile hayatta gelebileceğim en güzel nokta. Ömrümde ki tek başarım kardeşim işşş! Bundan sonrası çok da lülü. Yani azcik lülü tabiki de, çok lülü değil.
Sözlerimi Anadolumuzun bozkırlarından güzide bir temenni ile noktalıyorum. Her şeyin hayırlısı yareppim... Güzide kim?

Salı, Şubat 07, 2012

no hope no harm



Ne ekmeğini yedik, ne parsasını topladık şu yalnızlığın. Yalnızlık olmasa şairler boku yer,  bariton sesli  isyankar şarkıcılar üretkenliğini yitirir, entel sinema filmleri yarı yarıya azalırdı. Yağmurda sırtı bize dönük yürüyen şemsiyeli adamlar ilgisizlikten yakınır, martıların ve beyaz çarşaflı dağınık yatakların fotografları çekilmezdi bir süre.  Belki de hiç.  

Çünkü ancak yalnızım dediğimizde acıyorlar bize. Omuzlarını işaret edenler oluyor. Havada hoş bir ortak yalnızlık kokusu. Yalnızlıkta yalnız olmadığını görmek harika. En azından bir konuda yalnız değilsin bak.
Dostu çok olan insanı pek seven olmaz. Gürültücü, ukala ve alemci görünürler. Bu nedenle fazla kimse tercih etmez çok dostlu olmayı. Yalnızlığın artizliği kolay kolay bırakılacak bir kariyer değildir. Ondan değil midir popçu Can’ın bar çıkışı beraber yakalandığı kızı kaldırımda bırakıp kaçması. Sevgilisi olanın söylediği “bir başımayım yalnızlığın ıssız rıhtımlarında” şarkısına kim inanır? Kaç kadın şarkıyı dinledikçe anaç kollarına Can'ı almak ister ki bir daha?  Hayranları Can’ı yalnız sever. Can hayran olunmayı sever. 

 Asıl kim yalnızdır biliyor musun? Şarjı bir haftadır bitmemiş telefonunun mesaj kutusunda,  geçen yıl  semt polikliniğinden gelen "göz taraması" kampanya mesajını bile silmemiş insan yalnızdır. Eski mesajları silmediği gibi ara sıra açıp hepsini yeniden okur, her okuyuşta başka detaylar yakalar. Hımm bak o polikliniğin adı artık Şifa Klinik değil, geçen ay değiştirdiler.
 Uzun zamandır cesaret edipte yapamadığı bir şeyi yapar, rehberden birine mesaj atar. Adrenalini sever aslında. Attığı mesaja cevap gelecek diye elinde telefon beklerken, tuşlara rastgele basıp ekran ışığını hep yanık tutar. Ara sıra parmağıyla ekranı temizler. Dokundukça daha çok buharlanır meret. Sonra belki gelmiştir de görmemişimdir diye mesaj kutusunu açıp bakar. Hala defalarca okuduğu aynı mesajlar orda. Cep telefonunu çıkaranların Allah cezasını versin.
Kendi kendine yaptığı espriye “gülmedim” diye cevap veren insanda yalnızdır.  Aynalara bakmayı sevmez, çünkü bakarsa kendine “tipine bak” diyecek, bunu duyan aksi durur mu? Karşıdan cevap verecek “sen kendine bak asıl” sonra başlayacak bir ağız dalaşı. Böyle bir kavgaya girmemek için aksini muhatap bile almayan insan yalnızdır işte. Yalnız, öyle resmedildiği gibi eline kahve alıp battaniyenin altına girmez. Yalnız insan huzursuzdur.  Aynı yalnızlıkta uzun süre kalamaz.  Kendisine biçilen yağmur yağan pencere önü, romantik filmli kanepe üstü gibi  yalnız kalma alanlarına sığmayacak kadar sıkıntılıdır. Daralır. 

Evden kovuldum ben. Kasım ayıydı.  Akşam yemeği için sofrayı hazırlarken babamın bacağımdaki tayta kötü kötü baktığını fark ettim. Ne o kıçındaki götveren donu? dedi. Bu soruya sert bir cevap vermiş olmalıyım. Kopan gürültünün büyüklüğünden anladım. Yalnız insan sert cevaplar verir diyemem. Çoğu zaman konuşmaya bile üşenir. Hıhı veya ııh diye cevap verebileceği soruları sever. Demek ki ben daha tam yalnız olamamışım. Şuralarım da biraz kalabalıklık kalmış. 
Az sonra ayağımda ev terliği ile apartman kapısının önünde buldum kendimi.  Bir kenara çömdüm. İnsanlar pişen şeylerini yemek için evlerine dönüyordu.  Böyle hal içindeyken insan kendisi dışında kalan herkesin mutlu olduğunu düşünür. Bende öyle düşündüm. Yan apartmanda oturan Osman amca bir poşet mandalina almış eve gidiyordu. Belki beni görüp ne yaptığımı sorar diye bir kaç cevap hazırladım. Ama bakmadı bile. İnşallah mandalinalarınız çekirdekli çıkmıştır.
İstanbul’a gitsem dedim. Bu İstanbul’un dürzüleri onlara birşey verebilme ihtimalin yakınken “gel” diyorlar, galata kulesi manzaralı evim,  bir kişilik daha yatacak yerim var, gel diyorlar. Gidip cee ben geldim desen altlarına sidiklerler korkudan.  Eğlenmesi güzelde şimdi aynı evde böyle beleş beleş… Gözlerinin önünden sayıyla lokmaların geçer. Yatmadan önce koyun değil lokmalarını sayarlar. Bilirim, kaşık düşmanları hepinizin ciğerini bilir.

Dişlerim birbirine çarparken annem geldi.  Elinde kabanım vardı ve baya ağlamıştı. Kaban değil annem. Sarılıp yüzümü öptü. Yüzüme bulaşan göz yaşlarıyla ne biçim ısındım. Dişlerimin çarpması durdu. Ağlayarak yavrum abinlere gitsene burada ne duruyorsun dedi.  Sadece tamam deyip kabanımı giydim, abimin birkaç sokak ötedeki evine gittim. 
Yengem beni görmekten pek hoşlanmadı.  Hiç bir şey sormadan kapıyı dayalı bırakıp içeri döndü.  Kabanımı çıkarmadan bir saat öylece oturup, gidebileceğim başka yer düşündüm. Ama bulamadım.  Asalakların hayatı göründüğü kadar kolay değil. Ve kalabalık bir ailen olması yalnız olmadığını göstermiyor. Yalnızlık iman gibi, kimin yalnızlık içinde olduğunu asla bilemezsin. Telefon çaldı. Yengemin kız kardeşi erken doğum yapmış. Hemen hazırlandı ve hazırlanırken bana "iyi ki burdasın" dedi. Yanlış duymuş olmaktan korktuğum için cümleyi havada yakalayıp okudum, evet aynen duyduğum gibi söylemişti. Cebime attım, ara sıra çıkarıp okurum belki.  Giderken biri 10 aylık olan 3 çocuğuna göz kulak olmamı söyledi. Zaten onun için iyi ki buradaydım. Yoksa aynı evde böyle beleş beleş…
 Döndüğünde hastanede refakatçi kalıp kalamayacağımı sordu. İşte sevgili asalak kalacak yer bulmuştu. Sadece tamam deyip kabanımı giydim gittim. Bir hafta koğuş gibi bir odada; doğum yapan, yapmak üzere olan, daha yapmasına çok olan, yaptı yapacak olan 7 kadınla birlikte kaldım. Sandalye üzerinde uyumak, batikon çarpması ve götveren donumun aşırı dikkat çekmesi dışında bir şikayetim olmadı...

*( hastanedeyken tesadüfen arayıp moral olan kutup zencisi'ni ve bebeğe kıyafetle oyuncak yollayan ebru baranseli'ni unutmamalıyım. güzel şeylerdi bunlar. bi güzel şey daha oldu onu da başka bir yazıda anlatırım ) 

Perşembe, Aralık 08, 2011

Benim dedem var ya benim dedem...


Büyük bir adam değilmiş. Küçük bir adam da değilmiş. Bir adammış. Orta anadolu'nun, nüfusunu olduğu gibi almanya'ya taşıyan çorak bir köyünde yaşayıp dururken bir gece turşu yeyip ölmüş. İşte o gün köyde turşu kurmak, bulundurmak, yardım ve yataklık yasaklanmış. Köy deresine dökülen turşuların yaydığı sarımsak kokusu yüzünden civar köyler de göç vermeye başlamış. Efsaneye göre almanya'ya en çok işçi gönderen bölgenin orta anadolu olmasının sebebi buymuş.
  Köylü; gebesiyle, bebesiyle senelerce turşuya aşermiş de yiyecek bir dal turşu bulamamışlar, zaten bulsalar da cesaret bulamazlarmış. Te ki köy imamının cemaate allahın adını vererek patlıcan turşusu ikram etmesine kadar sürmüş bu dehşetli turşu hasreti.

Dedemin cenazesi, ne kadar ironik ki köy evinin giriş bölümü olan "hayat" da açılan bir çukurda günlerce, yıkanmadan bekletilmiş. Adamcağızı gerçekten turşu mu öldürdü? diye araştırmak için değil elbette. Nerde o devirde ölüm nedeni araştırmak. En son ne yaparken öldüysen neden odur işte. Namaz kılarken ölenlere hep türbe yapılmış, içki içerken ölenler oh belasını bulmuş, otururken ölenler oturmaktan, uyurken ölenler çok uyumaktan öldü sayılmış.  Dedemi bekletme sebepleri köyde bir gıdım su olmadığındanmış. Zaten bu köyde ölü yıkamak ve içmek dışında su pek kullanılan bir sıvı değilmiş. Babam banyo yapmaya 15 yaşında başladığını ama bu yeni tanıştığı ıslak eylemden hiç hoşlanmadığını anlatır. Hatta işi geyiğe vurup, banyo lafı her açılışında "yemin olsun ebenin yuduğu ile duruyom" diye ekler. Haksız da sayılmaz. En az bir yıl önce yıkanmış birinin bile böyle kokmasına imkan yok. Ayak parmakları arasına tanımsız cisimler koloniler kurmaya devam ediyor.

 Dedemi yıkamak için, ölüsünü bir atın sırtına bağlayıp su olan bazı uzaklıklara götürmüşler. Yıkadıktan sonra geri getirmeye üşenmiş, oradaki aklı evvelin birinden bir karış toprak satın alıp yıkadıkları çeşmenin yamacına gömmüşler. Bir kaç yıl önce mezarını ziyarete gittiğimizde hem duygulandık hem de güldük. Mezar başında gülüşen ilk insanlar olmuş olabiliriz. Duygu karmaşası yaşamakta haklıydık. Dedem bir adamın buğday tarlasının ortasında türbe gibi dikiliyordu. Ama kimse ona turşudede dememişti. Etrafta hiç çaput olmamasından bunu anladık. Tarla sahibi mezarın etrafını dolanarak sürmenin, ekmenin ve biçmenin çok zor olduğunu, bunu buradan alıp köyümüze götürmemiz gerektiğini söyledi. Ne yazık ki dedemin o kadar hayırlı evlatları ve torunları yok. İki fatiha okuyup, tarla sahibine yatan adamın mübarek bir zat olduğunu, tarlasının bet bereketini belki de ona borçlu olduğunu söyleyip cızladık.

Dedesizlik öğütsüzlüğünde kalmış bedbaht bir torun olmayı o kadar abartılı yaşadım ki babası ve annesi olmayan bir insanın neler hissedebileceğini anlayabiliyorum.  Her torun öbüründe baston olan buruşmuş diğer ele yapışıp, ellerin sahibine sorular sormayı, karşılığında masallar dinlemeyi ister. Dedeler masaldır ve masallar torun ister. Belki yaşasaydı bana beş canavarı sırtlayıp yardan aşağı atan köse hasan'ın sırrını, bir zamanlar yan yana akarken ayrı düşen kızılırmak ile yeşilırmağın aşkını, dağlarda oturan şişman peri kızları rahatça osuramazsa dağların patladığı masalının gerçek olup olmadığını falan anlatırdı. Dedemi bana bunları anlatmasına izin vermeden alıp götürdükleri için turşulara kızdığım oluyor. Hele acur turşusunu hiç gözüm tutmaz. 

 Öteki dedem, yani annemin babası da ben 5 yaşındayken öldü. Artık çok mu etkisinde kalmışım yada 5 yaş hatırlamak için yeterli bir yaş mı bilmem, her anımı hatırlıyorum. Fakat biraz kötü olarak.  Elbette onun da diğer tüm dedeler gibi bastonu vardı ama bastonunu etrafında ki canlıları kovalamak için kullanırdı. Horozundan, tavuğuna, torunundan, sineğine her şeyi. Kovalarken de aralıksız küfür ederdi şapşi. Yada söylediği tüm kelimeler o korkuyla küfür gibi gelirdi.
 Dedem at arabasına doldurduğu bostan sebzelerinin arasına bizi sıkıştırır ıhlara vadisine, avanosa, peri bacalarına falan götürürdü. Yolda giderken sebzeleri tarla farelerine attığımız için köpürür koyverirdi ayarsız ağzını. O mistik ortamlar kocaman kocaman itoğluitler, gancığındölleri, gavatınuşakları küfürleri ile kalmış hatıralarımda. İyi ki turist rehberi olmamışım.  Hatta peri bacalarını hiç hatırlamıyorum, tek hatırladığım uçsuz bucaksız pezevenk vadisi ve goduumun bacaları. Dedemin öfkesinin sebebini anlamam yıllar aldı. Çünkü uzun siyah saçlı dünyalar güzeli karısı 10 dan fazla çocuğu öylece bırakıp ölmüştü. At arabası altında kalmış. Demek ki dedemde at arabalarına kızgındı. Haklıydı. Ben dedem olsaydım daha çok söverdim.

Salı, Kasım 22, 2011

hışhışı hançer





      Ayazına kurban olduğum Ankara, yaktı gene ciğerlerimi.  Kasım ayını akciğer enfeksiyonuyla kapattım. Ne kadersiz ciğerlerim varmış anam babam. Sigara içmeden böyleysem içsem 17 sinde boğulur gidermişim ihtimal. Sesim o kadar kalınlaştı ki her açışımda "siminya yok mu emmi" dedikleri için telefonumu daimi meşgule aldım.  Bu sesle sahnelere çıkamadığımdan, incelikli  “sağlığına kavuşman en  önemlisi” yalanlarıyla  işimden de kovuldum. Al gene işsiz kaldım erol abi. Tam olarak işe benzemiyorsa bile en azından cebimde bozuk param şıngırdıyordu. Artık geçen yıldan kalan nemli çekirdek tanelerinden,  buruşuk market fişlerinden ve nereden türediği bir bilinmez olan cep dibi kumundan başka bir şey çıkmayacak.

Malum bizim evde boşta duran yada aynısından iki tane olan her şey elden çıkarılır. Kaç yıldır balkonda duran kömür sobalarından birini, döş kılları düğme deliklerinden seçilen iri yarı bir adam sırtlayıp götürdüğü gün sıra bana gelmişti ama işim olduğu için sıram aynından iki tane olan ütü masasına geçti.  Ne iş olsa yaparım telaşım işte evimizdeki bu pazarlama anlayışı yüzünden. İş bahanesiyle  kolayca görünmez oluyor,  dünya yüzeyinde ki varlığımı minimuma indiriyorum. Ortalarda görünmeyince aslında hiç var olmadığımı sanıyorlar. Bi saniye dur dur iri yarı bir adam tarafından sırtlanıp götürülmek o kadar da kötü değil ki lan ne diyorum ben! Paslı soba kadar  bile seksapelim yok mu da benim bi sırtlayanım yok?! Nedir yani nedendir bunlar? Alıp şurdan şuraya sırtlayamaz mı şimdi kimseler beni? O kadar mı sırtlanamaz gözüküyorum ordan! Vayy demek öyle. Vayy demek böyle. Vayy demek şöyle. Bundan sonra isteseler de çıkmam zaten, istemez istemez.  Allah kimseye kömür sobasını kıskanacak kadar büyük dert vermesin.

Tabii üstüme bir melankoli hali getirdi bu gibi mühüm meseleler.  Tee ebemizden kalan, hacı dede yeşili, üzerinde sittin senedir mekke’ye varmaya çalışan bir deve kervanının olduğu , günahım kadar sevmediğim bi battaniyemiz var.  Onu alıp sık sık evin arkasında hep çıktığım, aslında orda olmayan o tepeye çıkıyorum.   Lan ellerin battaniyelerine bakıyorum pötikareli, ekoseli,  hello kitili, elinde kahve kupası tutan duygusal kızıyla birlikte hazır gelmiş romantik nesneler.  Bizim meret  yıkanmaktan  karpuz kamyonu tentesine dönmüş. Çok değil üç yıkama sonra üstünde ki develer “zikiyim böyle desenin esaretini dee, kervanına daa, otantizmine dee” diye dillenecekler. Ama hala "al, battaniye!!”  İşte bizim böyle eskisi yırtılıp, zerrelere ayrılmadan yeni bir şey almama huyumuz var. Eskimesin diye yenileri poşetinden hiç çıkarmadığımızı da düşünürsek,  vay yavrum vay.

  İçki ve sigara içmediğim için "soğuk tepedeki çilekeş insan" görüntüme derbeder efekti verecek nesnelere ihtiyacım oluyor. Sigara yerine çubuk kraker falan yiyorum. Uzaktan anlaşılmıyor. Üstüne de gazete kağıdına sarıp getirdiğim (gazete kağıdı sarılı şeydeki o bitirim görüntüye bitirim) nar ekşisinden içiyorum.  Normalde nar ekşisini fazla kullanmam,  çok içince kafa yapıyor.  Sadece dilime damlatıyorum.  Maksat kafaya bir şey dikme enstantanesi oluşsun.  Dilimde de hep aşk şarkıları. Nicedir kendimi birine aşık gibi hissediyorum. En çok da bu yönüme hastayım. Hep böyle çok aşık, ölümüne sevdalı,  ya benimsin ya toprağın havalarında yaşıyorum ya gebermeyeyim imi.  Görenler benim aşk klibi çekiyormuş gibi kafamın köşelerini oyana buyana yaslayıp mıhı mıhılamamdan etkileniyor büyük bir aşkın pençesinde olduğumu düşünüyorlar. Bence de müthiş oynuyorum.  Geçen hafta Gülten abla “bende ferdi özbeğen kasetleri var, dinlersen veriyim” dedi.    Dinlerim deseydim oradan yakalayacak, taksici fikri ile yaşadığı aşkı bininci kez yeni bir şey anlatıyormuş gibi anlatacaktı. Kaseti nereme takıp çalıştıracağım kısmını tartışmadım bile. Fikri'den beri fikri değişmemiş. O da haklı; aşkın en büyük yan etkisi zamanı durdurması, ne zaman aşık olduysan o zamanda kalıyorsun.  Bence bende aşk acısı ile yanıyorum, aşk değilse bu içimde yanan ne? Turşuda yemiyorum ne zamandır.  Ama henüz bana bunları çektiren, aşık olduğum vicdansızla tanışmadım. Elbet bir gün tanışacağız. Şimdiden, şu geniş zamanlarda  ferah ferah aşk acımı çekeyim ki sonra önüme hazır gelsin.
Annem de geçen ablama “sağa da mı anlatmadı? bu gızın ağzından laf alana aşk olsun anam git git git” diyordu.  Kesin benden bahsediyorlardı. Ödleri kopuyor  bir gün evden gidip karnı burnumda döneceğim diye.  Lan ona korkacağınıza baba parası yememe gururum ve inadım yüzünden minibüscülerin gözdesi , pavyonların kraliçesi olmamdan korkun gebeşler.

Hımm derbederleşme zamanım 3 saat yaklaşmış. Saat 10 gibi başlıyor mesaim sabah 4 e kadar vur çatlasın, çal ağlasın. Evde bir damla nar ekşisi de kalmamış. Neyse bu akşamda ketçapla kafa buluruz. Efkar fonu olarak da kaç gündür şunu kullanıyorum.

Perşembe, Kasım 17, 2011

Çıplak erkek görmüşlüğümüz var, var olmasına da..

Dün gece popçu doğuş'u çırılçıplak halde saksıya hallenirken görünce uykum kaçtı. Sabaha kadar yatağın içinde dört dönüp çiçeğin arkasında kalan pikselleri tahmin etmeye çalıştım. Ah keşke matematiğim iyi olaydı, o zaman saksının çapını alıp doğuş'un dalga boyunu bulabilirdim. Matematik her zaman lazım bişey. 8 yaşında tüm Dünya başkentlerini ezberlemenin, istiklal marşını aşırı hisli okuyarak büyükleri göz yaşlarına boğmanın ilerde işime yaramayacağını bilmem gerekirdi. Yok yaaa doğuş'a karşı fiziksel bir şeyler hissettiğim yok. Şakşuka tarık olsa neyse ama doğuş cıks. Sadece merak hepimizinkisi gibi

http://dogussaksing.tumblr.com/
Doğuş çıplak gördüğüm ikinci erkek, ilk'i ergün'dü. Tabiki kuyruklu yalan, doğuş çıplak gördüğüm ikinci erkek değil, üçüncü. Bu devirde böyle düzenbaz da az bulunur, doğru rakamı veriyorum onuncu. Peynircilerin büllük ali tam çıplak değildi onu saymasak da olur. O peygamber sünnetli olduğu için kutsal donunu salavatla indiren oğlanın adı neydi? Ötekinin? Berikinin? Şonun? Şunun? Peki tamam saymıyorum çok görmüşüm kahretmesin! Ama hepisini ellemiş değilim ha! Bu rakamın içinde; piknikte ağacın arkasından soykasını sallayan adamdan tut, kadınlar hamamının penceresinden belime kadar sarkıp baktığım erkekler hamamının soyunma kabinlerindeki takımlara kadar geniiiş bir skala var. Lütfen.

 Ergün'e döneyim. Ortada öyle erotik bir durum yok 5-6 yaşında falandık canım. O zamanlar kızların da erkeklerinde şeyine ortak olarak pipi deniyordu. En çok kikirdediğimiz oyundu, birbirimize pipilerimizi gösterip sağa sola kaçışmak. Garip ki daha anamızdan doğalı çok az bir zaman olmuşken bile, önümüzde ki şeylerin; yasaklı, ayıplı, kuytularda ellettirilecek, ama çok ellettirilmeyecek, güldürükçü uzuvlar olduğunu anlamıştık.
Daha "anne bittiiiiiiiii" demeyi bırakmamıştık, kaşıktaki yemeğin tamamını dökmeden ağzımıza götürmeyi beceremiyorduk ama pipilerin birbirine değdirilmesi gerektiğini biliyorduk.
  Günün; büyüklerin "çıkın dışarıda oynayın ev süpüreceğiz" saatleri aynı zamanda bizim kömürlükte, küllükte, derelerde toplaşıp önümüzü açma saatimizdi. Bu işe gösterdiğimiz özeni, dakikliği hayatımız boyunca hiç bir şeye göstermedik. Nasıl bir tiryakilikmiş, seks bağımlılığıymış belli değil. Sonra efendim cinsel açlık  falan fıstık. E güccükten bir kere tadı alınmış, ister istemez istiyor bünye
Ha şimdi tam bu satırlarda  "el kadar çocuklar grup seks yapmış aileler uyumuş pes yane" suçlamasına falan girme kardeş. Sende bende iyi biliriz ki özellikle yasak bir şeyi harbiden yapmak istersek bunu engelleyebilecek tek şey ölümdür. Kafaya koyduk muydu yıldırımlı bin tane ali gelse tanımak.

Aha da bir şeyin yeri geldi, dur yazayım. Gençler bir olay çıkardığında çok nasihatçi bir kodamanın "sorumlular hakkında inceleme başlatıldı" dan sonra mutlaka söyleyeceği ikinci akademik cümlesi "aileler çocuklarınıza sahip çıkın" oluyor ya? Hah ben ona fena taktım. Hiç zaman kaybetmeden garip anaya babaya "yetiştirdiğiniz çocuğa bakın hele" çıkışması sıcağı sıcağına oracıkta yapılıyor. Ondan sonra çocuklarının akibetinden kendilerini suçlasın dursun cancağızlar.
 Mesela nasıl çıkacaklar mesela? Anam "bu kız banyoda molotof mulotof yapar aman diyim" deyi gece gündüz tuvalette bana eşlik mi edecek? Elimden tutup üniversiteye götürecek, çıkana kadar kapıda oturup çetik mi örecek? Her gece ayağında sallayarak uyutursa sahip çıkmış olur mu? Ulan aha anlatıyorum daha avuç kadar bebeyken arkalarını döndükleri anda ne filmler çeviriyorduk ki deve gibi olduğumuzda mı ters köşeye yatıramayacağız? Bırak yeaa! bırak bu ben çocuklarıma sahip çıktım ondan yetkilinizim artizliğini. Gün olur devran döner yetkiliii, senin çocuğunda bir gün nagazakiye atom bombası atacak yetkiliii! Atmaz atmaz deme atar mı atar.

Ergün'ü 6 yaşından sonra bir daha çıplak görmedim şükür ki. O beni görmüş olabilir. Şükür diyorum çünkü sapına kadar sarışındı ama bir kıvanç tatlıtuğ değildi. Ergün'den bahsedeceğim bir ara. Dinlersen seversin bak çok acayip maceralarımız oldu onunla.

Erkeklerin vücut yapılarının neye benzediğini tıpkı onların bizim şeklimizi hayal etmekten bitip tükendiği gibi merak ediyordum. Kadınlar hamamına bile yolu şaşırıp erkekler hamamına dalarım diye gittiğim oluyordu. İnternet de görünürlerde yok. Televizyon da ki en çıplak sahne; cüneyt arkın'la bir kadının beyaz çarşafın ucundan, naylon çiçeğin arkasından, vazonun kenarından, anahtar deliğinden gıdım gıdım gösterilen tepişen bir çift kokuk ayağından ibaret. Toplumun homofobisi yüzünden gazete sayfaları her gün "erkeğimi memnun ederim" mankenlerine ayrıldı da ilaç niyetine biz kızlar için bir erkek fotografı koymadılar. Kala kala bize abi zulasından aydemir akbaş vidyolarını izlemek kaldı. Erkek vücudunun kıvrımlarını aydemir akbaş vücudundan öğrenmek bize reva mıydı sorarım? Kafamızda ki erkek objesi çırpı bacaklı, yılmaz morgül adonisli çirkin bir pigmeydi. Kömürlüğe oğlan atmayıp da ne yapacaktık afedersin?!!! İnsanı zorla günaha sokar bunlar.

O kadar kaynaksızlığa rağmen bir yerlerde "haaa aslında böylemiymişş" diyebileceğim bir vücut göreceğimi zannediyordum ama çok yanılmışım. Gecekondumuzun alt katını kiraya verdiğimiz günlerde çıkagelen hademe kadir abi, aydemir akbaş imajının üstüne yeni ve dahada zedeleyici eklemeler yaptı.  Umutlar yavaş yavaş tükeniyordu. Elin heriflerini hep mi çıplak gördün a canına yanayım? demeden önce açıklamama izin ver. Gece olmuştu ve annem kayıptı. Bu konu mühüm. İnsanın annesi kaybolmuş sen neyin peşindesin! Annemi sormak için kiracımızın evine gittim tam kapıyı çalacakken açık perdelerden içerde dolanan çıplak, yassı, beyaz bir kütle gördüm. Sanırım ani bir sevişme yaşamışlardı ( hani memurlar sevişmiyordu hani? hemi de anisinden ) ve perdelerden haberleri yoktu. Olay bu yani. Ha bak burada yazmışım zaten.

Neyse ki kıtlık günleri çok gerilerde kaldı. Artık istediğim zaman istediğim çap ve ebatlarda vücut görebiliyorum. Bir elli yıl yetecek kadar adonis stoğumu da yaptım bir kenara koydum. Bir bolluk bir bereket. Resmen gökten Dünya'ya çıplak yağıyor. Kimin duası kabul orduysa artık. Buna rağmen doğuş'un saksı kombini üzerinde sabahlara dek düşünmemin altında yatan nedeni bilemedim. Seksi de gelmedi halbuki. En fazla babadan oğula nesil gibi geldi.

+18 


 saygımdan ağzımı bozmuyorum, doğru örnek olmaya çalışıyorum deyip ana avrat yuvarladığı video, tikat

Pazartesi, Ekim 17, 2011

"Görüşürüz"


Ankara layığını buldu yine karagözlüm, buz gibi bakıyor pencereler çatlamaları yakındır. Çatılar isli çirkinliklerinin üstüne bir yıllık katran daha çalacaklar. Tamam söz verdiğim gibi yine ne kadar çok üşüdüğümü anlatmayacağım, aşk olsun seni mi kıracağım. Sadece biraz ellerimden bahsedeceğim. Gelirsen eğer onları ilk senin ısıtmana izin vereceğim. Ayaklarımı bana bırak ben hallederim. Bak dokunursan gücenirim. Soğuk ayaklı bir kadını kimse sevmez. Hem soğuk, hem kocaman ayaklı bir kadını daha bir hiç kimse sevmez. Hem soğuk, hem kocaman, hemde ne ayak bir kadının durumunu tahmin bile edemiyorum. Kadın olmanın zorlukları say say bitmez, namı diğer tunalı hilmim.

En son görüşürüz mucks diye kapatmıştın telefonu ayaş kaplıcam. O gün bugündür ne görüşen var ne öpüşen. Sana da kabak gibi görünüyor olmalı "görüşürüz" kelimesinde saklı baştan savmalar. O kadar tepesi iki noktalı harfin bir araya gelmesinden hayır gelmezdi zaten. Olmuyor değil mi o işler; noktalı u, çizmeli g, şapkalı a larla? Olsa aşk'ın a sı şapkalı olurdu kuzum. Ne kadar süslüyse o kadar güzel değil, manzara koydum.  Hiç bir ilişki canııııııııııııııımmm da ki ı lar kadar uzun, m ler kadar dudak dudağa değil. Alfabeyi baştan saydırma şimdi bana. Belli yürümüyor işte kara tren;  romantizmde ağır, sözde ucuz edebiyatla. Sana bir şey dediğim yok gevrek simidim, gidişat böyle. Durum bu iken bu.

Lafı dönüp dolaştırıp illede çaya getiresim var beypazarı kurum. Oradan ateşi tavana vuran sobaya da bi uğramalı. Kuzinesine patates atmadan şurdan şuraya gitmem. Ama iş kenarına kıvrılıp uyumaya gelince orada iki dakika duracaksın? Ne kadar ısıtırsa ısıtsın sobayı sana tercih edecek değilim. Ayıp ederim. Tam burada edebiyattan bir parça alıp üstüne "yanma korkumdan değil ha" yı ekledikten sonra "sobada yanmak senin ateşinde yanmanın yanında nedir ki?" deyip zirvede bırakmak vardı ama... Konuşmuyor soba benimle ayva kokulum. Çay içmiyor bir yudum "çayda çay olmuş ha tavşan kanı mübarek" diye diye. Mırıldandığı şarkıya lafım yok. Gümbür gümbür öttürüyor şerefsiz. Ama teneke işte. Hem teneke hem şerefsiz. Senin savsak bir "görüşürüz" lafın etmez. Ne kadar başından savarsan sav, bana bir defa daha "görüşürüz" demeni şu homurtulu tenekenin yaptığı çaya, çıkardığı sıcak mırıltılara değişmem harikalar diyarım.

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde/ yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu/ otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime/ anne dedim, hadi çay koy da içelim

Daha daha nasılsın diye soracak olursan şayet pek sormayanım. Boş ilaç şişelerine pirinç doldurup kapı süsü yaptığımızdan beri karizması kalmadı hastalıkların. Çoluk çocuğun ilkokul projesinde boyalı küçük evler oldu prozac kutularım. Perdelerini eski, gelinin yaşından da eski bir duvak tülünden ellerimle yaptım. Onlar bu dersten 5 aldı, ben ders aldım. Şunu bir yere yaz. Birisinin acısı bir gün dönüp dolaşıp senin başarın oluyor. Hayat özetle bu. Hamsi kamyonu peşinden gelip ankara halinde mahsur kalmış göçmen martım.  

Bir gün benimle aşti'de, kumrular'da, kuğulu parkta karşılaşırsan. Olur ya. Sana içimden müslüm baba geçiyormuş gibi bakmama inanma. İyi öğrendim oynak bir taverna şarkısı olduğumu arabesk bakışlara saklamayı. Bazen de tam tersi. Kaçın kurasıyım kim bilir. Hepten inanmamazlık etme aman ha! İnan ara sırada olsa bana. Yoksa yapacak bir şey yok gider bende bir güzel  martı olurum. En kötüsü de ankara martısı olmaktır keza. Deniz olmayan yerde martı olunmamalı. Lafı gelmişken söyleyim martıları hiç sevmem. Her buğulu sözün içinde kendine yer bulan, iki lokma ekmek için kırk takla atan yılışık bir kuştur kendisi. Bu konuyu sonra tartışalım.

 Mesela inan,  ana avrat saydırsam da "görüşürüz" lafına, arada içine dalıp umuda giden bir akıntı aradığıma.
 Mesela inan, seni ankara'ya benzetmekte zerre edebiyat kaygım olmadığına. Belki gevrek simitte birazcık.
 Mesela inan, sana söz verdiğim keki iki defa pişirip ikisinin de kabarmadığına, telefonu var sende aç sor vanilyaya
Mesela inan; alfabeyle o kadar haşır neşir olmadığıma,  adını yazarken kullandığım 5 tanesi müstesna
Mesela inan; sana kızdığıma, sana çok kızdığıma, sana pek çok kızdığıma!


e peki madem öyle olsun, görüşürüz ankara keçim...aoç dondurmam.. kedim

Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...