Perşembe, Mart 21, 2013

Ticaret yapabilir miyim diye bi bakıyorum


     Uzuuun zamandır maruz kaldığım işsizlik belasına 15 gün önce noktayı koydum. Alışveriş yapmayı çok sevdiğim mağazanın vitrininde "bayan eleman aranıyor" yazdığını görünce içeri kafamı uzatıp "pardon, o aranan ben olamam mı?" diye sordum. O sırada bir köşede oturmuş çay içen 4 kadar kadın bana baktı ve aralardan bir kaçı  "olursun neden olmayasın" dedi. Hemen ayak üstü çalışma şartlarını konuşup eve döndüm. O kadar mutlu oldum ki artık nasıl bir çocukluk anısına tekabül ediyorsa canım fena halde muz çekti. Erotik bir geçmişi de olabilir tabi. O sevinçle manavdan aldığım muzun miktarında abartıya kaçtığımı  fark etmedim. 7 kilo almışım. Ossun yerik- ki yedik.

   Ertesi gün yüzümde kocaman buldumcuk gülümsemesiyle işe başladım. Mağazanın konseptinden bahsetmek gerekirse. İhraç fazlası her çeşit ürünün satıldığı bir dükkan. Spor ayakkabı da var, elektrik süpürgesi de. Parfüm de var, seks oyuncakları da. Bir milyon kalem ıvır zıvır. Bazıları Türkiye'de olmayan, Avrupa ve Uzakdoğu'da satılan iyi kalite markalar. Ben ilk başta satış elemanı diye alındım ama o heyecanla işe fazlaca asıldığım için bir haftada sivrildim ve mal alımından dükkanın anahtarını elime vermeye kadar her türlü tarihi anı yaşattılar. Anahtarı ele verme! Şimdilik toplamda 35 kilo gelen Aslı ve acayip yakışıklı bir o kadar da zampara Hasan adlı iki elemanla işi götürüyoruz.  Müşteri olmadığı zamanlar müzik açıp dükkandaki güneş gözlüklerini, perukları takıp dans ediyoruz. Gün içinde, yemek molasını saymazsak geçirdiğim en güzel 3 dakika bu oluyor. Kalan zamanda insanları bir şeyi almaya ikna etmek gerçekten çok zor. Müşteri denen şey tam bir bela. Seni bulacağım müşteri!! Bu işe girdiğimden beri başka dükkandan alışveriş yapamıyorum. Müşteri olmak fobi oldu bende. İşlerin zorluğundan dolayı sanırım yakında bir eleman daha alınacak ondan sonra gelsin daha uzun süreli kaytarma, gitsin allana kadar goygoy. 

    İlk hafta sorunsuz çalıştım. Zaten ilk haftam ürünlerin fiyatlarını öğrenmekle geçti. Bütün günümü 6 yaşındaki çocuklar gibi "bu ney? şu kaça? şey satıyor muyuz? kaç diyim?" sorularını öteki çalışanlara sormakla geçirdim. Hem ben kendimi aptal hissettim hem de onlar benim gerizekalı olduğumu düşünüp işe aldıklarına vah tuh ettiler. Satılan ürün çeşitliliği yüzünden dükkanın müşteri profili de çok karışık. Mesela bir gay çift var ve ben onlara içinden taşşak ve penisin çaprazlama geçtiği götünde delik olan bir şey sattım. Halk arasında tanga deniyor ama bence bilimsel bir giyecekti. Pavyonda çalıştığını anlatmayı özellikle tercih eden, çalışanlara "canımcım" diye hitap eden aşırı boyalı ve epeyce yaşlı bir kadın var, Nursel abla. Hiç bir şey satın almadığı gibi satın almaya meyilli müşterileri de yüksek sesle anlattığı pavyon hikayeleri ile kaçırıyor. Akp den de fena halde nefret ediyor. Son gelişinde müşterinin biriyle akp yüzünden kavga ettiler. Diğer müşteri bugün nefes almamızı bile Tayyip emmiye borçlu olduğumuzu, Atatürk'ten beri ülkenin böyle bir cevher görmediğini, elinden gelse ayağının altını öpeceğini söylüyordu. Nursel abla ona ayağının altını öpmek istediği için şerefsiz olduğunu söyledi. Nitekim bu şerefsiz lafından sonra film koptu. Kavgayı ayırana kadar götümüzden kan damladı. Patron dükkana haftada 2 gün uğradığı için böyle meseleleri çalışanlar kendileri halletmek zorundalar. Öyle bir düzen kurulmuş ki dükkan yansa patron gelmeden yeni dükkan yapacak kadar sistematik ve sinsi olmuş elemanlar. 

   İki defa tacizimsi olayla karşılaştım. Bir sabah 9 sıralarında şişman, yiril yiril at kokan 55 yaşlarında bir adam dükkana girip "ben gadın arıyom" dedi. Önce panikledim, tezgahın önündeki bölmede saklı duran biber gazını elimin içine sakladım. "Burada giyecek falan satılıyor beyefendi" dedim. "çok param var, balıkesirde yazlığım da var, dul da olur" dedi. "Vitrinde ki manken de olur mu?" dedim. Kocaman bir kahkaha attı. Neyse sen bana baksır ver de gideyim sonra gene gelirim dedi. Ba ba ba ba. Baksır verecek mişim. Yeni yavşak alanlara akma çabası. Baksırımız yok dedim, pek inanmadı ama uğraşmadı daha da, gadın araması gerekiyordu ve fazla vakti yoktu. gitti.

    Bir başka gün de polis olduğunu söyleyen bir adam geldi. Elinde bir çanta kaçak mal. Kaçakçılardan ele geçirdikleri malları sattığını, bu işi bir çok polisin yapmak zorunda olduğunu çünkü maaşların yetmediğini söyledi. Getirdiği ürünlerin hepsinin başından bir olay geçtiği o kadar belliydi ki. Korsajlar çamur olmuş, çoraplar saman, sütyenler koyun boku. Çabucak samimiyet kurmak için yapılan klişe erkek oyununa başvurup "ben seni daha önce gördüm, parkın orada oturuyorsun değil mi?" dedi. Doğal olarak önce anlamadım. Saygıda kusur etmekte istemiyorum "yoo göbek var ya bellona'nın önünde? ordan dönüyon 100 metr...." jeton sekizgen tabii, anca düştü. 
Sütyenlerden birini eline aldı bir memelerime bir sütyenin içine bakıp "bu sana olur, denesene bir kabine girip" dedi. Diğer elemanımız Hasan "biz malları toptancılardan alıyoruz teşekkürler buyrunuz" diye kapıyı gösterdi. Sonra da bana ayar çekti saolsun. Müşterilerle senli benli olmamamı, böyle yaparsam yavşamakta sınır tanımayıp menfaat amaçlı kullanacaklarını söyledi. Daha önce çalışan iki kızın karşı kafenin çalışanlarıyla depolarda yiyiştiğini, o olaydan sonra dükkanın adının kötüye çıktığını, patronu kapatmamaya zor ikna ettiklerini falan anlattı. Olaylar olaylar.

    Patronu fazla sevdiğimi söyleyemem. Daha önce tiyatroculuk yapmış, senaryoları sahnelenmiş, kocası tarafından terk edilmiş yalnız ve güzel bir kadın. Çok sert, dominant ve erkeksi biri. Sesi de erkek sesi. Neden sevmediğime gelince. Sanırım benimle alakalı ön yargıları mevcut. Sessiz sakin duruşuma bakarak pek bir şeyden anlamayan, eline vur ekmeğini al, cahil cühela biri diye düşünüyor. Birlikte ayakkabı fabrikasına ayakkabı siparişi vermeye gittiğimiz gün "minimalist" kelimesini cümle içinde kullanmama şok üstüne şok oldu??? Bak bak neler de biliyormuşsun sen öyle ihihi falan yaptı. Üstüne bir de "karbon monoksit" dediğimde az daha düşüp bayılıyordu. Hayatım boyunca çok hakaret işittim, çok aşağılandım ama bunlar kadar koymamıştı bana. Acaba alnımda salak mı yazıyor? Tipim ebleh midir yoksa? Niye ya? Bundan kelli amacım kendimi ve bilgi seviyemi hanfendiye kanıtlamak olacak sanırım ve bu hiç istediğim bir şey değil. O kadar yorgunum ki şimdi kim ablanın alakasız bir sorusunu alıp ülkenin konjonktürel yapısının jeopolitik yapıya göre daha göreceli varsıllığına bağlayıp kafa karıştırıp sidik yarıştıracak? ( Laf kalabalığı yaparak az paça kurtarmadım ben, konuyu bilmek şart değil yardır gitsin )  

     Ticaret dünyası ile alakalı bomba gibi gerçekler öğreniyorum bu arada. Sihirbazların kendi aralarında sessiz bir anlaşma yapıp sihirleri nasıl yaptıklarını anlatmaması gibi, esnafta sırlarını müşteriden saklıyor ve bu sırlar yenir yutulur şeyler değil. Sadece bir örnek vereyim. Dün toptan alışveriş için gittiğimiz toptancılarda o bizim tanıdığımız tüm meşhur markalar vardı. İhraç fazlalarını etiketlerini kesip iç piyasaya veriyor bu markalar. Bazılarında çok ufak defolar var ki defo bile denmez. Bir kot pantolon sorduk, mağazada 750 liraya satılan bir marka toptan da 35 liraydı. Patron onu bile çok pahalı bulup almadı. Zaten satamayız. Müşterimiz ucuzcu. Bir püf noktası daha öğrendim. İmalat ve ihraç fazlası ürünler arasında korkunç bir kalite uçurumu var. Eğer bir şey alacaksanız kesinlikle imalat almayın. Dünyanın en kötü dikişleri, kumaşları, malzemeleri iç piyasaya verilecek imalat ürünlerde kullanılıyor. Halkı yiyorlar matmazel! 

   Çok yoğun ve yorucu bir iş bu. Eve geldiğimde en fazla bir saat ayakta kalabiliyorum. Sonra hangi araysa küt uyuyup kalmışım. Sonra sabah haydi gene koş koş. Bakalım en fazla ne kadar sıkıya gelebilecek emektar götüm.  

Cuma, Şubat 01, 2013

Yoksun ama varsın


    

 Bir çoğumuz Einstein’ın 9 yaşına kadar doğru dürüst konuşmamış olmasını (doğruluğu su götürür bile olsa) kendi yetersizliğimizin tesellisi olarak kullanırız. Bak bak dahi bile ömrünün bir yerinde teklemiş. Bal gibi de yapamamış işte.  Başkasında zaaflar ararız, açıklıklarımızı yamayacağımız zaaflar. Ancak budur yüreğimizi ferahlatıp, içimizde yanan eksiklik ateşini söndüren. Gördün mü çok büyük adammış ama babasını boğazlamış.  Ne anladık o işten peh!  Duydun mu bilmem kim bizim sandığımız kadar doğru değilmiş,  şöyleymiş meğer böyleymiş hatta. Hah iyi iyi tam da kendimden umudumu kesmişken hızır gibi yetiştirdi kabahatlerini. Zaafları olan başarılı insanlar olmasaydı oturduğu yerde ortadan yarılan insanlara rastlayacaktık.

    Çoğumuz asla tarih yazamayacağız bunu biliyoruz. Umutla kurulup beklediğimiz gibi bir kırılma dönemimiz,  yırtma yılımız olmayacak. Her dakika ölmeye doğan yüzlercemiz gibi, gri yaşayıp gri öleceğiz. Öldüğümüz gün arkamızdan binlercesini bırak belki onlarcası bile yürümeyecek.  Siyah giyinmiş önemli görünüşlü  insanlar buğulu gözlerle büyütülmüş fotoğrafımızı taşımayacak, bayraklar yarıya indirilmeyecek. Bunun hayali bile boyumuzu aşar. Çok film izliyoruz. Umudumuzu yitirmek gibi olmasın ama büyük ihtimalle yıkıcı bir depremde ölen binlerce insandan veya çok ölümlü bir trafik kazasında ölenlerden biri olacak ve ismimiz olayın oluş biçimi kadar bile dikkat çekmeyecek. 3. Sayfa haberlerine sadece adımızın baş harfleriyle çıkmamız dahi yavaş yavaş ve kimsesiz ölen kimilerimiz için mucize olacak. Cesedimizi bir barakada çürümüş olarak bulup bir poşete doldurup götürmeleri de olası. Arkamızdan ağlayan olacak mı? İyi bilirdik diyenlerin kaçı gerçekten tanıyarak bunu söyleyecek belirsiz. Hem niye iyi bilinmeliyiz ki? Niye ağlanmalı ki?


Belki hayatımın bir 20 yılını tamamen yetersiz ve görünmez geçirdim. İlk 16 yılını ortalama bir zeka nüvesi dahi taşımadığım halde konuşmadan bitirdim. Konuştu diyenler olursa da onlara inanmayın. Ben yalnızca soru soranları baştan savmaya çalışıyordum. İlk gönüllü fotoğrafımı ise galiba 14 gibi çektirdim. Elde plastik çiçek tutulanından. Fotoğrafçı çocuk Ablamın sevgilisi olmasaydı ve dükkanında yapacak daha iyi bir şey olsaydı onu da çektirmezdim ya. Bazı fotoğraflarımın açıklaması “şu arkadaki kadının eteğinin yanında görünen kurdele var ya? Hah o benim kafamın kurdelesi. Kafam çıkmamış ama kurdele epey güzeldi” oluyor. Bütünüyle siliktim.  Vardım ama yoktum. Çok belli etmesem de tercihli bir görünmezlikti bu. Yapamadıkça geri geri çekilme görünmezliği. Hem fena da değildi ortamım. Baktım diğerinden daha az kafam ağrıyor, daha az kişiyi ve olayı aklımda tutmam gerekiyor,  eli öpülecek  ve hatırı sayılacak akraba hiyerarşisini ezberlemek her yiğidin de harcı değil, bıraktım. Hozan Beşir'in bir sözü geldi aklıma "yazıldığında hayat hikayem çok uzun olmasın diye 13 yıl müziğin dışında hiç bi şey yapmadım" Görünür olmak, iki taktir üç alkış toplamak için bir şeyler yapmaya da yeltendim yeltenmedim değil. Ay dur şu dünyaya bir çızıkta ben atayım diye her koşturmanın sonunda duvarlara tosladıkça heves meves kalmadı.
   
    Bir gün anneme “senin bir karakız vardı ne oldu o hiç görünmüyor yoksa öldü mü?” diye sormuşlar.  Eve gelip bunu anlattığında normal olanın yani “vay anasını o kadar mı asosyalim” diye üzülmenin aksine içimi gurur kapladı, bunca zamandır bir gölge gibi yaşamaya çalışmanın mahsulünü almıştım. Pelerinimi savurarak kuleme çıktım, yendiğim kainatımı seyrettim. Oysa bir çokları için bu bir kaybetmişlik.  Kimsenin seni tanımıyor olması, ben geldim, buradaydım sonra da gittim diye izler bırakmamış olman kabul edilir gibi değil.  Senin de ötekiler gibi yeteneklerle donatılmış olduğunu kanıtlaman bekleniyor. (olmasa bile..içinden gelmese bile) Başarısız olunca da aşağılanmaya katlanman. Küçük hayatının küçük insanı olmayı tercih etmen yenilgi sanılıyor. Ortalarda olmalısın. Çığlıklar atmalısın. Beni görün beni görün buradayım hey bakın bana bakın bana hey! Dahi olup olmaman mühim değil. Varlığını gözlerine gözlerine soktukça onlar aşina oldukları bu gürültücünün önemli bir şeyler yapmış olduğuna kısa sürede inanıyor. Bu bir yanılsama, bir illüzyon.

   Zannettiğimin aksine bu görünmez yıllarım bana sık sık nükseden vahim bir saplantı dışında bir şey kazandırmadı. İçine kapanıp olan biteni hissizce izlemek gibi özellikleri olan bir saplantı. Bir olursaolsunculuk, olacağınavarırcılık duygu durumu. Kafamın içinde hiç durmadan konuştuğu halde dışarıya renk vermeyen suskunluğumu ve saplantımı kırmak için yazmaya başladığımı söyleyebilirim. Bunlar da neden yazıyorsuna yeni bahanelerim olsun. İşin güzel tarafı bu kadar çok şey anlattığın halde hala görünmez kalabiliyorsun. Kimseye görün beni diye bağırmana gerek yok,  yazdığın için onlar seni zaten görüyor. Bir diğer deyişle. Yoksun ama varsın.

not: bu ara manikdepresifliğin depresif kısmını yaşıyorum. neredeyse her kış bu haldeyim. ölümdür, intihardır,  kedi yemektir, at kovalamaktır bu gibi konularda bir ton şey karalamışım. yazmamam da imkansız. durduramıyoruz. 2. kitabımı bu kafayla yazmaya devam edersem kitabın adı "Ölümün Koynunda Kan Uykusu" falan olacak. Hayırlısı. "Pelerinli Vahşet" de olur aslında...
    

Salı, Ocak 08, 2013

Ardımdan tüm suçu bana atacaklar diye intihar edemiyorum




son aylarda dilimden sık sık dökülen kelime “yorgunum”  hiç bir şey yapmak ve kimseyle konuşmak istemiyorum. ülkede olan bitenden bıktım. insanların şikayetlerinden bıktım. araba şamatasından, hava durumundan, asansör sesinden bıktım. dikkatimi çeken, ne yaptığını önemsediğim tek bir insan yok. ilgimi çekebilen tek bir durum yok. hastayım. bir hastane odasına yatmak ve yıllarca uyumak istiyorum. ara sıra gelip iğne vuran hemşireler dışında odaya kimse girmesin. refakatçim olmasın. yemek getirilmesin. kendi ağız şapırtıma bile tahammülüm yok. yazılar yazıyorum ve yazdıklarımı okuyorum. daha önce hiç bu kadar dağınık cümleler kurmamıştım. düşüncelerim gibi dağınıklar. üstüm ve saçlarım gibi dağınıklar. şiddetli baş ağrısı ve uykusuzluk çekmeye başladım. dudaklarımı yiyerek bitirdim. tırnaklara henüz gelmedim. önlem olarak uzatmıyorum. gecenin bir yarısı belki 4 belki 5 gibi bir film koyup izliyorum. konular bilindik,  insanlar hep beklenen cümleleri kuruyor. evler aynı, yollar aynı, sokak lambaları, yaralar ve yara bantları aynı. sonra sebepsiz yere susuyor, gerekmedikçe konuşmuyorum. ilgilenmediğim şeylerle ilgileniyorum. belki ilgimi çeken bir şey bulurum diye. bulamıyorum. yorgunum.


Henüz ruhumuzda kopan fırtınaları, bilinçaltımızda biriken irinli yaraları, habis düşünceleri en saf haliyle yazıya dökebilecek kelime yok. Belki var ama bir araya getirmek öyle zannedildiği gibi kolay iş değil. Ara sıra getirdiler, mesela marquis de sade.  Ama onu içgüdülerimizin cani dilini anlayabildiği için sapıklıkla suçladılar. Toplumsal ahlaka mugayir her ifadesinde hastalık buldular. Acıdılar. Ürktüler. Oysa kısaca diyordu ki “siz busunuz işte” Biz buyuz işte. İnsan büyük bir çıban. Her deliğinden  kokuşmuş akıntılar fışkıran devasa bir yara. Ters düz olmuş, içi dışına dışı içine karışmış dikili bir kumaş. Tüm doğrular içerde kalmış. Tüm yalanlar eline yüzüne sıvanmış.

İnsan diyelim ki bulsa o bulunamamış kelimeleri bu sefer de dürüst olmaya cesaret edebilecek mi? Etse dinlenecek mi? Dinlense sevilecek, sevilse çoğunluğun gazabından korkmadan hak verilecek mi? Öğrenilenlerin aksini zırvalayan bir delinin yanına izleyici çoğunluktan kaç kişi yanaşır? Çoğunluğun şüphe geçirmez sımsıcak duvarları nerde, azınlığın her yanından soğuk rüzgarlar alan bir başınalığı nerde.  Kaç kişi aklını yitirdiği düşünülen meczupa acımadan ve korkmadan bakabilir? Kaç kişinin aklından ona biraz demir para vermek, bir çorbacıya götürüp  kendi vicdanını okşamak dışında bir şeyler geçer. “İyi ki ben böyle değilim” diye boşluğa şükreden onlarcası müstesna.  En leşi de yaptığı iyilik seremonisine şahitler arayanlar değil midir? Ve biri kalkıp duyarlılığının kutsanması için çırpınan bu sefil yaratığı gördüğünde içinden öğürmek geldiğini söylerse fena mı olur.

  Şüphe götürmez ki insan; yapmak istediklerini, sana, ona ve şuna karşı hissettiklerini olanca katılığıyla içinden çıkarabilse lanetlenecek ve dışlanacak. Yapayalnız ve aptal durumuna düşecek. İfadesi sertleştikçe kalabalıklar bu hadsizin güzel olan bir şeyleri yıkmaya geldiğini zannedecek, korkacak ve reddedecektir. Yaşadığını fark ettiğinden beri durmaksızın kafasının duvarlarına çarpan doğal düşüncelerini tüm yalınlığıyla dümdüz söylediğinde bile çil yavrusu gibi dağılacaklardır. İcabında onu da dağıtarak. Bozguncu diye kodese,  deli diye akıl hastanesine tıkılacak, ilkel bir dürtüyle dumanlı silahlarla ürkütüp kaçırılacaktır.  Öyle olmadı mı hep? Doğruyu yalnızca doğruyu söylemek için yemin gerektiren tek yer mahkeme salonları olmadı mı? Kürsüde oturan bir hakimin huzuruna çıkana kadar ne yemine ne de gerçeğe uymak gerekmemişti. Hürriyet için güçle savaşmak yuhalanırken güce teslimiyet alkışlandı. Çıkar için yemin etmekte bir sakınca bulunmadı. Gerekirse kutsal bir kitaba basıldı. Boynumuzu eğelim ki alnımızdan öpülsün. Apandis gibiyiz. Körleşmiş boklu kalın bağırsak ucu.

Dünya içimi kaldırıyor. Kuşlar, maymunlar ve güneş olmasa onu havaya uçururdum. Üstüne işemek sadece cinsel bir fantezi olmasın. Ağza sıçmak sözde kalmasın. Bence şehirleri içindeki mağazalarla birlikte yakabiliriz. Arabaları da köprüden aşağı atmalı. Yüksek binaları koli bandıyla sarmak kaç yıl alır ki? Bu hesaba pencerelerden bağıran ve ağız şapırdatan insanları da ekleyelim. Faturayı bana yollayın.


Ölümümden beni sorumlu tutacaklar diye intihar edemiyorum

Cuma, Kasım 16, 2012

Nasıl bıraktım


  

İçkiyi, sigarayı ve esrarı değil tabiki

  Bayramlarda şeker toplamanın,  düğünleri eğlenceli bulmanın ve hamamda annenin dizleri arasına çömüp keselenmenin ayrı ayrı  biyolojik mühleti  vardır. Çocuklukta birer birer bırakırsın bu işleri. Bayram şekeri toplamayı boyumun züreyfa gibi olması yüzünden 5  yaşında bıraktım. Belki 6, baya erkendi işte. Elimde hışırdayan pazar poşeti gezdirmeyi boyuma yediremiyordum. Kapıyı açan büyüklerin bana attıkları “koca kız utanmıyor da” bakışı gün gibi aklımda. Bunların bayram günleri edalarına tavırlarına öyle pis bir “Şeker dağıtan yüce insan” sirayet ederdi ki, erken yaşta bıraktığım için üzüldüğümü söyleyemem. Ucuz, erimiş şekerlerinize ve öpülecek ellerinize muhtaç mıydık sanki? Belki de bunu hazmedememişimdir. ( daha o yaşta o ne anarşiklik o)

Hamam müptelası değildim zaten. Her seferinde nasıl bir masumiyetse annemin gel kızım sana terlik papuç alacağım vaadlerine kanıp gittim. Yaldır yaldır devrilen gövdelere sahip oğlan analarının daha 12 yaşında gelinlik kız gözüyle gördüğü yaşıma kadar da direndim.  Artık nasıl bir yalan uydurduysam annem beni götürmek için kırk dereden su getirmeyi  bıraktı, kurtuldum o çıplak yığınlıktan. Şekersiz çay içmeye “şeker torbasında fare bokları gördüm, öldürseniz çayıma şeker atmam” diye başlamıştım, inanmışlardı. İnanmasalar ne olacak deme,  ben görmeden çayıma şeker atıp karıştırıyor, şeker atmazsam zafiyet geçirip öleceğime inanıyorlardı.

Düğünlere gitmeyi bırakmam ise lokum arası bisküvi dağıtmayı bıraktıkları yıllara denk düşer. Yoksul insanların tek eğlendiği bahaneydi düğünler. Sadece düğünlerde şakalaşırlardı. Hani gelinin kapısı içerden kilitlenir de gelin yüklü miktar bahşiş alınmadan verilmez,  sonra küstüm yastığı çalınır damada  fahiş fiyata satılır, damat kaçırılır bir arabanın bagajına kilitlenir düğün ağasından para almadan serbest bırakılmaz böyle şakalar, komiklikler işte. Keşke derdim keşke normal rutin hayatımızda da iki kişinin yasal sevişmesinin kutlandığı günleri beklemeden de böyle eğlenebilseydik.  Türk halkının eğlenmek için kalabalığa ihtiyaç duyması,  davetiye beklemesi beni öldürebilir. Her neyse işte o lokumlar için giderdim bizzat. Sini içinde gezdirilen lokum ve bisküvilerin altında dolanır her zaman hakkım olandan daha fazlasını kapıp aksırana tıksırana kadar yerdim. O nasıl bir dünya güzelleridir, nasıl muhteşem bir nostaljik tatlıdır bilen bilir bilmeyen hiç bilmesin, sevmeyebilir.

Düğünleri sevmemem için başka bir çok sebep çıktı sonraları.  Çakma feministliğime, kendine kadın hakları savunuculuğuma dokunan her hangi bir yerinden kıllandıkça palazlandım, gıcıklandım düğünlerden. Her kız gibi illa bin beş yüz kere “ben evlenmem” dedim.  Bekarlık değil asıl evlenmek “evde kalmak” tır,  adı da üstünde işte dedim. Dedim de dedim. Derim ben böyle.  Bekarlığın sultanlığını da yaşamadık hoş. Ee malum sultanlık yaşamak için bir sarayın olması gerek. Saray burada içinde pek çok özgürlük, hovardalık, oh anam of amman sabahlar olmasın barındıran bir metafor.  Nikahta olan o meçhul kerametinde anasınski. 
Ben mi göremiyorum yoksa iyi yere mi saklamışlar bilmiyorum şu yaşıma kadar bir kerametiyle karşılaşmış değilim. Hiç bir evli çift de aha bu da bizim kerametimiz diye ayı ortadan bölmüş değil.  Evliliğin içine kazara düşmüşlerin ve diğer pek çoklarının evliliğinin dışarı yansıttıkları gibi olmadığını avucumun içinden bile daha iyi biliyordum. Sanki gizli bir anlaşma gibi bütün evlenenler gerdek gecesi başlayan bir tiyatro oyununu sergiliyor, dışarı sağlıklı tek bir bilgi sızdırmıyorlardı. Akşam kocasının dayak  attığı kadın sabah yıkılan gururunu “kocam çok iyi içkisi yok kumarı yok daha ne olsun” yalanlarıyla onarmaya debeleniyordu.  Haklıydı ki. Sadece bizlere karşı debelenmesi saçmaydı. Bizi kandırabilirsin ama ya kendini? Şakaklarımda ki damarlar güp güp atmaya başladı gene. Esasında ben bambaşka bir şey anlatacaktım ama içimden gelmedi, daha bambaşka bir şey çıktı. Dertleşmeye ihtiyacım var.


Cumartesi, Kasım 03, 2012

Ben deli değilim


    
 Pek anlatasım olmayan bir mevzudan dolayı son haftalarımı sokaklarda binecek tekerlekli ve raylı şeyler arayarak geçirdim. Onları bulduğumda bazılarına öttüren kartlar bastım, bazılarına cıngırdayan demirler verdim.  Ara sıra ise pek anlatasım olmayan şey bitince binecek şeyler aramayıp kendi kendine konuşarak,  vitrinlere yapıştırılan kağıt parçalarını, kadınların çanta markalarını, araba plakalarını, lokanta menülerini, yaşlı teyzelerin ilaç poşetlerini okuyarak geçirdim. Takıntı değil, hobi olarak yaptım. Yollarda bol miktarda balgam saydım, lanet olsun çevreyi kirletiyorlar böyle balgamın içine tükürürüm deyip üstlerine tükürdüm. Neden pek anlatasım olmadığını da pek anlatasım yok. Belki bir sonraki yazı yazasım gelişinde pek anlatasım da gelir. Beyin sıvısını kaynama noktasına getirmeden şu kelime kaosuna son vereyim. Kelime oyunlarından ve beyin sıvılarından tiskiniyorum.  Her şeyden tiksinmek de bir diğer hobim.

   Bu gezenti günlerimde  hava bazen cehennem gibi sıcak oldu, sıcağı çok sevmeme karşın yine de kendimi tutamadım ve dönüp dönüp  güneşe küfürler ettim. Ardından al buyur yine extra günaha girdim yaratılanı sevmeliyim yaratandan ötürü  diye sayısı belirsiz tövbe estağfurullah çektim  ( konudan bağımsız-ki sanki bir konu varmışçasına- “ötürü” orta anadolu’da tek bir harf eklenerek cıvık sıçmak anlamına dönüşüyor “ötürük”... bu yüzden her ötürü dendiğinde kafa malum manzarayı önüme seriyor ) Ömrü uzun olsun anam yelek melek örerken her ilmekte pismii.. diye fısıldar. Bu sevap avcısı mübarek sayesinde evde ne kadar örgü, biçki, dikiş varsa hepsi adeta bir hırka-ı şerif.  Giydiğimiz her patiğe bir hatim indirdi. Ayaklarımızın altı essahtan cennet.  Köşe bucak tıklım tık seks kasetleri ile dolu olmasaydı kıyamet koptuğunda bir bizim bir de cübbeli ahmet’in evi mahşer yerine uçarak varabilirdi. Yazık ki batının ahlaksızlığı bedenimizi örgüden daha sıcak tutuyor.

   Bazen hava buz kesti kışa söylendim. Bu sefer küfür etmemeye dikkat ederek, kelimelerimi; küfür sayılmayacak ama çok da nezaket içermeyecek olanlarından seçtim. Nasıl bir gudubetlikse aylardır içimdeki öfkeli şirinden (şirin?? nah şirin) kurtulamıyorum. Yoluma çıkan tüm mizah dergilerini aldığım, kedi kesmeye ve adam vurmaya ara verdiğim halde tipim mütemadiyen “GÜLMEDİM”.  Her bayram yüzüme bir kaç hamlede ancak astığım “hoşgeldiniz gülüşü” nü bu bayram asmakta çok ama çok zorlandım. Olmamış da zaten. Misafir mıçmıçlayıcısı büyük ablam, insanlardan saklandığım bölgelerin civarından geçerken  “kovduk gibi oldu, ayıp gibi oldu, yanlış gibi oldu” diye söylenip durdu.  Adeta radar gibi bana yaklaştıkça öttü. Yerimi belli etti.  İstedi ki sinemalara bir anda cinnet getirip bütün ailesini deşen insanın hikayesi  gelmiş bile olsa ötekilere kırlarda koşan heidi'yi izlet.  İstisnasız hepimizin yüzünde neşeli günler filmi repeat olsun. Bütün dünya bayram olsun, insanlar el ele tutuşsun  (afedersin kustum)

 Bazen kitabım burada varmola, şuraya kadar geldimola diye bazı kitabevlerine de girdim ama çoğunlukla bulamadım. Yayınevine küfretmek günah değildir nasılsa diye yedi sülalelerinin nüfus sayımını yaptım.  Öteki tarafta ettiğimiz küfürler  değil de kime ettiğimiz önemli olacakmış gibi geliyor. Yani Allah bile “önce bir lafa bakarım laf mı diye bir de söyleyene bakarım adam mı diye” felsefesinden işlem yapacak. Mesela ben şeytana “senin o iblis şikrine sıçarın sütübozuk palavereci! Dediğim zaman cennet köşklerinden birinde bir haftalık konaklama kazanabilmek isterim. Bir ateyizi pilavlı sohbete davet ettiğim için de müessesenin ikramı olarak odama yanarlı dönerli meyve tabağı gelmeli.  Bu tarz yenilikçi beklentiler içindeyim.  ( Şu an yine tövbeye başladım yatana kadar bini bulur)
 Bulur demişken korsan tezgahlarını saymazsak kitabımı birkaç kitapçıda buldum aslında.  Aklıma kitaplarıma bir iz, bir süprüz bırakmak falan geldi de çok yaratıcı bir insan olmadığımdan dolayı cebimde bulduğum kuru üzümü sayfa aralarına serpeleyip uzadım. İyi bir fikir değildi sanırım. Sanırımı yok bok gibi fikir. Yabış yabış.

Deliliğin karizmasından, sözüm ona marjinalliğinden nemalanmak gibi olmasın galiba delirdim. İsterim ki deliler hastanesine yatsam bile bana deli denmesin. Delilikte tıpkı aşk gibi içi boşalmış bir söylem. Fotograf çekinirken arkadaşının kafasına arkadan parmaklarla eşşek kulağı yapan herkese facebook'da "delisiniz siz yaa :))))))" yorumu yapılmış. Oklavasına kılıf örene "kız tülay allah seni kahretmesin deli bu ayol :D:D" denilen bir dünyaya deli getirmek istemiyorum. Başka bir şey densin bana, kelli densin, felli densin, de deyli dala dulada damburleyli dap dup densin  ama deli denmesin. Lütfen buna itina gösterin. 

Kafamda binlerce zerrecik uçuşup, çarpışıyor ve hiçbir çarpışma işe yarar bir reaksiyona neden olmuyor.  En azından uranyum falan üretseydi. Kulağımdan akıtır bomba yapımında kullanırdım. Hepinizi patlatırdım. 
Görüldüğü gibi insanın aynı anda bir çok şey düşünmesi zekaya değil eblehliğe işaret. Nah bu yazı da buna delil olsun. Hayat bayram olsun.

Çarşamba, Ekim 10, 2012

Sebebim oldun sonbahar



 Bu mevsimde doğmama rağmen sonbaharı sevmiyorum. Seveni de sevmiyorum. Bütün gün gördüğün şey  apartman girişine düşmüş, çöpçülerin süpürüp götürmediği iki sıracalı yaprak. Nerede gördün doğayı adeta bir yorgan gibi örten sarının tüm göz alıcı tonlarını? Sanki bu şair ruhlu sonbahar çocuğunun ahşap kulübesinin verandası ormana açılıyor. İşe de atla gidiyor. Hasat mevsimini severim ama bak.  Hani tarladan mahsul kalkar da kuşlar toprağa dökülmüş yemlere üşüşür ya? Ayçiçeği ve mısırlar toplanınca gövdelerinden kısa süreli sap ormanları oluşur. İçine dalar unutulmuş mısır koçanı ararsın. Bağlarda son kalan eciş bücüş üzüm salkımları toplanmayıp kuşlara ve çocuklara bırakılır. Tepelerden, harmanlardan patos sesleri yankılanır. İşte hastasıyımdır o kısacık kuru ve saman kokulu günlerin. Yalnız bak aklıma geldi biz o kuşları gözer denilen büyük elekle avlardık be. Gözerden kurduğumuz tuzağın içine düşen zavallı kuşun kellesini sündüre sündüre koparır, tarla kenarına çömüp hemen ateş yakar, ala temizlenmiş şekilde sopaya takıp yarı pişti pişecek hooop cukkaa...  Çocukken; duyarlılıktır,  bunlar hep vahşettir, dostlarımızı yememeliyiz arkadaşlardır pek gelişmiyor. Çatur çutur karınca bile yediğimi biliyorum, nerede karıncayı bile incitmeyen bir insanımlık? Canlıydılar ve sayıca çoktular


Hasat mevsimi ne kadar kuru ve güzelse bu sonbahar melunu o kadar ıslak, çamurlu, ayak üşütücü, sistit yapıcı leş bir hayvandır. Gürültülüdür. Mevsimlerin tamtam dansıdır. Yazın mayışık sessizliğine tepki olarak doğmuş “hızar”ın anavatanıdır. O hızar sesi ki bana göre dünya üzerindeki gelmiş geçmiş en kötü ikinci ses. Birincisi elbette ki babamın “ağşam yatmak bilmiyoğuz,  zabah gakmak bilmiyoğuz” gibi kakışları da kapsayan kendine tenor sesi. Üçüncülüğü de yeni taşınan komşu matkabına veriyoruz. Yarışma bitmiştir.
Mamak’ın fukaralığının üstü; samsun köprüsünden geçenlerin “bu melih gökçek çok çalışıyor haa” diyebilsin diye henüz bu kadar yapaylıkla ört bas edilmemişti. İçi gibi dışı da mezbelelikti ama kimsenin görüntüyle uğraşacak zamanı da parası da yoktu. Öylemesine doğaçlıyorduk. Her ay birinin boğulduğu kanalın kıyıları alabildiğine meyve ağacıyla sıvalıydı. Rayların kenarında ise kavaklardan oluşmuş bir koruluk vardı. Artık koruluk muydu yoksa 5-6 ağaçtı da gözümde mi büyütüyorum bilmem. Ben oraları sahipsiz zannederdim, tıpkı dünyadaki tüm ağaçların sahipsiz olduğunu sandığım gibi. Yanılırmışım. Dünya üzerinde el konmamış ne bir karış toprak, ne bir damla su, ne de tek bir çıbık varmış. Kavakları tomar tomar para karşılığında bir adama satarlarken gördüm. Mahallede gelişen her olayı da görüyormuşum ha. Tarihteki ilk mobese kamerasıyım. Ağacın satılabilir olması çok tuhafıma gitmişti. Bir iki tane de ben satayım, parasıyla cıncık boncuk alırım diye geçti aklımdan. Elmas teyzenin bahçesine sinsi gözlerle baktım. Birkaç gün sonra ah kavakları zalım hızarlarla kesip kesip götürdüler. Bu köpoğlu köpeğin sesi kulağıma ilk çalındığı gün çocukluğum da rahmetli oluyordu.  Sesi sanki “dikkat dikkat sonbahara girdik” borusu gibi bir duygu uyandırıyordu.  Yada “Kış hazırlıkları başlamıştır çel çocuk görev yerlerine” çağrısı. Bir römork dolusu ağaç tomruğu evimizin 50 metre aşağısına dökülür ve bunları kırıp odunluğa yığma talimatı gelirdi, yukardan bir yerlerden.. İncecik kolların varmış, kız çocuğu böyle kaba saba işleri beceremezmiş, balta sapar zemine çarpar zeminden hoop döner gelir kelleni alırmış kimin umurunda.  İşinize gelince hemen de sığınırsınız kızız biz bahanesine! Eşitlikse al sana eşitlik. İş olunca herkes bizim güçlü olmamızı, bitirim olmamızı istiyordu. İşlere asılıp oğlan çocuğu gibi ayakta işemeye başladığımızdaysa fikir değiştirip bir kız gibi utangaç, mızmız olmamızı beklediler. Bizimle ne yapacaklarına bir türlü karar veremedi hıyarlar.
 Oramız buramız kıymıklarla çizik çizik, çam kokusu çekmekten kafalar güzel olmuşken bu seferde o kara, o kör olası madenin fısıltıları yayılırdı  “kömür aldın mı?  kaç ton aldın? yolda mı? geliyor mu? geldi mi?” aha da geldii. Nasıl bir mahalle dayanışması ise başka zamanlarda birbirinin gözünü oyan çıkarcı büyükler kış hazırlıklarında el ele tutuşuyor, bize her gün başka bir evin kömürünü taşıtıyorlardı. Çocukların kış hazırlıklarını aradan çıkarmak için keşfedildiği gün gibi ortada. Adı üstünde Ev-Lat. Ev için üretilmiş işçi. Lat malum eski Türkçe de işçi demek. (Güzel uydurdum bunu yalnız)
Günlerce kömürlük kömürlük dolanmaktan Türkçe olimpiyatlarına gelmiş afrikalı çocuklara dönüşürdük. Neyse ki “bir angara bebesi ağlıyor/ gözleri yaşlı / hani yalnızca bir kamyondu / tonları aştı” diye şiir okutan olmadı. Çok şükür yazan bile olmadı.  Ağzımın içine dolup dişlerimin arasında çıtır çıtır eden kömür tozunun tadını hiç unutmadım. Renk  olarak karıncayı andırmasına rağmen lezzet açısından farklılıklar var. Kömür damakta çok hafif bir Zonguldak aroması bırakıyor.
Odun ve kömür işi bitse bile çile bitebilen bir şey olmadığından annelere paylaştırılırdık. Elimize süpürge tutuşturan dişi öncümüzle birlikte, o aşağıda yakında ebeleri bellenecek olan kavakların dökülen yapraklarını (gazel) toplamaya geçerdik. Bu yaprakları bazen soba tutuşturmak, bazen ekmek yapmak bazen de rutubete karşı kullanıyorduk.  Aslında gazel toplamak çok zevklidir. Havaya savurdukça daha da mis gibi kokan kuru yapraklar sonbaharla ilgili sevdiğim az sayıdaki diğer şeylere eklenebilir. Çünkü kuru. Çünkü o da bir nevi hasat. Ben kendim şahsen hasat seviyorum. Yorulunca kavakların altına, yığılmış yaprakların üstüne uzanır son göçmen kuşların seslerini dinlerdim. Eğer bir mevsimden başka mevsimlere göç edemiyorsam insan olmanın ne güzelliği vardı ki? Kuşların göç ederken çıkardığı o tiz sesler bizim yerimizde çakılmışlığımıza götleriyle gülmeleri değilse ben de neyim.
Şimdi bu kavak korusunun bulunduğu yeri Nimet et şarküteri, GelAl Market, Yusuf Kocamanoğulları sitesi gibi sikindirik beton yığınları aldı. Ağaçlardan arındı, kalkındı pek bir şahane oldu. O kadar şahane ki  betonun cazibesine dayanamıyor gidip şarküterinin önündeki kaldırıma boylu boyunca uzanıp göçmen kuşların… Uydurması bile olmuyor bak. Kuşlar bize gülmesinde kim gülsün.

Gazel toplamayla bitti mi sandın? Önce odunları sonra kömürleri yığdığımız depoya gazelleri koyup “oh bitti hadi gidekte  tepeden yuvarlanmaca oynayak” diye düşünürken "hah oraya indir oğlum oraya oraya" diye bir ses daha gelirdi.. yine o 50 metre aşşadan,  o kötü yüklerin habercisi aşşadan! Yılaaaan! Sonbahar boyunca oraya indir, buraya bindir, üstüne çöğdürlerin ardı arkası kesilmek bilmezdi ki. Pikapla gelen salçalık domatesler, kamyonetle gelen turşuluk hıyarlar, otobüsle gelen yatmalık akrabalar... Gel de sev bu ciğerleri ağzından gelesi mevsimi! Sinirlendim bak gene bak. Zaten sistitim


Çarşamba, Eylül 12, 2012

Tecavüz kimin suçu?

               
    Yazmıştım bir iki defa daha.(  # - ##  ) Ben de, ülkedeki binlerce çocuk gibi tecavüz mağduruyum. Ailemden bir kişi bile detaylarını gayet iyi bildikleri bu olayı ne benimle ne de faille konuşmuş, ne de adını “tecavüz” koymuş değil.  Şu saate kadar bunu kabullenebilen ve üzerine konuşabilen  tek kişiyim. Neden oturup tecavüzü hadi adını anmayalım “o olayı” konuşmadığımızı düşününce tanıdık sonuçlara varıyorum. İçinde kadın cinsel uzuvlarının geçme ihtimali olan konular, bir sünnet şöleninde takılan çeyrek altın küçüklüğünde bile aile kurumunun gündemine alınmıyor, utanç ve tahrik unsuru barındırdığı için sonsuza kadar yok sayılıyor. Kadın hastalığından ölsen bile tansiyondan öldüğün söyleniyor. Hamile olduğunu; giydiği bol kıyafetler ve elini beline götürmemesi gibi erdemli davranışlarla doğurana kadar kimseciklere belli etmeyen kadınlarla övünülen toplum için olağan çırpınışlar. Açıkçası ben de bu konu hakkında yazarken kendimi kötü bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum. Sanki hiç anlatmamalı ve diğer tüm çocukların, kadınların ve erkeklerin yapmaları beklenildiği gibi saklamalıyım. Bloğumda bu konuyla ilgili yazdığım her iki yazıdan sonra bana gelen tepkilerin bazıları “böyle şeyler anlatarak popüler olmaya çalışıyorsun” şeklindeydi. Kitabımdaki benzer konular içinde aynı lakırdıları etti sivri zekalılar. Anlaşılan Esra Ceyhan gibi kadın düşmanlarını idol belleyen halkın “kayıp” tabakasını bırak, bu konuların konuşulması  internetin o bilinçli, o kibirli müdavimleri için de hoş değil ve altında mağdurun art niyeti ve kabahati aranıyor.

Mağdurun kabahatini aramak? Sadece tecavüz değil bütün şiddet olaylarının etrafını beş dakika geçmeden “kim bilir o ne yaptı ki böyle oldu” kuşkuculuğu sarıyorsa konuşmaya önce bu kabahat avcılığından başlamalıyız.  “Hırsızın hiç mi suçu yok, dişi köpek kuyruk sallamasaydı, minareyi çalan kılıfını hazırlar” gibi suçlu kayıran muazzam sözlerin beşiği bu meseleyi konuşmadan koştur koştur nereye gidiyorsun?  

 -Dayak yemiş!  -Hak etmiştir ki yemiştir
 -Nezarette kendini öldürmüş!  - Nezarete düşmeseymiş
 -Erkek arkadaşının evinde ölü bulunmuş!   -Eee su testisi su yolunda

 Bu kuşkucu neslin kredileri sayesinde tecavüzcü, tecavüz ettiği 13 yaşındaki engelli çocuk hakkında bile “cilve yaptı, para aldı” ifadesi verebiliyor. Umudu,  hapse girse dahi arkada bıraktıklarının arasında “iftira atıldı adama” dalgası oluşturabilmek. Tabi bu yöntemin senelerdir denendiğini ve tuttuğunu biliyor pezevenk.  Tek bir tecavüz olayı yoktur ki zanlının toplumun aklına mağdurla ilgili şüpheler düşürecek ifadeler vermediği.  Ama sadece tecavüz ve dayak olaylarında böyle bir açık kapı var. Mesela gasp yapan biri  mal sahibi hakkında “o da istedi” diyebilir mi? Yok böyle bir iltimas. Tecavüzün ve dayağın kabul edilebilir gerekçelerinin toplumda kol gezdiğinin açık kanıtı bu. Eşşeğe tecavüz etse bile “işveli işveli anırdı” diyecek adam çıkartır bu ülke.

Bir sonraki tecavüze kadar bir önceki tecavüz için adalet beklemek

Ne zamanki gündeme yeni bir tecavüz olayı düşüyor, hepimizi  tecavüzü lanetlemezsem tecavüzcüden yana olmuş olurum endişesi sarıyor. Kalabalıkların olduğu bir yerlere gidip suçu lanetliyor, suçluya en ağır cezaları talep ediyoruz.  Asalım diyoruz,  bir başkası keselim diyor, başka bir tanesi aynından sikelim diyerek kalabalığa karışıyor. İçimizdeki birikmiş lanetleri görülebilecek yerlere dökünce rahatlıyor, normal günlük aktivitelerimize dönüyoruz. Asarak, keserek öğrenilmiş/öğretilmiş bir davranışı yok edebileceğimizi zannediyoruz. “Asacaksın bunlardan bir ikisini bak bakalım bir daha yapıyorlar mı” fantezisi  kahvehane milletinin, o sırada açık olan tv de izledikleri bir haberin muhabbetini  uzatmadan kapatıp pişpirike dönme cümlesidir. Daha ötesi değil. Çünkü pişpirik her şeyden önemlidir. Benim için, suç işlendikten sonra suçlunun alacağı cezayla bu kadar ilgilenmek, topu; toplumun birebir yansıması olan devlete atmak, sorumluluktan kurtulma kolaycılığı ve vicdan tatmininden öte bir anlam taşımıyor. Devlet yeterince yasak koyar, suça zemin hazırlayan ne kadar etken varsa engeller, suçluyu en ağır biçimde cezalandırırsa suçun ortadan kalkacağına inanmak ancak bu kadar çok pişpirik oynayan beyinlerin üretebileceği bir düşünce.  O devlet;  alkol alanları ateist,  internete girenleri iblis,  eylemcileri terörist görmüyormuş gibi kapısına dayanıp adalet istiyoruz.  Sanki  attığımız sloganlar götlerine değil de kulaklarına isabet edecekmiş gibi adalet istiyoruz. Tutucu halkın oyuna adaletten daha fazla değer verdiğini bilmiyormuş gibi adalet dileniyoruz. Tecavüz suçu oluşmadan öncesi için kendimizi ve toplumu sarsacak eylemler adına en ufak bir çabamız yok.  Bize düşen tek rol; bir sonraki tecavüze kadar bir önceki tecavüz için devletten adalet talep etmek. Bu kadar. İşimizin adı bu.

foto altı yorumların hepsi tecavüz fantezisi

Gece gündüz Facebook’da dolgun ev kadınlarının, bayramda eli öpülmelik yaşlı teyzelerin alışveriş yaparken, altın gününde çekilmiş olağan fotoğrafları altına “ormana gotürüp bağırttıra bağırttıra sikeceğen” “şu ortadakine üç adam birden dalacaan” yazan,  beğenmediği sesi  susturmaya çözüm olarak “şunu biri siksin la” dan başka tartışma yöntemi geliştiremeyen adamların ve kadınların arzuladıkları suç başkalarınca işlendiğinde  yavşak birer adalet çığırtkanına dönüşmesi garip. Aslında garip değil. Namus ve ahlak dediğimiz şeyler ötekilerin işlediği suçu yakalayınca gammazlamak, dışlayıp yuhalamak, icap ederse öldürmek için keşfedilmiştir.  Bizim işlediğimiz suçlar ortaya çıktığında adına iftira diyoruz. Unutma.  
hufff gerçektn sikilsin istemyoruzkiiiee (di mi?)

Tecavüz cezaları artırılsın diye daha fazla daha fazla bağırırsak sikmeyi; bosna savaşındaki sırplar gibi bir cezalandırma biçimi olarak gördüğümüzü saklayabilir miyiz?  Var olma amaçları erkekleri tahrik etmek, dini bütün amcaların abdestini bozmaktan başka bir şey olmayan kadınları, özellikle şort giyenlerini sikersek bir daha şort giymeyeceklerini  düşünecek kadar alçak bir milletiz biz. Üstelik eğer bunu yapar ve bir koşu gidip açık alanlara ilim, irfan için yaptığımızı yazarsak kahraman olacağımızı zannedecek kadar bitmiş bir zihniyet taşıyoruz. Tecavüzün eyleminin korkunçluğundan ötesi,  bunun için aferin alabilme olasılığı. Ve gayet iyi biliyorum ki o aferinler bir yerlerde eşit biçimde dağıtılmakta. “Namus cinayeti” diye bir kavramın olduğu, namus için işlenen cinayetlerin suç hafiflettiği, alkış topladığı bir ülke burası. Cern’de partikül çarpıştıran değil bayramda şeker toplamaya gelmiş çocuklara tecavüz edip öldüren ve “hay aksi cünüp oldum” diye gidip gusül abdesti alan adamlar yetiştiren aziz memleket. Acziyet ve şuursuzluk içinde adalet istediğimiz o ülke bu ülke işte. Buram buram ikiyüzlülük kokan erkek cumhuriyeti.

troll değil, köşe yazarıymışş

   Tabii kastım adalet istemeyelim, suçluları biz cezalandıralım tecavüzcülerin kafasını kesip meydanlara yuvarlayalım demek değil. Malum Nevin adlı kadın kendisine tecavüz eden adamın kafasını kesip köyün  “en erkek” bölgesine yuvarlayınca bu olay hem Türkiye’de hem de Dünya’da tartışılmaya başlanmıştı. Bazı yazarlar Nevin’in namus cinayeti işleyerek aslında namus kavramını güçlendirip,  erkek egemen toplumun istediğini yaptığını yazdı. (dekadanz) Mağdurun, tecavüze uğramaktayken  tecavüzcüyü öldürdüğü olayla,  karısını, kızını yaratılan “namus” adlı hastalıklı kavram adına öldüren adam aynı olabilir mi? Bu olayda adamın mağduriyeti nedir?  “Elalem ne der” Kıyasladıkları cinayet bu işte. Elalem ne der cinayeti ile son çare cinayeti. Sanırım bu iddiayı yapanlar Nevin’in cinayet öncesinde yaşadığı psikolojik şiddetin, eziyetin, aylar süren tecavüzün ve o susmak bilmez ikiyüzlü toplum baskısının ne boyutta olduğunu kavrayamıyorlar. Nevin’in “namusum için öldürdüm” demesi bu cinayeti yaşadığı eziyetler yüzünden işlediği gerçeğinin önüne geçmemeli. Eğer ortada beslenen bir namus varsa, en az nevin kadar olayı ısrarla namus tartışmasına çevirenlerde  ekmek atıyor.  Bir insan kafa kesecek kadar delirmiş, delirtilmiş ama sen filmin sonunda ki namus repliğinden etkilenmişsin. O replik senin yarattığın, bütün kadınları ve çocukları içine tıkıştırdığın Matrix’e ait.  Namus kanunlarıyla ördüğün dünya Nevinler’in  yaşamaya bayıldığı bir yer değil, kurallarına uymak zorunda bırakıldığı yer. Hayatta kalmak için kendi sidiğini içmek zorunda olmak gibi, iğreniyorum  ama elimdeki tek seçenek bu.  Nevin bir kahraman değil fakat bir suçlu da değil. Beynine silah dayandığı için silah tutanı öldürmek zorunda kalan bir sistem mağduru. Mağdur kere mağdur. Kafa kesmek bir tecavüz cezası olarak devlet eliyle yapılsaydı yada bir töre haline geleceği kaygısı taşınsaydı kimse bu kadar desteklemezdi.  Ama şu bir gerçek ki kadınların yaptığı hiçbir eylem erkeklerin dünyasında töre haline gelmez. O kadar endişe etmeyin. Tek bir olaydan çıkıp bir gün bütün kadınların kafa keseceği ütopyası üzerinde konuştuğunuz kadar,  her gün elalem ne der cinayetlerine kurban giden kadınlar gerçeği üzerine konuşmadınız.


*“Kadın, yaşadığı korkunç olayı tıbbi açıdan ispatlayabileceğinden kaygı duymaktadır. Bunu açıkladığında başta eşi, ailesi, tüm çevresi ve hatta tüm toplum tarafından olumsuz tepkiye eleştiriye maruz kalmaktan, suçlanmaktan korkmaktadır. Sanığın cezalandırılmayacağından, tek suçlunun kendisi olarak görüleceğinden, adli mercilerin olayı yeterince araştırmayacağından endişelenmektedir. Saldırgan çoğunlukla tanıdık olduğu için saldırganın bundan sonraki hayatından kendini rahat bırakmayacağından endişe duymaktadır. Tüm bu nedenlerle kadın adli mercilere başvurmamakta, başına gelen bu talihsizlikleri kimseye haber vermeden kendi içinde yaşamaktadır. Burada fail olarak görülen kadın aslında mağdurdur. Hiçbir cinayet tasvip edilemez ama bu cinayetin neden işlendiği burada suçlunun kadın mı toplum mu yoksa toplumdaki yanlış inançlar mı olduğu mutlaka sorgulanmalıdır” (filiz arseven)

tecavüze uğramış hemcinsi için bunları yazabilen bir kadın,  bunları nasıl bir toplumdan öğrenmiş olabilir?

Tecavüzü ne tecavüzcülerin kafalarını keserek ne de hadım ederek bitirebiliriz. Yasal olmayanlar bitebilir belki ama karısına yasal olarak tecavüz eden kocalar baki kalır. “Kocana hayır dersen sabaha kadar melekler seni lanetler” şeklinde sinsice kurgulanmış bir inanç, canı sevişmek istemediği halde kocasının altına ağlayarak yatan kadınların kulağına tee evlenmeden önce mahallenin hocaanım ablaları tarafından küpe yapılmış. Kocasının tecavüz ettiğine kimsenin inanmayacağı, anlatsa bile “napsın keraneye mi gitsin adamceiz” diye yorum gelebileceği için evli kadının tecavüzü bir ömür. Ortada bir mağdur olmasına rağmen,  suç adlandırılmadığı için fail de olmuyor. Ama tecavüz aynı tecavüz.  Bu konu ayrıca konuşulmalı.

Tecavüzü her evde her sokakta korkmadan toplum değerlerinin yanlışları üzerine konuşarak (gerekirse dışlanarak, yalnız kalarak) bu arada kendimizi de yargılayarak bitirebiliriz. Daha az cinsiyetçi ve ahlakçı cümleler kurmayı denersek, kadınların sırtından namusu indirirsek (pat diye inecek bir şey değil tabi) şort giyen kadınlarla bu kadar ilgilenmeyip yolumuza gidersek sanırım dinden çıkmış olmayız. Tıpkı öldürdüğümüz çocuktan sonra gusl abdesti aldığımız için sevap kazanmayacağımız gibi.


Pazartesi, Temmuz 23, 2012

Bianet'le yaptığımız söyleşi


Bir insanı tanımanın ismini, cismini bilmekten değil, duruşundan, düşüncelerinden geçtiğinden hareketle gündemdeki kadın sorunlarını konuşmak istedik Siminya'yla; kabul etti...

Bir süredir hükümetin çıkarmak istediği yasal düzenleme dolayısıyla kürtaj hakkı üzerinden bir tartışma yürüyor. Kürtaj üzerine sizin düşünceleriniz nedir?

Bir insanı karnında taşımanın ve onu tarifsiz acılar çekerek dünyaya getirmenin nasıl bir duygu olduğunu erkeklerin bilmesi imkansız, haliyle dünyaya getirmeme kararının nasıl verildiği ve ne travmatik bir duygu olduğunu bilmelerini de bekleyemeyiz.
Yüzyıllardır savaşlar, cinayetler, katliamlar yoluyla; yıllardır yaşayan, hayalleri ve birikimleri olan insanları gözlerini kırpmadan öldüren erkekler, kadınları, karınlarında yaşamaya başlamış bir canlıyı büyük bir zevkle yok eden caniler gibi göstermeye çalışarak kara vicdanlarını rahatlatıyorlar. Bunu yaparken ne kadar ironik göründüklerinin farkında bile değiller. Kürtaj bla bla bla dedikten sonra gidip onlarca insanın üzerine bomba yağdırıyor, şu veya bu ülkeye savaş açmalı mı açmamalı mı bunu tartışıyorlar. Gerçek zihniyetleri bu iken, önceden çalışılmış "yaşama değer veren merhametli insan" imajı, üzerlerinde fazlasıyla sakil duruyor.
Kürtaj kadının günlük bakımlarından biri veya kadınlar arası bir eğlence biçimi değil. Çoğunlukla ceninin sağlıklı oluşmadığı ya da sağlıklı bir yaşama doğmasının imkansız olduğu zamanlarda, vicdan azabı içinde yapılan bir eylem.
Tecavüze uğramış, yaşadığı acı yüzünden neredeyse kendini bu dünyadan kazımak isteyen bir kadına bile "eğer hamile kalmışsa doğursun devlet bakar" diye yaklaşan bir hükümetin kadınlara ne kadar acımasız bir noktadan baktığını, amacının ucuz işgücünde dünya devi olmak olduğunu anlamak zor değil. Ne söylesen boş bu adamlara. Sonuçta ne oldu? Yasa masa değişmedi, olan Uludere'ye oldu.


Gerek Kız Kısmı'nda gerek röportajlarınızda kullandığınız dil belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Günlük hayatta kullandığımız dili kadın perspektifinden değerlendirir misiniz?

Maalesef günlük hayatta kadın, çoluk, çocuk hepimiz erkek egemen bir dil kullanıyoruz. Yarı erkeğe yarı da kadına ait olan "İnsan dili" denebilecek bir dil yok ortada. O kadar içimize işlemiş ki hangi kelimenin cinsiyet ayrımı içerdiğini anlamak için kullanmadan durup düşünmek gerekebiliyor. Aynı zamanda hem arzulanıp hem de küfür lazım olduğunda ilk başvurulan bir cinsel organa sahibiz. Erkeğin cinsel organı ise ucundaki et parçasının kesilmesi şerefine şenliklerle, dualarla kutsanıyor.  Mesela benim vajinamın fotoğrafı albümlerde yok. Ama kardeşlerimin çüklerinin her hali albümleri süslüyor.
Böyle söylemem bile kimbilir ne kadar abes bir his uyandırmıştır. İşte bunu diyorum. Kadınlara ait bütün öğeler dilimizde aşağılama ve küfretme amacıyla kullanılıyor, erkeğe ait olanlar ise yüceltme ve ödüllendirme. Bunları sadece erkekler değil farkındalığımız henüz tam oluşmadığından kadınlar da yapıyor. Bir kadına "erkek gibi kadın" dendiği zaman, kadın bunun temelindeki aşağılamayı göremeyecek kadar teslim olmuş, böyle denmesinden büyük bir gurur duyuyor. Hemcinslerine karşı bir erkek "bedenime dokunmaymış... değdirirken eyiydi" yazınca en çok kahkaha atan "ağzına sağlık valla" diyen yine kadınlar. Biri bizi buradan alsın! Bu hale nasıl geldik, erkeklerin hayatın her alanına bu kadar hakim olmaları ilk ne zaman başladı bilmek isterdim. Bilmek yetmez, zaman makinama binip gitmek isterdim. Sonra belki bu süreci durdururdum.

bu herif star gazetesi yazarı...



Günlük hayatta hep duyarız, "Ah, bana yetki verecekler..." Biz bu soruda konuyu belirleyip yetkiyi size verdik: Çocuk gelinler! Buyurun yetki sizde, güç elinizde; bu sorun karşısında ne yaparsınız?

Bana yetki vermeseydiniz keşke. Çünkü benim projelerimden biri kökten sünnetçi olmak. Yetkilerimi kötüye kullanabilir, tarihin en kanlı kadın diktatörü olabilirim. Bu yıl 20 bin civarında çocuk gelinimiz olmuş. Hayırlı olsun. Baya baya resmi evraklarla pedofili yapıyor, kötü görünen yerlerini de düğün, aile, din makyajıyla süslüyoruz.  ( okusak bunu )
Eğer bir yetkim olsaydı, ilk önce aile içi denetimleri on kat artırır, mevcut durumu hızla düzeltmeye çalışırdım (örneğin; yaşı küçük kızı için evlilik izni almaya gelen aileyi ağır bir şekilde cezalandırmak, kızı bir süre ailesinden uzaklaştırmak gibi).
Sonra babaları eğitmek için kolları sıvardım. Hep annelerin eğitilmesinden dem vurulur. Fatura yine kadına kesilir. Hayır. Ataerkil bir toplumda anne ne kadar bilinçli olursa olsun son söz babanındır. Gerekirse şiddete başvurup dediğini yapar. O babaların çoğu; kahvede, camide, çarşıda çabucak gaza gelen, bir tomar paraya tav olan adamlar. Kızıyla alakalı en küçük bir namus şüphesine düşsün hemen başgöz edip namusu kurtarma derdine düşer.
Küçük yaşta evliliklerin çoğu; kızın onun bunun oğluyla adı çıkacak diye ve babanın paraya ihtiyacı olduğunda yapılır. Bizzat yaşadığım şeyler bunlar. Sonra kız çocukları için pozitif ayrımcılık paketi hazırlardım. Maddelerden biri "En az 20 yaşına kadar okuma zorunluluğu" olurdu. Okumam derlerse işe sokar sürüm sürüm süründürürüm onları. Onu da kabul etmezlerse hapse atarım. Tabii yasaları buna göre düzenleyeceğim. Galiba tam bir diktatörüm. Ama güzelinden.



Medyaya yakın bakışınızdan, yazılarınızın tarzından, popüler kültüre yaptığınız göndermelerden mizah dergilerine uzak durmadığınız belli. O halde sorumuz şu: Mizah dergilerinde kadının yansıtılışını nasıl buluyorsunuz?

Şimdi koca memleket baştan ayağa berbat olur da dergisi olmaz mı? Kadına bakış açımız tek kelimeyle: seks. Mizahımız da bu doğrultuda. Gerçi eski dönemlerin, 70'lerin, 80'lerin karikatürleri daha kötüymüş. Homofobi,  köylü kadın aşağılama, tecavüzü normalleştirme, sarışın kadını aptal görme, mutfakta duran anne gibi komikliklerle geçmiş o yıllar. Şimdi iletişimin hızlı olması, gelen tepkilere göre hataların hemen anlaşılması sayesinde daha az. Hâlâ daha bazı eksikler var. Mesela meşhur olmuş karikatür kahramanlarından kaç tanesi kadın?
Herhangi bir karikatürde, diyelim ki bir işveren veya müdür çizilecek, kaç karikatürist bu figürü kadın olarak çiziyor? Bir kadını cinsiyetini alet etmeden eleştirebilen bir mizahçı babayiğit görmedim. Her şeyi bıraktım kadın karikatürist sayısı kaç?
Kadınlar mizah üretemiyor diye bir öngörü var, belki haklılık payı vardır. Bunun sebebi zeka eşitsizliği falan değil, özgüvensiz yetiştirilmemiz. Sadece güzel görünsün, hoş giyinsin, edepli konuşsun, düzgün yürüsün, istediğimizde seks versin ama seks istemesin, öyle yollu gibi olmasın diye adeta bir mumya gibi şekillendirilmiş, taşkınlığı hoş görülmemiş kadında; mizahın o darmadağınık, serseri, çirkin, sivri yapısının oluşması beklenmesin. İstisnalar müstesna tabii.



 2011'de tanıdıkları erkeklerden şiddet gördüğü için ölen kadın sayısı 250'den fazla. Kitabınızda "şimdilik memleketin testosteron familyası benden korkmasın. Ama amaaa 70 yaşına gelince, o tayfa ile cinsi ve insi münasebetim kalmayınca yapabilirim diye düşünüyorum..." diye yazıyorsunuz. Siz yetmişinize gelmeden bu konuya nasıl el atılmalı?

Röportajın başından beri konuştuğumuz her konu gelip gelip erkeğe, erkeğin eğitilmesine dayanıyor. Çünkü öyle. Ama nasıl eğitilirler bilmiyorum. Erkekler inatçı, erkekler sahiplenici, erkekler şiddete meyilli. Birkaç gün önce bir video seyretmiştim. Muhafazakar bir türkücü şiir okuyordu ve şiirinde kadın gibi kadının nasıl olması gerektiğinden dem vuruyordu. Bana hizmet ederken zarif olacak, kuru fasulye bile pişirse şık sunacak, şişman olsa bile (olsa bile?) hanım hanımcık yürüyecek, süzülecek, ecek, acak, öcök, diye gidiyordu. Paketleyeyim mi burada mı yersin dedim ama beni duymadı. Şiir zaten başlı başına ele veriyordu ama şiirin sonunda söylediği cümle egemen erkek kafasının nasıl çalıştığını özetledi. "Ben erkeğim, kadına sahip olurum ve kadın bana ait olur" dedi. İşte şiddetin sebebini ve çözümünü bu cümlede aramalıyız.
Öldürülen kadınlar, evlerde yaşanan şiddetin boyutu hakkında sadece bir ipucu. O kadınlar ve diğer milyonlarca kadın erkeğin malı olarak büyütülüyor ve erkeğe sunuluyor. Erkek annesinden gördüğü ilgiyle diğer kadınların da kendisine hizmet etmesi gerektiğine inanıyor. Ömrü boyunca kadının kendi eye kemiğinden yaratılmasının onurunu taşıyor. Bununla kendine haklar yaratıyor. Kadın ne zaman ki kendine ait haklar da olmasını istiyor, şiddet başlıyor. Erkeklerin bu sahiplenme duygusundan kurtarılması, kadınların hizmeti olmadan yaşayabileceğinin ve hiçbir insanın ona ait olmadığının öğretilmesi bir çözüm olabilir. Ama zor, çok zor. link



video bu

Salı, Temmuz 10, 2012

Durum raporu


tıklıyon bunu

Hani lan? Kitapta çıkardık niye hayatım değişmedi benim? Güya paralar oluk oluk akacak, her taraftan alakalı alakasız zibilyon tane teklif yağacak idi. Kim kesti paralarımın önünü kardeşim!!1 Bana bir şeyler teklif etsenize lan!! İtiraf sitelerine senaryo yazarım, forumlara bot olurum, dandik ürünlerinizin altına “eltimden gördüm bende aldım çok memnun kaldım ;);) yazarım.  Şansıma tükürüyüm ya. Bari kapağımın çalıntı olduğu dedikodusu falan yayılsaydı da sansasyondur, navigasyondur yolumu bulsaydım. Hoş o kapağı kimse kimseden çalmaz ha. Gece uyanıp aniden görünce korkup pikeyi kafama çekiyorum. Kızın gözünün içinde tek gözlü yaratıklar, ejderhalar  falan var abi. Karanlıkta hareket ediyorlar. Ağzından hiç bahsetmiyorum bile. Sen yıllarca dudaklarım çok güzel diye dolan,  çıka çıka cehennem mağarası gibi ağızla çık. İnsan oğlu sahtekar, insan oğlu hep laf hep. 
Evde aynı kitaptan iki tane olması bazı şüpheleri de beraberinde getirdi (yan yana koymayacaktım onları) "bu gaffasına bir şeyler takmış gızlı kitaptan niye büssürü?" diye sordular. "çünkü onu şeyden şaparken, muhakkak ötekini şey etmek gerekirdi ki bir alana bir bedava şoolunca ne dese beğenirsin ehe ehe" dedim. Bunun dışında bir aksiyon yaşamadım. Ne aksiyon, ne para, ne teklif.  Ne demeye kitap çıkardık ya olum biz? 
En çok merak ettiğim şey kitabımı bir kitapçının rafında görünce neler hissedeceğimdi. Olayı yerinde hissetmek için vardım kitap satan yerlere. Dünya üzerinde bir kitabı rafta görmek için 3 araçlık yola giden "tamam gördüüüm, o zaman napim eve döneyim" diyen kaç kişi vardır? Çektiğim fotografta işe yaramadı. Çünkü telefonumun 1,5 piksellik kamerasının yarısı kırık. Öteki yarısı ile çektim eve geldim ki kendi kitabımı değil yılmaz özdil'inkini ortalamışım. Neyse ki internetten fotograf yollayanlar sayesinde eksikliğini hissetmedim. Bende doğuştan gelen öyle bir artiz tutum var ki her şeyi olağan peeh,  normal ki bunlar meeh diye yaşarım. Bir hafta sürmedi her yıl kitabı çıkan biri gibi hissetmeye başladım. İki gün sonra heyecanım bitmiş balkonda halı yıkıyordum. Turşu da kurdum. HIYAR!! Yinni?

Yayınevinin bildirdiğine göre kitaba olan ilgi güzelmiş. Emine s. beder ile at başı gidiyormuşuz. Bir ara kitapçıda kimse görmeden benim kitaplarımı alıp onunkilerin üstüne dizdim. Kameralar çekmiştir ha. Ama hakkı var üstad bu sene çok sağlam yemek tarifleri ile gündeme bomba gibi düşmüş. Rekabet çetin. Hele o iç yağında ıspanak yuvası dönengeci ne öyle! Hiç hesapta olmayan şeyler bunlar.
 Kitabım bir aydır deneme kategorisinde ilk 4 kitap içinde. Aynı alandaki diğer taşaklı yazarlara bakarak benim o paçalarından akan acemilik ve fukaralıkla orada olmam şaşılacak iş.Hergün açıp pel pel şaşırıyorum. Bak gene şaşırdım. Yılmaz Özdil olsam:

Pembe kitap kimin?
Siminya adında bir pespayenin
…..
Neymiş?
Ankaralıymış
Ankara Nedir?
….....
Başkent!!
AKP!!!
Peki.....
......
İzmir ne demektir?
Yılmaz Özdil!
ATATÜRK...
*****************
İşte görün dönen rezilliği!!
........

Diye düşünürdüm. Acaba bu herif düşünürken de enter yapıyor, noktalama işaretlerini böyle har vurup harman savuruyor mudur? Zor olmalı.

Bana yansıyan yorumlar genellikle iyi. Olumsuz yorumlar da var tabi. Bunlar genelde iki yönden geliyor. Hemen anlaşılamayacak uzunluktaki cümlelerim yüzünden okuyana hafakanlar (erkek çocuğuna isim: hafakan) basması ve dehşet olayları sanki çok normalmiş gibi anlatmam. Üzerimden kamyon geçse bile “ehuehue kamyon kafamı pırtlattı” diye yazmam bazılarını irite etmiş. Bekliyordum bunu (normal ki bunlar peeh) Bu durum benim sert ve vahşi üslubumun her bünyeye hitap etmemesinin sonucu. O kadar sert gelmişim ki gazeteci birkaç zevat “erkek söylemi” diye eleştirdi beni. Nazenin, kırılgan ve ağlak yazıp alışılmış kadın söyleminin hakkını vermeliydim galiba. Bknz: Kadın gibi kadın
Bir gazeteci kadın ise benden fena halde nefret ettiğini hissettiren sorularla çıktı karşıma. Hemen bütün soruları;  aşağılayan, hor gören, tepeden tepeden sorulardı. Bende onun anladığı dilde, sıçarım çanağına türü cevaplar verdim. Ama tabii gazeteye basılacak gibi olmadığı için kendince kırpıp yumuşatarak yayınladı. Mesela yayınlamadığı sorulardan sadece biri: 

    -  Entelektüel bilgi seviyeniz de pek tarif ettiğiniz kızın yetişme tarzına uymayacak derecede zengin! Bunu nasıl sağladınız?
Bu bakış açısı yıkmak istediğim diğer köhne köy adetleri arasında elitist duruşuyla göz kamaştırmakta. Bir insanın entelektüel seviyeye ulaşmak için berjer koltuklarda oturup, pencereden şehrin göz kamaştıran ışıklarını seyretmesi gerekmez. Bilgi şehirlilerce bulunmuş yeni bir icat değil. Binlerce yıldır insanlar bir yolunu bulup öğreniyor. Bknz: mağara hiyeroglifleri. Piri Reis meşhur haritasını Google Earth’e bakarak çizmemiştir di mi? Bildiğim kadarıyla Aşık Veysel’de edebiyat fakültesini bitirmedi. Bilkent mezunu insanlar içinde Türkiye’nin başkentinin İstanbul olduğunu zannedenler var.  Bardağına konan sineğe “gider mısın lütfan gerızakalı şay” diyen üniversiteli gördüm ben (asfdadasdf)  Entelektüelliğin yaşam standardı ile değil merakla ilgisi var. Taşra insanının bir şey bilmediğini düşünmek modası geçmiş bir önyargı. Bu önyargıyı Hacettepe tıp fakültesini kazanan Hakkarili çoban bile değiştiremediyse ben hiç değiştiremem.

Durup dururken tek kitapla entelektüel de olduk iyi mi. Gazetecilerle anlaşamadığıma "laflarımı cımbızla seçmişler!" diye atar yaptığıma göre yakında bar çıkışında "çekmeyin kardeşiem" derken görüntülenebilirim demektir. Oldum ben oldum.

 Olumlu yorumlara gelirsek. İşte en sevdiğim bölüm. Taraf-kitap ekinde çıkan yukarıdaki yazı muhteşemdi. Vay beeh dedim kendi kendime. Niyeyse ani bir refleksle koştum aynaya baktım. Evet bana diyo dedim, aynada onayladım. Twitter'dan zaten fihuu, zamanında blokladığım İstiklal Akarsu bile destek oldu lan. Yerin dibine girmeyi geçtim, mağmaya tosladım. Biliyor musun kötü karakterler var :( 
Ardından Borges'in yazısı. Orhan Uluca'nın yazdıklarımı okuduğunu, kitabımı alacağını hiç düşünmezdim. Bu spor yazarı tayfası sadece spor haberi okur, tenisçi ve spor muhabiri kızlar dışında gözleri bir şey görmez diye düşünüyordum. Sonra bir çok blog yazarı arkadaşımın kitabım hakkında ki görüşleri. Bunları okurken ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi ilettim ama bir de blogumdan teşekkür etmek istedim. İşte bunlar hep karşılıksız, beklentisiz,  rica minnet, para pul gibi rezilliklere başvurmadan iyi niyetle oluşan şeyler. Bu nedenle paha biçilemezler. ANLAYANA!! 

Unuttuklarım varsa affola.


 böyle

Pazartesi, Haziran 04, 2012

Benim bir kitap işi vardı ya ne oldu o?




Çıktı o çıktı. Bugünden itibaren (çarşamba gününden) tüm İnkılap Kitabevi  mağazalarında, D&R, İdefix, Kitap yurdu kısacası tüm Türkiye’de olacak. Aniden, pat diye olmayabilir tabii sinsi gibi usul usul yayılacak.

Sanırım buradan birilerine teşekkür etmek gerekiyor. Kime teşekkür etsem ımm ömmm amm pek tabii ki aylardır her dediğine “hayır” cevabı vererek ömrünü tükettiğim insan, editörüm Ahmet bozkurt'a teşekkür etmem lazım. Şu an öldürmek istediği 3 kişiden biri olduğum halde teşekkürü kendisine bir borç biliyorum. Ömrüm boyunca bana sorulan hal hatır toplamını, büyük bir nezaketle 6 ayda soran yüce gönüllü insan. Kitaplarını normal kağıt kalem kullanarak yazan son seçilmiş. Entelektüellerin dibi! ( Telefonu “Puşkin arıyor” diye çalan, akşam yemeklerinde portakal soslu şekspir yiyip,  hamlet’e iyi geceler dileyerek yatan bir insandan bahsediyorum )  Nezaketin ve anlayışın için teşekkürler. Le poete travaille! (*
Fransızca cümlemden de anlaşıldığı gibi böyle bir insana bu kadar yakın olmak avamlık ayarlarımı ufaktan bozdu.  Artık hayata daha gözlüklü, divitli ve hokkalı bakıyorum. Dün kendime röbdışambır ve pipo aldım. 

Yalnız ben baya baya kaprisli bir insanmışım haa. Tee kilometrelerce mesafeden, Okan, Derya ve Sena'ya (kendileri bizim ekip. havaya geel "bizim ekip" ehehe ) etmediğim müdahale kalmadı. “O ne biçim yazı fontu allasen? Kare ne ya kare ne? üçgen olacak dedim! Odama  taze meyve söylemiştim geldi mi?” Hiç ama hiç memnun edemediler beni. Hatta kitap matbaaya girdiğinde "BASIMI DURDURUN  VAZGEÇTİM!!11 diye mail attım. Bi kaprislilik bi aman ne bu beecilik. Madonna olsaymışım konserlerime 500 denizaltı ile gidermişim allah etmeye.  Neyse ki durumu fark edip daha fazla yüz göz olmadılar. Siz siz olun kitap çıkarmadan önce yayınevi binasının yakınlarında ev tutun. Böyle uzaktan uzağa hakimiyet kuramıyorsun. Olmuyo.

Kitabı ortaya çıkarma safhası eğlenceliydi de şimdi içimi bir huzursuzluk kapladı. Kendimi sıkmaktan boynum tutuldu. Ölecek miyim nedir.  Belki de sadece çişim var. Bilemiyorum. Artık mantıklı düşünemiyorum. Kendimi o kadar yetersiz buluyorum ki sanırım öz eleştirinin kaynağına indim. Hiçlik duygusunu da geçtim hiçliğin hiçliğini keşfettim. Hiçler dışlar çarpılıyorum. Ahmet bey dili döndüğünce beni kendinden hiç memnun olmama ruh halinden kurtarmaya çalıştı, önceleri “diline olan hakimiyetin, cümleleri eğip bükebilme kabiliyetin, mamafih üslup bakımından…” diye övgüler yağdıran adam sonraları telefonlarıma çıkmamaya başladı :’( 
 En son “siminya artık yazdığın şeyleri unut, uzaklaşmaya çalış. başka şeylerle ilgilen ne bileyim pikniğe git, tavuk kanadı falan kemir!!” dedi.  Bende dediğini yaptım ve uzaklaşmak umuduyla kitabı balkondan attım. Sanki biraz uzaklaştım gibi hissettim. Ama yönetici “artık balkonlardan kitapta mı atmaya başladınız gavurun tohumları!!” diye bağırınca koşup geri aldım. Halı çırparken içinden düştü dedim. 

Sululuk bir yana benim için güzel bir deneyim oldu. Şu an değerini anlamıyorum ama ilerde "hey gidi, o olaylar neydi öyle lan" diyeceğimi sanıyorum. İnşallah kazasız belasız geçer gider bu günler. Kitabın adı gördüğün gibi  "Kız Kısmı" oldu. Sanırım benim hayatımın ana fikri bu sınıflamada gizli. Kadın mıdır? kız mıdır? insan mıdır? bir şey geçti önümden, ne olduğunu anlamadım. Öyle işte. Kitapla alakalı olumlu, olumsuz yorumlar için şurayı açtım. Şimdilik açık dursun bakalım, neymiş ne değilmiş. Kafama yatmadı, götüm yemedi trink! Göt demişken. Çok olumsuz yorum yapanın götünden kan alırım! (götten nasıl kan alınır bilen acil bana ulaşsın pls ) 

Diyeceklerim bu kadar

edit: bu hafta dağıtım olacağı için kitapçılarda hemen bulunmayacak ( artı KAPAKTAKİ GICIK GIZI TANIMIYOM )

kitabın satıldığı siteler: D&R  İDEFİX  KİTAPYURDU  HEPSİBURADA

Perşembe, Mayıs 17, 2012

Düşlerimizi kim aldıysa derhal geri getirsin



    Çocukları büyükler gibi görmüş geçirmiş bakan bir şehir. Ne kadar çok küfür ederse,  anayı bacıyı hiç tereddütsüz karıştırırsa, yüzünün kirini adam akıllı yıkamazsa yabancıların kendinden o kadar çok korkacağına inanan bitirim çocukların yurdu. Övgü dizmek gibi olmasın bu şehir bana daima doğruları, yalnızca doğruları söyledi. Hiç kandırmadı ama hiç. Şöyle güzel günler göreceksin, bak yemin ediyorum tuttuğunu koparacaksın, uçacaksın uçacaksın havalara uçacaksın vaatleri ile pışpışlamadı sırtımı. Tarzı değil. Yeri geldi sakınmadı indirdi Osmanlı tokadını.  Ama asla okşamadı ve dönüp bir hal hatır sormadı. Oralı bile olmadı.
 Daha ufacıkken görüyorsun istikbalini. Nereye kadar yürüyeceğini, tam nerede durmak gerektiğini, kimlerle iki lafın belini kıracağını, kimin kaybedip kimin kazanacağını, mübalağa yok kaç adet nefes çekeceğini bile baştan biliyorsun. Tıkır tıkır yazılı bunlar defterinde. Öylesi  peşin hükümlü, açık sözlü. Öylesi  arsız. Dikkatli dinlersen o arsız kahkahalarını duyabilirsin. Ya da boşver dinleme istersen. Sinir bozucu çünkü.

Belki diyorsun, belki düzen bozulur. Gidişatta bir sapma olur, bir yerlerde kuralın biri unutulur. O zaman sıvışırım kenarından. Kurtarırım paçayı da kelleyi de. Olur mu ya hangi devirde yaşıyoruz kardeşim diyorsun. Ben ötekilere benzemem, tak tak tak yaparım diyorsun. Diyorsun da diyorsun. Duyulmayan şeyin nesini diyorsan artık.  Duymuyorlar seni. Sağır desen değiller. Kör desen hiç değiller. Besbelli ölmüşler. Yoksa bu kadar çığlığı duymamak hangi yaşayanın harcı ki?

İnsan iki gün boyunca yemek yemese bile açlığını fark etmeyebiliyor. Yetmişikisaat kırk dört dakika uyumadan ve konuşmadan durabiliyor. Uykusuzluk; gözlerdeki morluklar kansızlığa, sürekli esnemek nazara bağlanarak saklanabiliyor ama konuşmamak çok göze batıyor. Günlük cevap duyma ihtiyaçlarının onda birini karşılamazsan protein eksikliği yaşayıp, etlerine saldırırlar. Onlara cevap vermelisin.  Olumlu cevaplar.  Söz dinleyen uslu cevaplar. Duyulmaktan hoşlanılan şeyler. Mesela “Olur” gibi “Tamam” gibi. Yapayım, edeyim, hayhay,  hoop tatatataam gibi. Hayır bu “Hayır” niye bu kadar dışlanıyor anlamış değilim. Kelimelerin bozguncusu,  iletişimlerin  anarşisti hayır. Oralarda yalnız mısın hayır? Bir gün söylenemeyip içerde biriken tüm hayırlar toplanıp devrim yapsın, yıllardır gönülsüzlüğün iktidarını yürüten tamamlar, olurlar ve evetler bir bir asılsın. Emrediyorum bunlar yapılsın.

İnancımı nerde kaybettim biliyor musun? Birazını bir savaş filmi izlerken kaybettim. Hiç kimsenin bir bok kazanamadığı terli ve kanlı bir savaşın sonunda usul usul yürüdü gitti köprücük kemiğimden. İnancın yürüyüp gittiğini de gördüm ya. Üstelik giderken köprüden geçiyor. Üstelik kahraman öldü. Bakakaldım bir süre. Film sonu yazıları bitince çıkan sürpriz sahneyi bekledim bi umut. Çıkmadı bir şey. 2 saattir verilen onca mücadele, sayfalar dolusu diyalog, dumanlar arasında alelacele yaşanan illaki bir punduna getirilip apar topar sevişilen aşk,  kocaman bir hiç içinmiş. HİÇ lan HİÇ.  Kazanamayacağın bir savaş içinmiş kahramanlığın. Dostlar koştururken görsün diyeymiş.  Bakalım benden kaç kova kan ter çıkacak diye bir deneymiş. Ve belki aslında kahraman falan değilmişsin. Sen öyle sanmışın.

Başka bir çok şeyde de kaybettim türlü türlü inançlar. Bu ülkeye de inancımı kaybettim. Anama da kaybettim, babama da kaybettim.  Olmayan kedime, ekmediğim sardunyaya, öpmediğim sevdiğime. Sağa sola inanç saçıyorum.  Bir tek küpe çiçeği hariç. Ona hala yürekten inanıyorum.
Kapının önündeki varilde büyüyen elma ağacı kuruyunca da kaybettim bir miktar inanç. Umulmayacak bir savaş kazanmış ve dandik bir tenekeden,  gölgesinde çocuklar oynayan muhteşem bir ağaca imza atmıştı. Belki de gerçek kahraman oydu. Yerini bir küçük filize dahi devretmeyecek kadar sorumsuzca, daha önce hiç elma vermemiş gibi ansızın çürüdü gitti. Anlatsan inanmazlar. Şu varilde bir ağaç vardı meyve verdi, çok büyük değillerdi ama idare ederdi desen yarısında sıkılıp giderler. Böylesi küçük hikayeleri  sadece yaşlılar birbirine anlatır diye öğrenmişler. İnançla kurduğun alakaya ise kesin gülerler. Bir varil dolusu kayalaşmış toprağa yüklediğin anlam da aşırıya kaçmış olabilirsin. Senin ilginç hikayelerinin sadece senin ilginç hikayelerin olma ihtimali yüksek.
 Her şeyin en iyisi susmak. Her şeyin en güzeli filmlere ve kahramanlara inanmamak. Hikayelerini kendinden başka kimseye anlatmamak. En iyisi


Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum

     Uzun zaman ara verince nasıl başlanır bilirsin "bloguma uzun zamandır yazmıyordum bir uğrayayım dedim, özlemişim..." f...