Perşembe, Mayıs 17, 2012

Düşlerimizi kim aldıysa derhal geri getirsin



    Çocukları büyükler gibi görmüş geçirmiş bakan bir şehir. Ne kadar çok küfür ederse,  anayı bacıyı hiç tereddütsüz karıştırırsa, yüzünün kirini adam akıllı yıkamazsa yabancıların kendinden o kadar çok korkacağına inanan bitirim çocukların yurdu. Övgü dizmek gibi olmasın bu şehir bana daima doğruları, yalnızca doğruları söyledi. Hiç kandırmadı ama hiç. Şöyle güzel günler göreceksin, bak yemin ediyorum tuttuğunu koparacaksın, uçacaksın uçacaksın havalara uçacaksın vaatleri ile pışpışlamadı sırtımı. Tarzı değil. Yeri geldi sakınmadı indirdi Osmanlı tokadını.  Ama asla okşamadı ve dönüp bir hal hatır sormadı. Oralı bile olmadı.
 Daha ufacıkken görüyorsun istikbalini. Nereye kadar yürüyeceğini, tam nerede durmak gerektiğini, kimlerle iki lafın belini kıracağını, kimin kaybedip kimin kazanacağını, mübalağa yok kaç adet nefes çekeceğini bile baştan biliyorsun. Tıkır tıkır yazılı bunlar defterinde. Öylesi  peşin hükümlü, açık sözlü. Öylesi  arsız. Dikkatli dinlersen o arsız kahkahalarını duyabilirsin. Ya da boşver dinleme istersen. Sinir bozucu çünkü.

Belki diyorsun, belki düzen bozulur. Gidişatta bir sapma olur, bir yerlerde kuralın biri unutulur. O zaman sıvışırım kenarından. Kurtarırım paçayı da kelleyi de. Olur mu ya hangi devirde yaşıyoruz kardeşim diyorsun. Ben ötekilere benzemem, tak tak tak yaparım diyorsun. Diyorsun da diyorsun. Duyulmayan şeyin nesini diyorsan artık.  Duymuyorlar seni. Sağır desen değiller. Kör desen hiç değiller. Besbelli ölmüşler. Yoksa bu kadar çığlığı duymamak hangi yaşayanın harcı ki?

İnsan iki gün boyunca yemek yemese bile açlığını fark etmeyebiliyor. Yetmişikisaat kırk dört dakika uyumadan ve konuşmadan durabiliyor. Uykusuzluk; gözlerdeki morluklar kansızlığa, sürekli esnemek nazara bağlanarak saklanabiliyor ama konuşmamak çok göze batıyor. Günlük cevap duyma ihtiyaçlarının onda birini karşılamazsan protein eksikliği yaşayıp, etlerine saldırırlar. Onlara cevap vermelisin.  Olumlu cevaplar.  Söz dinleyen uslu cevaplar. Duyulmaktan hoşlanılan şeyler. Mesela “Olur” gibi “Tamam” gibi. Yapayım, edeyim, hayhay,  hoop tatatataam gibi. Hayır bu “Hayır” niye bu kadar dışlanıyor anlamış değilim. Kelimelerin bozguncusu,  iletişimlerin  anarşisti hayır. Oralarda yalnız mısın hayır? Bir gün söylenemeyip içerde biriken tüm hayırlar toplanıp devrim yapsın, yıllardır gönülsüzlüğün iktidarını yürüten tamamlar, olurlar ve evetler bir bir asılsın. Emrediyorum bunlar yapılsın.

İnancımı nerde kaybettim biliyor musun? Birazını bir savaş filmi izlerken kaybettim. Hiç kimsenin bir bok kazanamadığı terli ve kanlı bir savaşın sonunda usul usul yürüdü gitti köprücük kemiğimden. İnancın yürüyüp gittiğini de gördüm ya. Üstelik giderken köprüden geçiyor. Üstelik kahraman öldü. Bakakaldım bir süre. Film sonu yazıları bitince çıkan sürpriz sahneyi bekledim bi umut. Çıkmadı bir şey. 2 saattir verilen onca mücadele, sayfalar dolusu diyalog, dumanlar arasında alelacele yaşanan illaki bir punduna getirilip apar topar sevişilen aşk,  kocaman bir hiç içinmiş. HİÇ lan HİÇ.  Kazanamayacağın bir savaş içinmiş kahramanlığın. Dostlar koştururken görsün diyeymiş.  Bakalım benden kaç kova kan ter çıkacak diye bir deneymiş. Ve belki aslında kahraman falan değilmişsin. Sen öyle sanmışın.

Başka bir çok şeyde de kaybettim türlü türlü inançlar. Bu ülkeye de inancımı kaybettim. Anama da kaybettim, babama da kaybettim.  Olmayan kedime, ekmediğim sardunyaya, öpmediğim sevdiğime. Sağa sola inanç saçıyorum.  Bir tek küpe çiçeği hariç. Ona hala yürekten inanıyorum.
Kapının önündeki varilde büyüyen elma ağacı kuruyunca da kaybettim bir miktar inanç. Umulmayacak bir savaş kazanmış ve dandik bir tenekeden,  gölgesinde çocuklar oynayan muhteşem bir ağaca imza atmıştı. Belki de gerçek kahraman oydu. Yerini bir küçük filize dahi devretmeyecek kadar sorumsuzca, daha önce hiç elma vermemiş gibi ansızın çürüdü gitti. Anlatsan inanmazlar. Şu varilde bir ağaç vardı meyve verdi, çok büyük değillerdi ama idare ederdi desen yarısında sıkılıp giderler. Böylesi küçük hikayeleri  sadece yaşlılar birbirine anlatır diye öğrenmişler. İnançla kurduğun alakaya ise kesin gülerler. Bir varil dolusu kayalaşmış toprağa yüklediğin anlam da aşırıya kaçmış olabilirsin. Senin ilginç hikayelerinin sadece senin ilginç hikayelerin olma ihtimali yüksek.
 Her şeyin en iyisi susmak. Her şeyin en güzeli filmlere ve kahramanlara inanmamak. Hikayelerini kendinden başka kimseye anlatmamak. En iyisi


Perşembe, Mart 15, 2012

Ötekileri öldürmek




 Annem mutaassıp bir kadın. Öteki dünya korkusu ile zaman zaman ibadette aşırıya kaçtığı, on binlerce boncuk uzunluğundaki bir tespihin taneleri arasında kaybolup gittiği olur. Hayallerinden biri ilerde bir gün kara çarşaf giymektir  ama babamın çarşafa tepkisi eve gelen iki çarşaflı teyzeyi çükünü çıkarıp kovalayacak kadar net olduğu için böyle bir eyleme girişmekten korkar. Kovalanan kadınlar “bu kafir adama karşı metanetli olursan cennette köşklerde oturursun bacım” dedikleri için annem babamın her türlü taşkınlığını “cepte bir sabır sevabı daha” düşüncesiyle alttan alır.  

   Babam türkü aşkı, pala bıyıkları ve fötr şapkası yüzünden mahalle sakinleri tarafından alevi zannedilir. Bir gün babamın alevi olup olmadığını çözmek için kolundan tutup zorla camiye götürmüşler. İçinden saydıra saydıra camiye giden babam genellikle abdest almadan, kirli donlarıyla namaza durmuş. Bu durumu “Hem abdestin sırasını karıştırıyorum hem de dürzülere gıcıklık olsun dedim”  diye anlatır. Bir gün bir namazın ortasında sıkılıp,  bağdaş kurup “gurban olayım gız içinde acik daha dursun türküsünü patlatana dek bu gönülsüz müslümanlığı sürdürmüş. Zaten ondan sonra istese de camiye almamış,  cami civarından bile geçse homurdanmışlar. Babamın da işine gelmiş bu, daha da vermiş karı kızın, humarın, sazın gözüne.  Annemle babamın iki zıt kutuplarda sergilediği aşırılıklar yüzünden biz zavallı evlatları birer birer tuğçe kazazlaştık. Bir gün TKP’ye bir gün Taliban'a öteki gün Turancılar'a sempati duyduk. Arayışlarımız sürüyor.

 Babamın alevilere bu kadar benzemesinin sebebi doğduğu köyün bir alevi köyüyle bitişik olması. Küçüklüğümüzde Hıdırellez zamanı bizi bu köye götürürdü. Köy ahalisi çimenlik bir yerde toplanır, kazanlarda bulgur pilavı pişirir, geleneksel oyunlar oynardı. Babam da o sırada alevi dedelerle aşık atışması yapar, ondan hiç duymadığım kahkahalar atardı. Ben nereye geldiğimizi ve ne yaptığımızı anlamayacak kadar küçüktüm ama babamın değişimini hissedebiliyordum. O'nu bir daha asla kendine tıpatıp benzeyen bu kadar adamla bir arada görmedim. Kahkaha atarken de görmedim. Babamın alevilere benzerliği hayatta sadece bir işimize yaradı. Atatürk Orman Çiftliği’ne defalarca beleşe girdik.Gişede görevli memur aleviydi ve babamı ünlü bir alevi dedesiyle karıştırıyordu.  Ses etmedik.  Bunun dışında genelde olumsuz bakışlar ve imalı sözler nasibimiz oldu. Lakaplarımdan biri kızılbaşın kızıdır.

   Mamak;  Sivas, Yozgat ve Tokat gibi illerden çok göç alır. Bu yüzden Mamak’ta çok alevi yaşadığı söylenir. Söylenir diyorum çünkü- her ne kadar günümüzde bu durum azalsa da- hala alevi olduklarını bir sır gibi saklayan, yıllara dayanan bir ötekileştirmenin sonucu olarak sunni gibi davranmak zorunda kalan aleviler var. Ramazanda oruç tutuyormuş gibi yapıyor, iftarlara gidiyor, kurbanda danaya giriyorlar. Bu davranışların sebebi  tabi ki azınlık olmaları değil. Bilmem kaç yüzyıldır ideolojik hakimiyet; “tek kutsal benim kutsal saydığımdır”cıların elinde olduğu için. Sesleri çok çıksa, her hangi bir makamda yükselseler ilk fırsatta “afedersiniz alevi” diye bir ayıp, bir günah gibi aşağıya çekilmeye çalışılacaklarından. Yüzbinlerce çapsızın bu halkı bir “mum söndü”  aşağılamasıyla özetlemesine şahit olacaklarından. Türkü söylemek için bir yerde toplansalar on binlerce Güner Ümit’in ellerine çıra alıp koşacağından böyle yapmak zorundalar.  Yoksa aleviler ne suskun ne korkak ne de azdır.  Cesaretlerinin ve isyanlarının dile gelişini anlamaya Pir Sultan Abdal yeter.



(pir sultan abdal devletin zulmüne karşı isyan etmiş, isyanını şiirleri vasıtasıyla halka yaymış, onları bu zulme karşı sessiz kalmamaya çağırmış bir asidir. bir nevi aleviliğin martin luther king’i. zalimlerin hışmından yanına sığınan hızır’a kol kanat germiş, eğitimi için şehir dışına gitmesine yardım etmiştir. hızır sivas’a vali olarak atanınca ilk işlerinden biri dergahında yetiştiği pir sultan’ı idam ettirmek olmuştur. pir sultan’a bütün halkın taş atması emredilmiş atmayanın kellesinin uçurulacağı duyurulmuş, pir sultan’ın dostlarından biri taş atmaya kıyamayıp gül atınca pir sultan’ın dilinden o meşhur şiir dökülmüş

şu kanlı zalimin ettiği işler,
garip bülbül gibi zareler beni,
yağmur gibi yağar başıma taşlar,
ille dostun gülü yareler beni
 


    Bazen yakılan aşıklardan birinin türküsünü dinlerken,  herhangi bir yerde olayın görüntüsüne rastlayınca veya babam Aşık Veysel’den bir türkü söylemeye başladığında o günü düşünüyorum. Bir otel odasında ne yapacağına karar vermesi için sadece birkaç dakikası olan ozanlardan birinin çırpınışları geliyor gözümün önüne. Hayır empati yapmak değil niyetim. Zaten bu empati ve saygı beklentisi çok zorlama geliyor bana. Kimsenin düşüncesinin bizim saygı lütfumuza ihtiyacı yok. Biz saygı duymasakta o düşünce onun beyninde arzı endam etmeye, dilinden savrulup çıkmaya devam edecek, etmeli.  Bi gölge etmeyelim yeter.

     Empati ise anaokulunda oynanacak bir oyunu andırıyor.  Bir durumu yaşayanın hissettiklerini anlamamız için belki bütün hayatını onunla birlikte yaşamış,  gözünün önünden geçecek sahneleri bilmemiz gerekir.  Mesela bir zamanlar küçük, yeşil, sevimli bir bitkiye verilen isimken, 93 yılından sonra bir katliamın adı olan Madımak'da sıkışmış ozanlardan biri olduğumuzu farz etsek;  evde bıraktığı , belki dönünce saz çalmayı öğreteceği çocuğunun “çabuk gel baba” diyen yüzü gözümüzün önüne gelir mi? Empatinin öyle bir becerisi var mı? Otelin bir duvarından ötekine yalpalarken kader arkadaşlarıyla saliselik çaresiz bakışmalar yaşadığı o gürültülü sessizliği hangi mizan, hangi çaba canlandırabilir? Ateşten kurtulsa on binlerce öfkeli Nemrut’un gazabından kurtulamayacağını, ölümün er geç göğsüne dayanacağını anladığı o saniyeyi, empati duygumuzu ne kadar zorlarsak yaşayabiliriz? Evlatlarını tv haberlerinde “pir sultan abdal şenliklerinde aşıklar geçidi” haberiyle beklerken “ 35 kişi yakılarak  öldürüldü” haberinde gören annenin ve babanın ciğerine düşen ateşi aynı yakıcılıkta hissetmemizin imkanı var mı?  Bu zalimlerin kendisi gibi olmayanı, kendi sevdiğini sevmeyeni, kendi inandığına inanmayanı değiştirmek, olmadı öldürmek tutkusunu hangi empati duygusu haklı bir noktaya getirilebilir?




Hayırlı olsun”

35 kişi, birilerinin bitmeyen hassasiyetleri neticesinde yakılınca demokratik bir devletin yapması gereken suçluları ve ihmali olanları cezalandırmak olmalıydı, toplum hafızasında onulmaz yaralar açmış katliamı bir mahkeme meselesi, zamanı aşmış sıradan bir dava olarak görmek değil. Alevilerin  tıpkı diğer halklar ve inançlar gibi neden ötekileştirilip değiştirilmeye ve öldürülerek bitirilmeye çalışıldığını araştırmaları, çözümler bulmaları gerekirken suçlular ve savunucuları kah makamla kah sırt sıvazlamayla ödüllendirildi. İnsanları kahkahalar içinde "lan yakın lan yakın" diye bağırarak yakan, allahuekber çeken ve zafer işareti yapan katiller devlet ve maşaları vasıtasıyla mağdurlaştırıldı. "Hayırlı olsun" olumlu ve güzel olaylar için sarf edilir. Bu gazabın tam olarak hangi noktasında güzellik arayacağız? Katliamdan hayır çıkaran memleket. Kurdele de kesin bari.


     Bu nefret dili, bu diri diri yakılan insanlardan daha fazla acı çekmişlik halleri, daimi bir mağduriyet, her biçimde mağduriyet, hep mağduriyet şu iletişim çağında hızla inandırıcılığını yitirdiği gibi bizi cehalet bataklığına çekmeye devam edecek. Çoğunluğun kim olduğu, hangi inancın ayrıcalıklara sahip olduğu adım başı camiiye bakarak bile anlaşılabilir. Sahur davulu olayına girmiyorum bile. Biz artık bu olmayan ezilmişliğinizi, kan döküp döküp ümmet kan ağlıyor edebiyatı parçalamanızı yemiyor ve gerçek dünyaya dönmenizi bekliyoruz. Masal saati bitti. Bizim gibi düşünmeyen, başka şeylere inanan, hiç inanmayan,  türk olmayan, sunni olmayan, heteroseksüel olmayan bir çok başka toplulukların da olduğunu öğrenme yaşınız geldi. Beraber yaşamanın yok etmekten daha basit olduğunu öğreneceksiniz. Aptal sabah kuşaklarınızda, zevzek zevzek Anadolu geziyoruz, börek çörek komadık götürdük programlarınızda Sivas katliamı günü "madımak mıklası" tarifi verme zalimliğiyle bir yere varamayacağınızı da. O rövanşist kafayı, tıpkı Ahmet Kaya için yaşadığınız günah çıkarmanın benzeriyle terk edeceğiniz günler de gelecek. Meyilli kitlenize vurup kıran, kodumu oturtan, eli tabancalı sert adamları allayıp pullayıp satmakla hata yaptığınızı anlayacak  Nesimi’yi, Pir Sultan’ı, Hz Ali’yi kısaca sevgiyi anlatmaya kendiliğinizden başlayacaksınız.  Eğer bu topluma birlikte yaşayabilme becerisi, kendini nimetten sanmama ve diğerini ötekileştirmeme yetisi usturupluca anlatılmazsa bütün memleket baştan ayağa cem evleriyle donatılsa bile bu gelişmemiş kafalarımıza inanç hürriyeti layığıyla işlenmediği için korkarım o cem evlerinin kaderi de Madımak gibi olur. 



 Üfürükten mağduriyet çıkarma yapaylığından uzaklaşırsak gerçeklerle yüzleşeceğiz. Ve gerçekler hiç işimize gelmeyecek. Artık çoğunluk muyuz, beriki miyiz, ileri ki miyiz ne zıkkımsak ötekilere çok zalimlik ettik. Babamın alevi olup olmadığını test etmeleri bile bu zalimliğin ne kadar cüretkar bir şekilde aramızda kol gezdiğini gösterir.  Bundan bir kaç yüz yıl önce azınlıkların yada başka inançlara sahip insanların toplamı yüzde/40 lardayken şimdi yüzde/2 lere inmiş. Ne yaptık o kadar insanı? Nereye  kıstırdık? Nerelerde susturduk? Yüzde bilmem şu kadarı Müslüman memleket… Hayırlı olsun.




Perşembe, Mart 01, 2012

Kitabım çıkıyor




Yalan söylemeye hacet yok her şey ortada, pek mutlu değildim. Zati mutluluk hiç kimse için devamlılığı olan, aynı kişide uzun süre barınan bir şey değil. Ara sıra hissettiğimiz, etkisi çabucak biten bir saman alevi. Belkide kalbin ereksiyonudur da garibin erken boşalma sorunu vardır. Yada her ne boksa işte. Bu uçucu zımbırtının rolünü bu kadar büyütmeye lüzum yok.

    Yine günlerden komik video seyredip fazla gülememe, saatlerden, arkadaşlarının Facebook durumları altına klavyeyi avuçlarcasına random mesajlar bırakmaydı. Twitter'da "sen elmayı seviyorsun diye..." nin bir milyonuncu versiyonunu okuyup favlamaydı ki İnkılâp Kitap'tan Ahmet Bozkurt'un mesajını aldım. Kitap diyordu, yazmak diyordu, BASMAK diyordu! Bir dakika bile düşünmeden paranoyanın verdim beline küsküyü. Pek tabi ki. Anamın rahminde geçirdiğim günlerle alakalı kafamdaki soru işaretlerini bile çözmüş değilken.. Düşünsene 9 ay boyunca gebeş gibi yatıyoruz ya. İnanılır gibi değil. Gerçi sonra doğuyoruz da tarlaya tapana mı gidiyoruz? Bu seferde sıça sıça yatıyoruz. Bebeklik gerçekten büyük vakit kaybı. Vatana millete külfet. O süreç daha verimli hale getirilebilir bence.
Şüphelerimin yersiz olduğunu anlamamın üstünden 10 gün geçmiş miydi, geçmemiş miydi elimde sözleşmeyle yatağımın üstünde sırıtıyordum. Sanki uzun zamandır alamadığım bir kitabı almış gibi mutlu, imzalı A4 birikintilerimi kucaklayıp oturdum. Na böyle seksen sayfa gelir.

Sonra başladım kitabımı yazmaya. Bir şey söyleyeyim, bundan sonra kuracağım hiç bir cümle bundan daha iddialı olmayacak; Dünyanın en güzel şeyi yazmak. Sonra belki yaprak sarması. Ama önce yazmak.
Sadece benim için geçerli değil bu. Bence okuma yazması olmayan annem için bile bu böyle olmalı. Eğer yazabilseydi siyatiklerini öyle bir anlatırdı ki Ankara'da Siyatik adlı gaddar, belalı, hobisi yaşlı kadınların bacaklarını tekmelek olan bir adam yaşadığına inanırdık. Karısının adı da Reflü olurdu.
 Çünkü yazmak, yaratmak. O güne kadar yok olan bir insana, bir eve, bir ağaca yaşama hakkı veriyorsun.  Dur ya daha bir kitabım bile olmadan Elif Şafakvari kalıplar kullanmaya başladım. Allah bilir kitap çıktıktan sonrada "bu süreçte çok sancı çektim... karakterlerim içimin çeperlerinde yolculuğa çıktı...yeni bir kitaba başlamadan önce demlenmem ve yeniden sancılanmaya hazır hissetmem lazım..." diyeceğim. Derim yani. Sağım solum belli olmaz. Keza karşıdan karşıya geçerken de önce sağa mı? yoksa sola mı bakacağımı bilmiyorum. Trafik ışıklarının hangisinin bize yandığını da.

 Yakın bir zamanda, kısmetse bir kaç aya kadar kitabım çıkacak. Şimdilik sadece bu mutluluğumu paylaşmak için yazdım. Hani yazmak güzel ya o bakımdan. Tutamadım kendimi. Kitabın içeriğidir, kapağıdır, götüdür, başıdır bunlar için henüz net bir şey söyleyemiyorum. Çıkış tarihi falan netleşince yeniden, daha sevindirikli bir yazı yazarım herhalde.
 Ne olursa olsun benim için bir kitap yazmış olmak bile, bak kitabımın basılmasını falan demiyorum sadece yazıp meydana getirmek bile hayatta gelebileceğim en güzel nokta. Ömrümde ki tek başarım kardeşim işşş! Bundan sonrası çok da lülü. Yani azcik lülü tabiki de, çok lülü değil.
Sözlerimi Anadolumuzun bozkırlarından güzide bir temenni ile noktalıyorum. Her şeyin hayırlısı yareppim... Güzide kim?

Salı, Şubat 07, 2012

no hope no harm



Ne ekmeğini yedik, ne parsasını topladık şu yalnızlığın. Yalnızlık olmasa şairler boku yer,  bariton sesli  isyankar şarkıcılar üretkenliğini yitirir, entel sinema filmleri yarı yarıya azalırdı. Yağmurda sırtı bize dönük yürüyen şemsiyeli adamlar ilgisizlikten yakınır, martıların ve beyaz çarşaflı dağınık yatakların fotografları çekilmezdi bir süre.  Belki de hiç.  

Çünkü ancak yalnızım dediğimizde acıyorlar bize. Omuzlarını işaret edenler oluyor. Havada hoş bir ortak yalnızlık kokusu. Yalnızlıkta yalnız olmadığını görmek harika. En azından bir konuda yalnız değilsin bak.
Dostu çok olan insanı pek seven olmaz. Gürültücü, ukala ve alemci görünürler. Bu nedenle fazla kimse tercih etmez çok dostlu olmayı. Yalnızlığın artizliği kolay kolay bırakılacak bir kariyer değildir. Ondan değil midir popçu Can’ın bar çıkışı beraber yakalandığı kızı kaldırımda bırakıp kaçması. Sevgilisi olanın söylediği “bir başımayım yalnızlığın ıssız rıhtımlarında” şarkısına kim inanır? Kaç kadın şarkıyı dinledikçe anaç kollarına Can'ı almak ister ki bir daha?  Hayranları Can’ı yalnız sever. Can hayran olunmayı sever. 

 Asıl kim yalnızdır biliyor musun? Şarjı bir haftadır bitmemiş telefonunun mesaj kutusunda,  geçen yıl  semt polikliniğinden gelen "göz taraması" kampanya mesajını bile silmemiş insan yalnızdır. Eski mesajları silmediği gibi ara sıra açıp hepsini yeniden okur, her okuyuşta başka detaylar yakalar. Hımm bak o polikliniğin adı artık Şifa Klinik değil, geçen ay değiştirdiler.
 Uzun zamandır cesaret edipte yapamadığı bir şeyi yapar, rehberden birine mesaj atar. Adrenalini sever aslında. Attığı mesaja cevap gelecek diye elinde telefon beklerken, tuşlara rastgele basıp ekran ışığını hep yanık tutar. Ara sıra parmağıyla ekranı temizler. Dokundukça daha çok buharlanır meret. Sonra belki gelmiştir de görmemişimdir diye mesaj kutusunu açıp bakar. Hala defalarca okuduğu aynı mesajlar orda. Cep telefonunu çıkaranların Allah cezasını versin.
Kendi kendine yaptığı espriye “gülmedim” diye cevap veren insanda yalnızdır.  Aynalara bakmayı sevmez, çünkü bakarsa kendine “tipine bak” diyecek, bunu duyan aksi durur mu? Karşıdan cevap verecek “sen kendine bak asıl” sonra başlayacak bir ağız dalaşı. Böyle bir kavgaya girmemek için aksini muhatap bile almayan insan yalnızdır işte. Yalnız, öyle resmedildiği gibi eline kahve alıp battaniyenin altına girmez. Yalnız insan huzursuzdur.  Aynı yalnızlıkta uzun süre kalamaz.  Kendisine biçilen yağmur yağan pencere önü, romantik filmli kanepe üstü gibi  yalnız kalma alanlarına sığmayacak kadar sıkıntılıdır. Daralır. 

Evden kovuldum ben. Kasım ayıydı.  Akşam yemeği için sofrayı hazırlarken babamın bacağımdaki tayta kötü kötü baktığını fark ettim. Ne o kıçındaki götveren donu? dedi. Bu soruya sert bir cevap vermiş olmalıyım. Kopan gürültünün büyüklüğünden anladım. Yalnız insan sert cevaplar verir diyemem. Çoğu zaman konuşmaya bile üşenir. Hıhı veya ııh diye cevap verebileceği soruları sever. Demek ki ben daha tam yalnız olamamışım. Şuralarım da biraz kalabalıklık kalmış. 
Az sonra ayağımda ev terliği ile apartman kapısının önünde buldum kendimi.  Bir kenara çömdüm. İnsanlar pişen şeylerini yemek için evlerine dönüyordu.  Böyle hal içindeyken insan kendisi dışında kalan herkesin mutlu olduğunu düşünür. Bende öyle düşündüm. Yan apartmanda oturan Osman amca bir poşet mandalina almış eve gidiyordu. Belki beni görüp ne yaptığımı sorar diye bir kaç cevap hazırladım. Ama bakmadı bile. İnşallah mandalinalarınız çekirdekli çıkmıştır.
İstanbul’a gitsem dedim. Bu İstanbul’un dürzüleri onlara birşey verebilme ihtimalin yakınken “gel” diyorlar, galata kulesi manzaralı evim,  bir kişilik daha yatacak yerim var, gel diyorlar. Gidip cee ben geldim desen altlarına sidiklerler korkudan.  Eğlenmesi güzelde şimdi aynı evde böyle beleş beleş… Gözlerinin önünden sayıyla lokmaların geçer. Yatmadan önce koyun değil lokmalarını sayarlar. Bilirim, kaşık düşmanları hepinizin ciğerini bilir.

Dişlerim birbirine çarparken annem geldi.  Elinde kabanım vardı ve baya ağlamıştı. Kaban değil annem. Sarılıp yüzümü öptü. Yüzüme bulaşan göz yaşlarıyla ne biçim ısındım. Dişlerimin çarpması durdu. Ağlayarak yavrum abinlere gitsene burada ne duruyorsun dedi.  Sadece tamam deyip kabanımı giydim, abimin birkaç sokak ötedeki evine gittim. 
Yengem beni görmekten pek hoşlanmadı.  Hiç bir şey sormadan kapıyı dayalı bırakıp içeri döndü.  Kabanımı çıkarmadan bir saat öylece oturup, gidebileceğim başka yer düşündüm. Ama bulamadım.  Asalakların hayatı göründüğü kadar kolay değil. Ve kalabalık bir ailen olması yalnız olmadığını göstermiyor. Yalnızlık iman gibi, kimin yalnızlık içinde olduğunu asla bilemezsin. Telefon çaldı. Yengemin kız kardeşi erken doğum yapmış. Hemen hazırlandı ve hazırlanırken bana "iyi ki burdasın" dedi. Yanlış duymuş olmaktan korktuğum için cümleyi havada yakalayıp okudum, evet aynen duyduğum gibi söylemişti. Cebime attım, ara sıra çıkarıp okurum belki.  Giderken biri 10 aylık olan 3 çocuğuna göz kulak olmamı söyledi. Zaten onun için iyi ki buradaydım. Yoksa aynı evde böyle beleş beleş…
 Döndüğünde hastanede refakatçi kalıp kalamayacağımı sordu. İşte sevgili asalak kalacak yer bulmuştu. Sadece tamam deyip kabanımı giydim gittim. Bir hafta koğuş gibi bir odada; doğum yapan, yapmak üzere olan, daha yapmasına çok olan, yaptı yapacak olan 7 kadınla birlikte kaldım. Sandalye üzerinde uyumak, batikon çarpması ve götveren donumun aşırı dikkat çekmesi dışında bir şikayetim olmadı...

*( hastanedeyken tesadüfen arayıp moral olan kutup zencisi'ni ve bebeğe kıyafetle oyuncak yollayan ebru baranseli'ni unutmamalıyım. güzel şeylerdi bunlar. bi güzel şey daha oldu onu da başka bir yazıda anlatırım ) 

Perşembe, Aralık 08, 2011

Benim dedem var ya benim dedem...


Büyük bir adam değilmiş. Küçük bir adam da değilmiş. Bir adammış. Orta anadolu'nun, nüfusunu olduğu gibi almanya'ya taşıyan çorak bir köyünde yaşayıp dururken bir gece turşu yeyip ölmüş. İşte o gün köyde turşu kurmak, bulundurmak, yardım ve yataklık yasaklanmış. Köy deresine dökülen turşuların yaydığı sarımsak kokusu yüzünden civar köyler de göç vermeye başlamış. Efsaneye göre almanya'ya en çok işçi gönderen bölgenin orta anadolu olmasının sebebi buymuş.
  Köylü; gebesiyle, bebesiyle senelerce turşuya aşermiş de yiyecek bir dal turşu bulamamışlar, zaten bulsalar da cesaret bulamazlarmış. Te ki köy imamının cemaate allahın adını vererek patlıcan turşusu ikram etmesine kadar sürmüş bu dehşetli turşu hasreti.

Dedemin cenazesi, ne kadar ironik ki köy evinin giriş bölümü olan "hayat" da açılan bir çukurda günlerce, yıkanmadan bekletilmiş. Adamcağızı gerçekten turşu mu öldürdü? diye araştırmak için değil elbette. Nerde o devirde ölüm nedeni araştırmak. En son ne yaparken öldüysen neden odur işte. Namaz kılarken ölenlere hep türbe yapılmış, içki içerken ölenler oh belasını bulmuş, otururken ölenler oturmaktan, uyurken ölenler çok uyumaktan öldü sayılmış.  Dedemi bekletme sebepleri köyde bir gıdım su olmadığındanmış. Zaten bu köyde ölü yıkamak ve içmek dışında su pek kullanılan bir sıvı değilmiş. Babam banyo yapmaya 15 yaşında başladığını ama bu yeni tanıştığı ıslak eylemden hiç hoşlanmadığını anlatır. Hatta işi geyiğe vurup, banyo lafı her açılışında "yemin olsun ebenin yuduğu ile duruyom" diye ekler. Haksız da sayılmaz. En az bir yıl önce yıkanmış birinin bile böyle kokmasına imkan yok. Ayak parmakları arasına tanımsız cisimler koloniler kurmaya devam ediyor.

 Dedemi yıkamak için, ölüsünü bir atın sırtına bağlayıp su olan bazı uzaklıklara götürmüşler. Yıkadıktan sonra geri getirmeye üşenmiş, oradaki aklı evvelin birinden bir karış toprak satın alıp yıkadıkları çeşmenin yamacına gömmüşler. Bir kaç yıl önce mezarını ziyarete gittiğimizde hem duygulandık hem de güldük. Mezar başında gülüşen ilk insanlar olmuş olabiliriz. Duygu karmaşası yaşamakta haklıydık. Dedem bir adamın buğday tarlasının ortasında türbe gibi dikiliyordu. Ama kimse ona turşudede dememişti. Etrafta hiç çaput olmamasından bunu anladık. Tarla sahibi mezarın etrafını dolanarak sürmenin, ekmenin ve biçmenin çok zor olduğunu, bunu buradan alıp köyümüze götürmemiz gerektiğini söyledi. Ne yazık ki dedemin o kadar hayırlı evlatları ve torunları yok. İki fatiha okuyup, tarla sahibine yatan adamın mübarek bir zat olduğunu, tarlasının bet bereketini belki de ona borçlu olduğunu söyleyip cızladık.

Dedesizlik öğütsüzlüğünde kalmış bedbaht bir torun olmayı o kadar abartılı yaşadım ki babası ve annesi olmayan bir insanın neler hissedebileceğini anlayabiliyorum.  Her torun öbüründe baston olan buruşmuş diğer ele yapışıp, ellerin sahibine sorular sormayı, karşılığında masallar dinlemeyi ister. Dedeler masaldır ve masallar torun ister. Belki yaşasaydı bana beş canavarı sırtlayıp yardan aşağı atan köse hasan'ın sırrını, bir zamanlar yan yana akarken ayrı düşen kızılırmak ile yeşilırmağın aşkını, dağlarda oturan şişman peri kızları rahatça osuramazsa dağların patladığı masalının gerçek olup olmadığını falan anlatırdı. Dedemi bana bunları anlatmasına izin vermeden alıp götürdükleri için turşulara kızdığım oluyor. Hele acur turşusunu hiç gözüm tutmaz. 

 Öteki dedem, yani annemin babası da ben 5 yaşındayken öldü. Artık çok mu etkisinde kalmışım yada 5 yaş hatırlamak için yeterli bir yaş mı bilmem, her anımı hatırlıyorum. Fakat biraz kötü olarak.  Elbette onun da diğer tüm dedeler gibi bastonu vardı ama bastonunu etrafında ki canlıları kovalamak için kullanırdı. Horozundan, tavuğuna, torunundan, sineğine her şeyi. Kovalarken de aralıksız küfür ederdi şapşi. Yada söylediği tüm kelimeler o korkuyla küfür gibi gelirdi.
 Dedem at arabasına doldurduğu bostan sebzelerinin arasına bizi sıkıştırır ıhlara vadisine, avanosa, peri bacalarına falan götürürdü. Yolda giderken sebzeleri tarla farelerine attığımız için köpürür koyverirdi ayarsız ağzını. O mistik ortamlar kocaman kocaman itoğluitler, gancığındölleri, gavatınuşakları küfürleri ile kalmış hatıralarımda. İyi ki turist rehberi olmamışım.  Hatta peri bacalarını hiç hatırlamıyorum, tek hatırladığım uçsuz bucaksız pezevenk vadisi ve goduumun bacaları. Dedemin öfkesinin sebebini anlamam yıllar aldı. Çünkü uzun siyah saçlı dünyalar güzeli karısı 10 dan fazla çocuğu öylece bırakıp ölmüştü. At arabası altında kalmış. Demek ki dedemde at arabalarına kızgındı. Haklıydı. Ben dedem olsaydım daha çok söverdim.

Salı, Kasım 22, 2011

hışhışı hançer





      Ayazına kurban olduğum Ankara, yaktı gene ciğerlerimi.  Kasım ayını akciğer enfeksiyonuyla kapattım. Ne kadersiz ciğerlerim varmış anam babam. Sigara içmeden böyleysem içsem 17 sinde boğulur gidermişim ihtimal. Sesim o kadar kalınlaştı ki her açışımda "siminya yok mu emmi" dedikleri için telefonumu daimi meşgule aldım.  Bu sesle sahnelere çıkamadığımdan, incelikli  “sağlığına kavuşman en  önemlisi” yalanlarıyla  işimden de kovuldum. Al gene işsiz kaldım erol abi. Tam olarak işe benzemiyorsa bile en azından cebimde bozuk param şıngırdıyordu. Artık geçen yıldan kalan nemli çekirdek tanelerinden,  buruşuk market fişlerinden ve nereden türediği bir bilinmez olan cep dibi kumundan başka bir şey çıkmayacak.

Malum bizim evde boşta duran yada aynısından iki tane olan her şey elden çıkarılır. Kaç yıldır balkonda duran kömür sobalarından birini, döş kılları düğme deliklerinden seçilen iri yarı bir adam sırtlayıp götürdüğü gün sıra bana gelmişti ama işim olduğu için sıram aynından iki tane olan ütü masasına geçti.  Ne iş olsa yaparım telaşım işte evimizdeki bu pazarlama anlayışı yüzünden. İş bahanesiyle  kolayca görünmez oluyor,  dünya yüzeyinde ki varlığımı minimuma indiriyorum. Ortalarda görünmeyince aslında hiç var olmadığımı sanıyorlar. Bi saniye dur dur iri yarı bir adam tarafından sırtlanıp götürülmek o kadar da kötü değil ki lan ne diyorum ben! Paslı soba kadar  bile seksapelim yok mu da benim bi sırtlayanım yok?! Nedir yani nedendir bunlar? Alıp şurdan şuraya sırtlayamaz mı şimdi kimseler beni? O kadar mı sırtlanamaz gözüküyorum ordan! Vayy demek öyle. Vayy demek böyle. Vayy demek şöyle. Bundan sonra isteseler de çıkmam zaten, istemez istemez.  Allah kimseye kömür sobasını kıskanacak kadar büyük dert vermesin.

Tabii üstüme bir melankoli hali getirdi bu gibi mühüm meseleler.  Tee ebemizden kalan, hacı dede yeşili, üzerinde sittin senedir mekke’ye varmaya çalışan bir deve kervanının olduğu , günahım kadar sevmediğim bi battaniyemiz var.  Onu alıp sık sık evin arkasında hep çıktığım, aslında orda olmayan o tepeye çıkıyorum.   Lan ellerin battaniyelerine bakıyorum pötikareli, ekoseli,  hello kitili, elinde kahve kupası tutan duygusal kızıyla birlikte hazır gelmiş romantik nesneler.  Bizim meret  yıkanmaktan  karpuz kamyonu tentesine dönmüş. Çok değil üç yıkama sonra üstünde ki develer “zikiyim böyle desenin esaretini dee, kervanına daa, otantizmine dee” diye dillenecekler. Ama hala "al, battaniye!!”  İşte bizim böyle eskisi yırtılıp, zerrelere ayrılmadan yeni bir şey almama huyumuz var. Eskimesin diye yenileri poşetinden hiç çıkarmadığımızı da düşünürsek,  vay yavrum vay.

  İçki ve sigara içmediğim için "soğuk tepedeki çilekeş insan" görüntüme derbeder efekti verecek nesnelere ihtiyacım oluyor. Sigara yerine çubuk kraker falan yiyorum. Uzaktan anlaşılmıyor. Üstüne de gazete kağıdına sarıp getirdiğim (gazete kağıdı sarılı şeydeki o bitirim görüntüye bitirim) nar ekşisinden içiyorum.  Normalde nar ekşisini fazla kullanmam,  çok içince kafa yapıyor.  Sadece dilime damlatıyorum.  Maksat kafaya bir şey dikme enstantanesi oluşsun.  Dilimde de hep aşk şarkıları. Nicedir kendimi birine aşık gibi hissediyorum. En çok da bu yönüme hastayım. Hep böyle çok aşık, ölümüne sevdalı,  ya benimsin ya toprağın havalarında yaşıyorum ya gebermeyeyim imi.  Görenler benim aşk klibi çekiyormuş gibi kafamın köşelerini oyana buyana yaslayıp mıhı mıhılamamdan etkileniyor büyük bir aşkın pençesinde olduğumu düşünüyorlar. Bence de müthiş oynuyorum.  Geçen hafta Gülten abla “bende ferdi özbeğen kasetleri var, dinlersen veriyim” dedi.    Dinlerim deseydim oradan yakalayacak, taksici fikri ile yaşadığı aşkı bininci kez yeni bir şey anlatıyormuş gibi anlatacaktı. Kaseti nereme takıp çalıştıracağım kısmını tartışmadım bile. Fikri'den beri fikri değişmemiş. O da haklı; aşkın en büyük yan etkisi zamanı durdurması, ne zaman aşık olduysan o zamanda kalıyorsun.  Bence bende aşk acısı ile yanıyorum, aşk değilse bu içimde yanan ne? Turşuda yemiyorum ne zamandır.  Ama henüz bana bunları çektiren, aşık olduğum vicdansızla tanışmadım. Elbet bir gün tanışacağız. Şimdiden, şu geniş zamanlarda  ferah ferah aşk acımı çekeyim ki sonra önüme hazır gelsin.
Annem de geçen ablama “sağa da mı anlatmadı? bu gızın ağzından laf alana aşk olsun anam git git git” diyordu.  Kesin benden bahsediyorlardı. Ödleri kopuyor  bir gün evden gidip karnı burnumda döneceğim diye.  Lan ona korkacağınıza baba parası yememe gururum ve inadım yüzünden minibüscülerin gözdesi , pavyonların kraliçesi olmamdan korkun gebeşler.

Hımm derbederleşme zamanım 3 saat yaklaşmış. Saat 10 gibi başlıyor mesaim sabah 4 e kadar vur çatlasın, çal ağlasın. Evde bir damla nar ekşisi de kalmamış. Neyse bu akşamda ketçapla kafa buluruz. Efkar fonu olarak da kaç gündür şunu kullanıyorum.

Perşembe, Kasım 17, 2011

Çıplak erkek görmüşlüğümüz var, var olmasına da..

Dün gece popçu doğuş'u çırılçıplak halde saksıya hallenirken görünce uykum kaçtı. Sabaha kadar yatağın içinde dört dönüp çiçeğin arkasında kalan pikselleri tahmin etmeye çalıştım. Ah keşke matematiğim iyi olaydı, o zaman saksının çapını alıp doğuş'un dalga boyunu bulabilirdim. Matematik her zaman lazım bişey. 8 yaşında tüm Dünya başkentlerini ezberlemenin, istiklal marşını aşırı hisli okuyarak büyükleri göz yaşlarına boğmanın ilerde işime yaramayacağını bilmem gerekirdi. Yok yaaa doğuş'a karşı fiziksel bir şeyler hissettiğim yok. Şakşuka tarık olsa neyse ama doğuş cıks. Sadece merak hepimizinkisi gibi

http://dogussaksing.tumblr.com/
Doğuş çıplak gördüğüm ikinci erkek, ilk'i ergün'dü. Tabiki kuyruklu yalan, doğuş çıplak gördüğüm ikinci erkek değil, üçüncü. Bu devirde böyle düzenbaz da az bulunur, doğru rakamı veriyorum onuncu. Peynircilerin büllük ali tam çıplak değildi onu saymasak da olur. O peygamber sünnetli olduğu için kutsal donunu salavatla indiren oğlanın adı neydi? Ötekinin? Berikinin? Şonun? Şunun? Peki tamam saymıyorum çok görmüşüm kahretmesin! Ama hepisini ellemiş değilim ha! Bu rakamın içinde; piknikte ağacın arkasından soykasını sallayan adamdan tut, kadınlar hamamının penceresinden belime kadar sarkıp baktığım erkekler hamamının soyunma kabinlerindeki takımlara kadar geniiiş bir skala var. Lütfen.

 Ergün'e döneyim. Ortada öyle erotik bir durum yok 5-6 yaşında falandık canım. O zamanlar kızların da erkeklerinde şeyine ortak olarak pipi deniyordu. En çok kikirdediğimiz oyundu, birbirimize pipilerimizi gösterip sağa sola kaçışmak. Garip ki daha anamızdan doğalı çok az bir zaman olmuşken bile, önümüzde ki şeylerin; yasaklı, ayıplı, kuytularda ellettirilecek, ama çok ellettirilmeyecek, güldürükçü uzuvlar olduğunu anlamıştık.
Daha "anne bittiiiiiiiii" demeyi bırakmamıştık, kaşıktaki yemeğin tamamını dökmeden ağzımıza götürmeyi beceremiyorduk ama pipilerin birbirine değdirilmesi gerektiğini biliyorduk.
  Günün; büyüklerin "çıkın dışarıda oynayın ev süpüreceğiz" saatleri aynı zamanda bizim kömürlükte, küllükte, derelerde toplaşıp önümüzü açma saatimizdi. Bu işe gösterdiğimiz özeni, dakikliği hayatımız boyunca hiç bir şeye göstermedik. Nasıl bir tiryakilikmiş, seks bağımlılığıymış belli değil. Sonra efendim cinsel açlık  falan fıstık. E güccükten bir kere tadı alınmış, ister istemez istiyor bünye
Ha şimdi tam bu satırlarda  "el kadar çocuklar grup seks yapmış aileler uyumuş pes yane" suçlamasına falan girme kardeş. Sende bende iyi biliriz ki özellikle yasak bir şeyi harbiden yapmak istersek bunu engelleyebilecek tek şey ölümdür. Kafaya koyduk muydu yıldırımlı bin tane ali gelse tanımak.

Aha da bir şeyin yeri geldi, dur yazayım. Gençler bir olay çıkardığında çok nasihatçi bir kodamanın "sorumlular hakkında inceleme başlatıldı" dan sonra mutlaka söyleyeceği ikinci akademik cümlesi "aileler çocuklarınıza sahip çıkın" oluyor ya? Hah ben ona fena taktım. Hiç zaman kaybetmeden garip anaya babaya "yetiştirdiğiniz çocuğa bakın hele" çıkışması sıcağı sıcağına oracıkta yapılıyor. Ondan sonra çocuklarının akibetinden kendilerini suçlasın dursun cancağızlar.
 Mesela nasıl çıkacaklar mesela? Anam "bu kız banyoda molotof mulotof yapar aman diyim" deyi gece gündüz tuvalette bana eşlik mi edecek? Elimden tutup üniversiteye götürecek, çıkana kadar kapıda oturup çetik mi örecek? Her gece ayağında sallayarak uyutursa sahip çıkmış olur mu? Ulan aha anlatıyorum daha avuç kadar bebeyken arkalarını döndükleri anda ne filmler çeviriyorduk ki deve gibi olduğumuzda mı ters köşeye yatıramayacağız? Bırak yeaa! bırak bu ben çocuklarıma sahip çıktım ondan yetkilinizim artizliğini. Gün olur devran döner yetkiliii, senin çocuğunda bir gün nagazakiye atom bombası atacak yetkiliii! Atmaz atmaz deme atar mı atar.

Ergün'ü 6 yaşından sonra bir daha çıplak görmedim şükür ki. O beni görmüş olabilir. Şükür diyorum çünkü sapına kadar sarışındı ama bir kıvanç tatlıtuğ değildi. Ergün'den bahsedeceğim bir ara. Dinlersen seversin bak çok acayip maceralarımız oldu onunla.

Erkeklerin vücut yapılarının neye benzediğini tıpkı onların bizim şeklimizi hayal etmekten bitip tükendiği gibi merak ediyordum. Kadınlar hamamına bile yolu şaşırıp erkekler hamamına dalarım diye gittiğim oluyordu. İnternet de görünürlerde yok. Televizyon da ki en çıplak sahne; cüneyt arkın'la bir kadının beyaz çarşafın ucundan, naylon çiçeğin arkasından, vazonun kenarından, anahtar deliğinden gıdım gıdım gösterilen tepişen bir çift kokuk ayağından ibaret. Toplumun homofobisi yüzünden gazete sayfaları her gün "erkeğimi memnun ederim" mankenlerine ayrıldı da ilaç niyetine biz kızlar için bir erkek fotografı koymadılar. Kala kala bize abi zulasından aydemir akbaş vidyolarını izlemek kaldı. Erkek vücudunun kıvrımlarını aydemir akbaş vücudundan öğrenmek bize reva mıydı sorarım? Kafamızda ki erkek objesi çırpı bacaklı, yılmaz morgül adonisli çirkin bir pigmeydi. Kömürlüğe oğlan atmayıp da ne yapacaktık afedersin?!!! İnsanı zorla günaha sokar bunlar.

O kadar kaynaksızlığa rağmen bir yerlerde "haaa aslında böylemiymişş" diyebileceğim bir vücut göreceğimi zannediyordum ama çok yanılmışım. Gecekondumuzun alt katını kiraya verdiğimiz günlerde çıkagelen hademe kadir abi, aydemir akbaş imajının üstüne yeni ve dahada zedeleyici eklemeler yaptı.  Umutlar yavaş yavaş tükeniyordu. Elin heriflerini hep mi çıplak gördün a canına yanayım? demeden önce açıklamama izin ver. Gece olmuştu ve annem kayıptı. Bu konu mühüm. İnsanın annesi kaybolmuş sen neyin peşindesin! Annemi sormak için kiracımızın evine gittim tam kapıyı çalacakken açık perdelerden içerde dolanan çıplak, yassı, beyaz bir kütle gördüm. Sanırım ani bir sevişme yaşamışlardı ( hani memurlar sevişmiyordu hani? hemi de anisinden ) ve perdelerden haberleri yoktu. Olay bu yani. Ha bak burada yazmışım zaten.

Neyse ki kıtlık günleri çok gerilerde kaldı. Artık istediğim zaman istediğim çap ve ebatlarda vücut görebiliyorum. Bir elli yıl yetecek kadar adonis stoğumu da yaptım bir kenara koydum. Bir bolluk bir bereket. Resmen gökten Dünya'ya çıplak yağıyor. Kimin duası kabul orduysa artık. Buna rağmen doğuş'un saksı kombini üzerinde sabahlara dek düşünmemin altında yatan nedeni bilemedim. Seksi de gelmedi halbuki. En fazla babadan oğula nesil gibi geldi.

+18 


 saygımdan ağzımı bozmuyorum, doğru örnek olmaya çalışıyorum deyip ana avrat yuvarladığı video, tikat

Pazartesi, Ekim 17, 2011

"Görüşürüz"


Ankara layığını buldu yine karagözlüm, buz gibi bakıyor pencereler çatlamaları yakındır. Çatılar isli çirkinliklerinin üstüne bir yıllık katran daha çalacaklar. Tamam söz verdiğim gibi yine ne kadar çok üşüdüğümü anlatmayacağım, aşk olsun seni mi kıracağım. Sadece biraz ellerimden bahsedeceğim. Gelirsen eğer onları ilk senin ısıtmana izin vereceğim. Ayaklarımı bana bırak ben hallederim. Bak dokunursan gücenirim. Soğuk ayaklı bir kadını kimse sevmez. Hem soğuk, hem kocaman ayaklı bir kadını daha bir hiç kimse sevmez. Hem soğuk, hem kocaman, hemde ne ayak bir kadının durumunu tahmin bile edemiyorum. Kadın olmanın zorlukları say say bitmez, namı diğer tunalı hilmim.

En son görüşürüz mucks diye kapatmıştın telefonu ayaş kaplıcam. O gün bugündür ne görüşen var ne öpüşen. Sana da kabak gibi görünüyor olmalı "görüşürüz" kelimesinde saklı baştan savmalar. O kadar tepesi iki noktalı harfin bir araya gelmesinden hayır gelmezdi zaten. Olmuyor değil mi o işler; noktalı u, çizmeli g, şapkalı a larla? Olsa aşk'ın a sı şapkalı olurdu kuzum. Ne kadar süslüyse o kadar güzel değil, manzara koydum.  Hiç bir ilişki canııııııııııııııımmm da ki ı lar kadar uzun, m ler kadar dudak dudağa değil. Alfabeyi baştan saydırma şimdi bana. Belli yürümüyor işte kara tren;  romantizmde ağır, sözde ucuz edebiyatla. Sana bir şey dediğim yok gevrek simidim, gidişat böyle. Durum bu iken bu.

Lafı dönüp dolaştırıp illede çaya getiresim var beypazarı kurum. Oradan ateşi tavana vuran sobaya da bi uğramalı. Kuzinesine patates atmadan şurdan şuraya gitmem. Ama iş kenarına kıvrılıp uyumaya gelince orada iki dakika duracaksın? Ne kadar ısıtırsa ısıtsın sobayı sana tercih edecek değilim. Ayıp ederim. Tam burada edebiyattan bir parça alıp üstüne "yanma korkumdan değil ha" yı ekledikten sonra "sobada yanmak senin ateşinde yanmanın yanında nedir ki?" deyip zirvede bırakmak vardı ama... Konuşmuyor soba benimle ayva kokulum. Çay içmiyor bir yudum "çayda çay olmuş ha tavşan kanı mübarek" diye diye. Mırıldandığı şarkıya lafım yok. Gümbür gümbür öttürüyor şerefsiz. Ama teneke işte. Hem teneke hem şerefsiz. Senin savsak bir "görüşürüz" lafın etmez. Ne kadar başından savarsan sav, bana bir defa daha "görüşürüz" demeni şu homurtulu tenekenin yaptığı çaya, çıkardığı sıcak mırıltılara değişmem harikalar diyarım.

Adın üç kere geçti saçma sapan bir filmde/ yalnız olsam çok ağlardım ama annem bakıyordu/ otoban dolusu gürültüyü sıkıştırıp beynime/ anne dedim, hadi çay koy da içelim

Daha daha nasılsın diye soracak olursan şayet pek sormayanım. Boş ilaç şişelerine pirinç doldurup kapı süsü yaptığımızdan beri karizması kalmadı hastalıkların. Çoluk çocuğun ilkokul projesinde boyalı küçük evler oldu prozac kutularım. Perdelerini eski, gelinin yaşından da eski bir duvak tülünden ellerimle yaptım. Onlar bu dersten 5 aldı, ben ders aldım. Şunu bir yere yaz. Birisinin acısı bir gün dönüp dolaşıp senin başarın oluyor. Hayat özetle bu. Hamsi kamyonu peşinden gelip ankara halinde mahsur kalmış göçmen martım.  

Bir gün benimle aşti'de, kumrular'da, kuğulu parkta karşılaşırsan. Olur ya. Sana içimden müslüm baba geçiyormuş gibi bakmama inanma. İyi öğrendim oynak bir taverna şarkısı olduğumu arabesk bakışlara saklamayı. Bazen de tam tersi. Kaçın kurasıyım kim bilir. Hepten inanmamazlık etme aman ha! İnan ara sırada olsa bana. Yoksa yapacak bir şey yok gider bende bir güzel  martı olurum. En kötüsü de ankara martısı olmaktır keza. Deniz olmayan yerde martı olunmamalı. Lafı gelmişken söyleyim martıları hiç sevmem. Her buğulu sözün içinde kendine yer bulan, iki lokma ekmek için kırk takla atan yılışık bir kuştur kendisi. Bu konuyu sonra tartışalım.

 Mesela inan,  ana avrat saydırsam da "görüşürüz" lafına, arada içine dalıp umuda giden bir akıntı aradığıma.
 Mesela inan, seni ankara'ya benzetmekte zerre edebiyat kaygım olmadığına. Belki gevrek simitte birazcık.
 Mesela inan, sana söz verdiğim keki iki defa pişirip ikisinin de kabarmadığına, telefonu var sende aç sor vanilyaya
Mesela inan; alfabeyle o kadar haşır neşir olmadığıma,  adını yazarken kullandığım 5 tanesi müstesna
Mesela inan; sana kızdığıma, sana çok kızdığıma, sana pek çok kızdığıma!


e peki madem öyle olsun, görüşürüz ankara keçim...aoç dondurmam.. kedim

Cuma, Eylül 30, 2011

Yolumuza bundan sonra bakıcılıkla devam edeceğiz

   "herkes beni natali portman sanıyor feriha'yım hiç kimse bilmiyor"
Tarık Mengüç

   "hayalperestliğin insana verdiği zararlar ve attan inip eşşeğe binmenin kuyruk sokumunda açacağı derin yaralar" üzerine bir araştırma yapacak olursan lütfen çok rica ediyorum bana da danış, beni de incele, aradığın tüm datalar bende. Ha yok ben zaten astronot olmak isterken kendini kars'ın kağızman ilçesinde tapu kadastro memuru olarak bulan baya bi miktar hayalleri yıkılmış genç buldum onlarla çalışacağım diyorsan, o da olur. Ha ben ha onlar. Hangimiz büyüyünce voltranı oluşturan robotlardan biri olmayı hayal ederken sistemi oluşturan robotlardan olmadık ki?  
İlkokulda en çok oynadığımız oyun neydi? Deve cüce. Öğretmen sadece "deve-cüce" komutuyla tüm ders boyunca bizi yönetir, cüce dediğinde cüce olmayanı hem öğretmen hem sınıfın 100 çift  alaycı gözü cezalandırırdı (bizim sınıf mevcudu 60 civarıydı) Bu oyunu bu kadar çok oynatmalarından mı böyle robotlaştık yoksa direktifsiz hareket etmeyen kalabalıklar olduğumuz için mi bu oyun bize layık görüldü bilmem. Hayaller genelde yıkılıp zaiyat versede çoğu insanın onun bunun devesiyle cücesiyle iş görmesinin sebebi yine hayal kurmayı bilmemesindendir. Anlamıyor öyle alengirli düşüncülerden çünkü. Denileni yapmazsa sonra ne olacak? Kendi başının çaresine nasıl  bakacak? Bağımsızlık nasıl bir şey bilmiyor. Bilse de kesinlikle kötü bir şey olarak kurgulamıştır. Hani kaç tanemiz ailemize, öğretmenimize, patronumuza ve devletimize korkusuzca "hayır artık deve cüce oynamıyoruz, bitti  karpaççio ya paso adesso e finita dostum" diyebiliyor? Yarısından sonrası ispanyolca olduğu için diyemiyor kimse tabi.

     Sanki ben nasılım? Aynı kaynın. Hayallerin anasının nikahı bendeydi. Kimse bana hayalin dozunu artırınca kurbağa gibi asfalta yapışacağımı söylemedi. Buralara çok yazdım yok biyolog olacaktım aman sosyolog olacaktım vay arkeolog olacaktım ne kadar olog varsa ologaktım. Ologomadım. Bunları olmak için önce okumak gerekiyormuş meğer. Evde otura otura olurum diye düşünüyordum. Bunu gören ablam durur mu? yapıştırdı cevabı:
-Siminya farkında mısın götün oturmaktan yıprandı? yanlardan parçalar düşüyor elektirik süpürgesiyle çekiyoruz. Hani daha fazla eskitmesen diyorum, malum ilerde lazım olacak. Neye lazım olacak tam olarak? İleri bizim evde evlenmek ile eş anlamlıdır. Ablamın ilerisi eniştem.. Eniştem napıyo ablamın ilerisine? Oha! Ne biçim bi götveren ailede yaşıyorum ben tanrım. Kahvaltıyı hazırlarken elini yıkadı mıydı bu? Geçen yıl basur ameliyatı olmasından anlamalıydım.. İşler gittikçe sarpa sarıyor. Galiba kusacağım.

          Ablam, epeydir paraya boşalan heriflerin evlerini temizliyor. Bakma gündelikçi mündelikçi ama evi var arabası var o biçim (hangi biçim o?) bakımlı. Yani mamak insanına göre bakımlı, nişantaşı ile kıyaslamak adil olmaz. Çankaya'da trilyoner bir adamın kızının evine gidiyor, son bir kaç aydır. Kızın 9 aylık bebeği varmış. Daha ilk kez bakıcıya vereceklermiş ve mümkünse moldovalı, iyi türkçe konuşan, dahi anlamındaki de leri ayırmasını bilen, osurmasını kokmasını bilen birini istiyorlarmış. Neredeyse beni tarif etmişler. Bunu duyan ablam durur mu? Gene durmadı bi, duramadı bi. Bebeğe en azından arkeolog olacağım zamana kadar bakmamı teklif etti. Yani taş çatlasa bir ay. Bir ay sonra doğru peru'ya inka medeniyeti kazılarına. Önce hık mık ettim. Beniii beniii entellektüel, aristokrat, bir natalie portman closer'lığında ki beni bebek kakalarına layık gördüğü için verdim veriştirdim. Odama kapandım. Arkamdan gelipte "iyi misin siminya, konuşmak ister misin?" diyen olmadı. Bu amerikalılar küsüp odasına gidenin arkasından koşup konuşuyorlarken bizimkiler niye siklemiyo lan? Kaç defa denedim kaç defa. Kimsenin tındığı olmuyor valla, evde deneme. Bir keresinde 3 gün kapının arkasında saklandım, üstüme sarı bacaklı pörtlek gözlü örümcekler yerleşti de gene arayıp soran olmadı. Zalımsınız aylem.

        Neticede odamdan çıktım, vücudum ablama dönük pencereden dışarı bakarken gözlerimi gurur kısmasıyla kıstım "ben en asil duyguların insanıyım" duruşu verdim bedenime.  Uçan kargalar ne kadarda onurlu uçuyorlardı. Şu kamyon ne haysiyetle homurduyordu. Ah o çöp bidonu içindeki kilolarca boka püsüre rağmen yıkılmamış dimdik ayaktaydı. Onur gurur ne varsa hepsini bir sahnede tükettim "iyi bea tamam bakarık" dedim. Annemin 40 yıl önceden günümüze gelmiş patosa benzeyen ayakkabılarını elalemin kızlarına "retro şeyleri seviyorum yane, böyle vintaj tarzındayım" diye yalanlar atarak giymekten kurtulacak, saman pazarından yeni üst baş alabilecektim. Oley...

         Ertesi gün gittik bizim ednan ziyagillerin eve. Gece boyu ve yolda giderken aklıma hep aşk-ı memnu geldi gitti. Dedim ki eğer bunların oğlu falan varsa şöyle kıvanç tatlıtuğ benzeri bişey kafalayım ben bunu. Yeri silerken yanlışlıkla bacağımı açayım. O tam merdivenlerden inerken memelerimi salıp bebeği emzirecek gibi yapayım, güya ağlamasın diye yapıyormuşum da emince susuyormuşta vah yavrucukmuşta. Elimden bir şey düşüreyim alamayım. Yüksek bir yere uzanayım uzanamayım. Oturayım kalkamayım. Bunların hepsi için evin oğlundan ayrı ayrı yardım isteyim ki iletişimi sıcak tutayım. Aynı zamanda bilgimle bilişimimle etkilemek için yanıma montaigne'in denemeler ini aldım. Tam gene o merdivenlerden inerken bebeğe yüksek sesle  "aristoteles’e göre, hiçbir iyilik sahtelikle bir arada gitmez; doğru hiçbir zaman yanlışa yer vermez, kendini olduğundan fazla göstermek de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır" diye sesleneyim.  Düşün bunu bebeğe okuyorum? Valla ben olsam bu çapta birine oracıkta çarpılırım. 
Hesaplarımı, aşiftelerimi tamamladım ki siteye geldik. Tek bir villanın aylık aidatının 7 milyar olduğu, bahçıvan-uşak-aşçı tutulmasının ankara'da sadece burada gözlemlenebileceği çok acayip bir yerdi. Bir kere çankaya'da böyle bir site olduğuna inanamadım. (sincan'da olsa neyse) Tamam bir dolu konsolusluk var onların oturduğu lüks sokaklar var ama  onlar konsolos bre! Konsolos dediğin konsolostur. Katar elçiliğinde çalışan akrabamızın anlattığına göre katar elçisi bile böyle lüks yüzü görmemiş. Eve girdik çok sürmeden gözlerim feri feciri yaladı yuttu. Okumak ne kelime. Sağa bakıyorum oğlan yok sola bakıyorum oğlan yok. Bunu gören ablam durur mu? Duramadı yine:
-siminya bebek burda tam önünde
-hıhı iyi iyi dur bi şimdi bişeye bakmam lazım
Aradım taradım her yere baktım evde oğlan moğlan bulamadım! Nasıl olur ya bir köşkte en az ahçı, uşak, bahcıvan kadar zengin bekar bir züppenin de olması gerekmiyor mu? Maddenin dört hali gibi bir şey bu. Toprak, hava, su..tahta! Müjde ar, gülşen bubikoğlu falan bizi kandırmış dostum. Bizi türk filmlerinin kısır senaryolarında dönderip durmuşlar senelerce. Ah aşk-ı memn-u sende yalanmışın! Hayallerim! hele siz hele siz...

  Bir haftadır ablamla birlikte normal bir işe nasıl gidilirse öyle hazırlanıp düşüyoruz yola. Kendimi; normal bir işe gittiğini farz et, hey hadi normal ki bu.. parayı düşün parayı düşün gibi telkinlerle götürüyorum. Yoksa gitmiyo. Zaten iyi bebek baktığım, çocukları sevdiğim de söylenemez. Ablam; bacağını tut, kolunu topla, başını çarpma diyor bende yapıyorum. Bir de bu şey sıçıyor. O çok canımı sıkıyor işte. Bazen içimden "depiği indir bakalım kaç metre havalanacak,  golf sopasıyla rekor kırmaya var mısın? bahçe duvarının öbür tarafına sıçması için, çıplak olarak onu oraya fırlatman kafi, evi yak, kediyi ye, duvara işe" gibi sesler geliyor. Çok gerginim. Çok hayalsizim.

Perşembe, Eylül 15, 2011

Erol Büyükburç ile gece buluşmaları


   İşte böyle erol abi. Sonra da diyorlar ki bu kıza bi haller oldu, everince kendine gelir. Ne derdimiz varsa evliliğe bağlayın zaten anasını satiim. Evladının başka bir derdi var mı yok mu hiç kurcalamayın hiç! Daya iki tane içi boş "nikahta keramet vardır, bir çocuk yaparsan düzelir" avuntusunu, yapıştır "gelinlikle çıktın kefenle dönersin artık" tehdidini sonra otur gelişmeleri izle. Var mı bu kadar kolaycılık abi sen söyle? Tut ki kabız oldum tuvalete küstüm, tüm tuvaletler bana küstü. Tut ki kuyruk sokumum düneyden beri ağrıyor ağız tadıyla bağdaş kuramıyorum bunu da mı evlilik çözecek ha bunu da mı? Eczaneden bir koşu mushil alıp gelmek varken, ne bileyim 3-5 incir temin etmek daha kolayken beni niye gerdeğe sokuyorsunuz? Neden milleti benim metabolizmam için seferber ediyorsunuz anlamıyorum? Altının fiyatı da malumken. Yapmayın gözünüzü seveyim.

Seni severim bilirsin. Çok acayip bir adamsın, en önemlisi marjinalsin. Bugün marjinal dediğin şey kolay yetişmiyor, nereden baksan on günde bir. Beklentileri karşılamayan adamları seviyorum. Hayran oluyorum ister istemez. Mesela senin iddian başarından büyük. Şarkın var mı? varsa neye benziyor? kimsenin bildiği yok ama sen kendini elvis presley sanıyorsun. Tam tamına bunu seviyorum işte. İnsanlara göre insan dediğin böyle olmamalı; başarıdan başarıya koşmalı onları mutlu etmeli ama mutsuz olup kendini hep yetersiz hissetmeli. Bunu istiyorlar; başarırken tükenmeni, kazanırken yalnız kalmanı. Bak yalnızlık deyince yalnızlığım aklıma düştü gördün mü? Ne çok seviyoruz değil mi, konu yalnızlığa gelince kendimizi ne kadar yalnız hissettiğimizi söylemeyi, entel denyonun biri isek şayet "aslında herkes yalnızdır" lafını yapıştırmayı? Biri daha aslında herkes yalnızdır derse ağzının ortasına annemin yün tokacıyla dalacağım. Dalacağım diyen bi kerede dalsaya ya? Anca laf anca blöf.

Ben bu tepeye sık sık geliyorum. Burada oturup Ankara'nın güzelliklerini...Ankara'nın ışıltılı gece yaşam...Ankara'nın karanlık izbeliklerini seyretmek hoşuma gidiyor. Aslında böyle bir tepe yok, ikimizde biliyoruz. Sadece tepelere olan açıklanamaz tutkumun bir yansıması bu. Mesela "yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar" gibi sadece kına gecelerine kaktırılan o olumsuz türkü dışında tek bir şarkısı olmayan tepelere kıyasla, hakkında binlerce şarkı yapılmış dağları o kadar sevmem. Çıkamadağım zirve benim değildir. En üstüne oturup aşağıları seyredebildiğim şey benimdir. Düzlükleri de sevmem. Tamamına hakim olamadığım hiç bir şeyi sevmiyorum galiba.

Mesela bir adam seviyorum tamam mı? Erol abi? Erol abi uyudun mu? Sana orada çok haksızlık yaptılar abi, dans star mıydı? pop satar mıydı neydi orada. Tabi ki en çok sen konuşmalıydın, yaşayan efsanesin sen kokulu mum mu?!! Dinle bak şimdi, bir adama tutuldum diyelim. İlk günler ben buna bir abanıyorum bir abanıyorum fellahı şaşıyor adamın. "Lan bu kız cidden sevdalandı bana iyi mi?!  Ömrümde bi anamdan böyle ilgi alaka gördüm bide bundan, du bakalım hayırlısı" diye düşündüren bir seviye var, hatunların çoğu bilir. Oraya kadar yükseltiyorum ısıyı. Hani hakim olmak dedik ya? Bir nevi adamımın duygularında hakimiyet kuruyorum. Veriyorum odunu veriyorum küsküyü. Küskünün erkek cinsel organı olduğunu biliyorum abi. Belime plastik zımbırtılardan takıp adam düdüklediğimi mi sanıyorsun? Duygu sikmekten bahsediyoruz şurada. Alla alla ya...
Velhasıl sevdiğimi iddia ettiğim adamı, çözemediği bir bilmecenin ortasına koyup toz oluyorum mevziden. Garibim beni kaçıracak bir hata mı yaptığını düşünüp, debelenip dursun artık. Benden ölesiye nefret etmeye kadar bekliyor, bekliyor ki belki geri dönerim de aynı şekilde severim diye. Sonra söve söve gidiyor. Sevmiyor muyum? Daha fazla hemi de. Yalnızca sürdürmeyi beceremiyorum. Başa "Yalnızca" kelimesini getirerek cümleyi hafifletmeye, hatamı örtbas etmeye çalıştım ama olmadı di mi? Neden böyle ediyorum abi?  Neden yani suçlarımı hep afilli laflarla süsleyerek kurtarıyorum paçayı? Kim öğretiyor bana bunları? Orospu çocuğu muyum acaba ben? Gavat dölü müyüm? Puşt tohumu muyum lan ben?

 Tamam sakinim tamam. Aştan meşkten bahsedince ateş basıyor beni. Duymasın bizimkiler hemen "everekte sönsün" yorumu getirirler. Ateşin sönmesi iyi bir şeymiş gibi sanki.
Ateşin var mı abi? Şu elimde sohbete hava katıyor diye tuttuğum sigarayı yakayım bari. Bugün sigaraya başlama günüm olsun şerefine. İçkiye de mi başlasam ki? Tiner fiyatları ne alemde? 10 yaşına kadar fıçı gibi içki içiyordum da sonra bırakmak zorunda kaldım. Detayları siktir et. Başlama diyorsan eğer bana şu dertlerimi unutturacak bir halt öner. Mümkünse tüten bir şeyler olsun dumanında boğulayım. Ot deme laşkına. Temini zor onun. "aslında herkes dertlidir" diyeceksen hele hiç ağzını açma. Elimi artiz kanına bulama benim kıçımın elvis preslisi. Kızma sakın. Kızıp ta gitme. İyi hissedeceksen eğer kıçım fena değildir benim. Sıkarlıt cansın'ın ki kadar olmasa da kendi çapında olayı kurtarır yani. Gitme otur işte konuşuyoruz.

Ben çabuk arkadaş kaybediyorum galiba. Ya da arkadaşlar kaybolmak için bahane arıyor. "dahi anlamında ki de" leri yazamıyorsun diye gidilir mi abi? Mention siliyorsun diye? Komik videosuna like yapmadım, ilişkisini beğenmedim diye? Hassktr konuştukça rep için admin bıçaklayan forum ergenine bağlıyorum ımığa koyum. Şu verdiğim örneklere bak hele. Üzerine afiyet biraz da kabayım. Konuşmamda aksanlı aksanlı böyle. Aksanım olduğunu bilmiyordum varsa bir aksanım taş çatlasa rus aksanıdır falan diye umut ediyordum meğer düpedüz Ankara aksanı yapıyormuşum ya la?  Şu şarlatan gazeteci tayfasından biri ile konuşma hatasında bulunmuştum geçen yıl. O demiş bunu. Ezik diye de eklemiş. Sanki ben Cihan Ünal ile Hülya Koçyiğit'in kızıyım diye iddia ediyor, yazılarımda "epic! şaşırtıcı derecede maskülen, hımm oldukça avangard" gibi kelimeler kullanıyorum da konuşmamı duyunca dumura uğruyor dürrük!
 "Herhalde" yerine "ellaam" diyen bir anneyle çorbayı tenceresiyle tepesine diken, çişini yağ tenekesine yapan bir babadan anca bu çıktı totoşum napcan. Osura osura izlediği behzat ç. lan lun yapınca şahane senaryo, ben diyince ezik aksan. Pezevenk.
 Ben niye bu gece böyle atarlıyım abi? Erol abi? Hişş! Bu sefer sahiden uyudu adam. Peki uyanınca devam ederiz o zaman.

Cumartesi, Eylül 03, 2011

Bana merhaba diyeceksin, yoksaaa!!!



            Güneş doğarken ardından tepelerin, yine sınav vakti gelmişti bir cumartesinin. Sınava gireceğim okul mamak'ın çıkmaz sokaklarıyla anılan, en harabe, en ucube mahallelerinden birindeydi. Ankara'nın harlemi de sen. Melih gökçek'in bile giremediği, girip şelale kaktıramadığı bir mahalle. O bölgede bir okul olması fikri evde derin bir sessizliğe sebep oldu, insan yaşadığına inanmakta zorlandık. Hala belli kişiler arasında inançsızlık hüküm sürmekte. Ama insanlar var, ben gördüm!

     Abim 3 kişi binince motoru yanan yaşayan son anadol'uyla sabah beni bırakacağını söyleyip, gelirken nasıl döneceğimi, neye bineceğimi, nerde ineceğimi, kaç adım atacağımı tarif edip tarifin bokunu çıkardı. Saat 7 gibi kalkıp hazırlandım. Okuyamamış insanlarda bir tür okuma görgüsüzlüğü vardır. (bknz: okuyom ben ya) Okula gidememiş olmanın intikamını canlı cansız tüm varlıklardan alırız. 80 yaşına da gelsek sandıkta sindyli, teletabili beslenme çantamız bulunacaktır. Bahanesi de "içine ıvır zıvır koyyom ben yaa" olacaktır. Ben bu insanlardan biriyim. Herhangi bir okulun avlusunda, bir sınav zamanı 32 dişle sırıtan, mutlu bir kız görürseniz ona siminya diye seslenin. O benim. Süslenebileceğim kadar süslendim, reina'ya, keops'a gideceğim gün giyeceklerim diye ayırdıklarımı  giydim. Ayşe arman'la röportaj yapacağımda söyleyeceklerim bile ayarlıdır benim. Hepsi ayarlı bunların. Sonsuz rüküştüm. Topuklu ayakkabı, kalın bilezikler, diz üstü elbise, sallantılı küpeler. Abimin burnunun sol deliği beni görünce titredi, deliklerinden duman fışkırdı. Neyse ki insan yaşamayan bir yere götürüyordu.
 Sınava girdim. Çıkınca abimin tarif ettiği güzergahın tam tersinden gitmeye karar verdim. Serde katır inadı var. Daha kimseden akıl almış değil. Yolumu uzatıp eve daha geç döner böylece koca bir gün kafa dinlerdim. Ev kopa kopa dönülecek bir ev olsa anlayacağım da. Değil.

      Tarih öncesi çağları, hatta henüz ilk çağını yaşayan bir sokakla başladım işe. İnsanlar kazanlarda bir şeyler kaynatıyor (hımm ateş bulunmuş) anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı. Duvarlarında hiyeroglif harflerle "buraya işeyen piçtir" yazan bir mağaranın önünden geçtim. İçerde bir adam homurdayıp "ne bişirdieen" diye bağırdı. Sokak aralarından kirli sular akıyordu. Altları çıplak, üstleri milekli sümüklü veletler bu suyu birbirlerine atıyorlardı. Mutlulardı. Az daha gidince fabrikalarla dolu bir sokağa girdim. Sağım solum matbaa, tekstil tesisleriyle doluydu. Buraya da patiska çağı adını verdim. Kendi kendime bir oyun oynuyordum. Bir şarkı söylemeye başladım. Ben böyle sokakta yürürken rihanna'dan "ambırella ela ela yeah yeah" gibi popüler şeyler değilde, "biz heybelide her geceee mehtaba çıkardık ınınınım mehtaba çıkardık hey hey!" falan söylerim. 3 tane sanat müziğini ezbere bilir, çevire çevire söylerim işte. Kaldırımda ki bir arabanın şöför koltuğunda gazete okuyan biri görünüyordu. Pencere açıktı. Yanında geçerken ınınınım mehtaba çıkardık kısmındaydım. Birden arkamdan seslendiğini duydum.
-Merhabaa...Merhaba dedim!
Kızlarla kendi aramızda laf atılmanın, tacizin sözü geçtiğinde, ben pek cengaver takılırım "Yaşlanınca bırak tanımadığın insanı tanıdığın insanlar bile iki çift laf etmeyecek, bunlar hep değerlenecek atsınlar dokunmayın, atılsın ellemeyin" derim. Ama biraz da etrafı tekin bulmadığımdan merhaba diyen adamdan tırstım. Arkama bakmadan yürümeye devam ettim. O sırada bay merhaba arabayı çalıştırdı. Ben kaldırımda o yolda ilerlemeye başladık. Camdan kafasını çıkardı.
-Bi merhaba desen ağzına mı yapışır yavrum?! dedi.
     Ulan bu ne? Hoppala yavrum yaz geldi çarşıya kiraz geldi. Ne merhaba derim ne de dönüp yüzüne bakarım. Aslanlar gibi yoluma yürürüm heheyy diye güçlü duruşumdan zerre ödün vermiyorum ama götün yusuf seslerini bastıramıyorum. Daha hızlı yürüyüp karşı kaldırıma geçtim. Etrafa baktım hala heryer sıkı sıkı kapalı tesislerle dolu, sağda solda fare deliği kadar sığınacak yer yok. Sayın merhabanın arkamdan geldiğini hissediyorum. Düşünüyorum....
"Acaba tanıdık birimi lan? Belki eski sevgilimdir yaklaşsın da yüzüne bakayım, eğer mutlu olursak yeniden barışalım. Yok yok ona bu fırsatı vermeyim, şimdi barışacan, eski konuları masaya yatıracan, orda sen hatalıydın burda yanlış konuştun falan filan fihuuu şimdiden yoruldum. Ya ya sapıksa? yavaşladığım anda boynumdan yakalayıp arabaya tıkacak sonra allah ne verdiyse!!! hızlanmalıyım hızlanmalıyım!! Lan acep abim mi? sesi ortamın kapalı akustiğinden değişik gelmiştir belki, belki abim beni eve götürmeye gelmiştir? Salak! abin sana niye merhaba desin? abin hayatın boyunca sana kaç kez merhaba dedi? hiç! merhaba bizim evde kullanılıyor mu lan? ııh valla kullanılmıyor. belki selamün aleyküm belki nörüyon ama asla merhaba değil" 
Düşünceye kaptırmış giderken arabayı karşıma getirip durdurdu ve içinden indi. 28-29 Yaşlarında, beyaz gömlekli, krem rengi pantolonlu, burnu az sağa kavisli, boynu yara izli, bel bölgesi hafiften yağlanmaya başlamış  (detayları incelemeye bak pehey) esmer bir erkek. Gülerek karşımda kollarını yana doğru "napayım ben böyleyim" der gibi açtı ve;
-Bana merhaba demedikçe peşini bırakmayacağım. dedi!
Serdeki katır inadı tek abiye mi çalışır? Iıh! Demiycem işte demiyceem diye bağırıp bastım gaza. Ondan sonrasını hatırlıyorum. Koşuyorum, allafekbere taktım koşuyorum. Yanda bir yol gördüm üstelik ters yoldu. Oraya saptım. Kulağımda "merhaba diyeceksinnnn!!!" yokuş aşağı ayağımda topuklu ayakkabıyla cıstak cıstak bi kaçışım var. Arada simitçi, kahveci ve gazozcusuna çarptım. Bir kuaförün havlu astığı askılığı devirip "ay çok özür  dilerim canın yandı mı?" bile dedim.
Deterjan satan yaşlı bir amca "noluyo op op op ooopp" demeseydi duramıyordum. Frene basıp amcaya sığındım. 
-arkamdan bi araba geliyor beni kaçıracaaak :(
-kızım bura ters yol ordan araba giremez
-terste olsa girer o, taktı kafayı merhaba dedirtecek :(
-polisi arayım mı?
-yok abimi arayın abim gelsin yok abim gelmesin abim gelmesin
-araba ne renk?
-gümüş...allahım bütün arabalar gümüş
-evet
Amca bir su verdi, bana su verdi. Sakinleşene kadar beni açık ozomatik torbasıyla, vernella yumuşatıcı arasında sakladı. Polisi aramadık. Başıma gelenleri yayarsam genelde başıma daha büyük şeyler geliyor. Taksi çağırdı eve öyle gittim. Yolda gelirken bu çağa  gümüş çağı adını verdim.
 İki ay geçti üstünden, o gün bugün gördüğüm bütün gümüş rengi otomobillere merhaba demeyi ihmal etmiyorum. Ne olur ne olmaz. Merhaba. Al bi daha merhaba al bi tane daha merhaba.

Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...